Şehit komutanlar Yahya Sinvar ve Muhammed Deif’in komutasında 7 Ekim 2023’te başlayan Aksa Tufanı, üçüncü yılında Filistin meselesinin seyrinde ve bölgesel dengelerde önemli bir kırılma oluşturdu. Yıllardır normalleşme anlaşmaları ve güvenlik odaklı politikalarla geri plana itilen Filistin, yeniden uluslararası gündemin merkezine taşındı. İşgalin sona erdirilmesi, kendi kaderini tayin hakkı ve Filistin halkının ulusal hakları, bölgenin geleceğine ilişkin tartışmaların temel başlıkları haline geldi.
Tufan, Filistin meselesini dışarıda bırakarak yeni bir bölgesel düzen kurulabileceği düşüncesini sarstı. Soykırımcı israil ile bazı Arap ülkeleri arasındaki ilişkiler bütünüyle sona ermese de normalleşmenin ilerlediği siyasi ortam değişti. Bölgesel istikrarın Filistin’in kaderinden ayrı düşünülemeyeceği ve diplomatik anlaşmaların çatışmanın köklerini ortadan kaldırmaya yetmediği yeniden ortaya çıktı.
israilin bölgeyle bütünleşme hedefi daha güçlü toplumsal ve siyasi tepkilerle karşılaşırken, Filistin meselesi Arap ve İslam dünyasında ortak bir gündem oluşturdu.
Üçüncü yıl dönümünde gelinen nokta, Filistin halkının haklarını erteleyen hiçbir düzenlemenin kalıcı barış sağlayamayacağını gösteriyor. Bölgenin geleceği; işgalin sona erdirilmesini, Filistinlilerin kendi geleceklerini belirleme hakkını esas alan bir yaklaşıma ihtiyaç duyuyor.
Aksa Tufanı’nın üçüncü yıl dönümünde, İslami Cihad Hareketi’nin Genel Sekreter Yardımcısı Muhammed el-Hindi ile operasyonun öncesini, Filistin meselesinde oluşturduğu dönüşümü ve bölgesel dengelere etkilerini konuştuk. El-Hindi’ye soykırımcı israilin bölgedeki konumunu, Gazze’deki direnişin durumunu, ateşkes sürecini ve Türkiye başta olmak üzere arabulucu ülkelerden beklentilerini sorduk. Filistinlilerin zorla yerinden edilmesi tehlikesini ve Gazze’nin yeniden imarının silahsızlanma şartına bağlanmasını da ele aldığımız söyleşide el-Hindi, devam eden savaşın ve mücadelenin geleceğine ilişkin değerlendirmelerini gazetemizle paylaştı.
Aksa Tufanı operasyonunun üçüncü yıl dönümündeyiz. Operasyona giden süreç nasıl şekillendi ve neden bu kadar geniş kapsamlı bir operasyon gerçekleştirildi? Aksa Tufanı, Filistin meselesini yeniden dünya gündemine taşıma hedefinde başarılı oldu mu?
Öncelikle şunun altını çizmek gerekir: Filistin’deki çatışma 7 Ekim’de başlamadı. Bunun yüz yıllık bir geçmişi var. israil, uzun yıllardır suç işlemeye ve Filistin halkına yönelik saldırılarını sürdürmeye devam ediyor.
Oslo sürecinde dünya, bölge ülkeleri, Avrupa ve Amerika neredeyse hep birlikte bu anlaşmayı kutladı. Herkes meselenin artık çözüldüğünü düşünerek büyük bir sevinç yaşadı.
Fakat israil; Batı Şeria’da, Gazze Şeridi’nde ve Kudüs’te saldırılarını sürdürdü. Baskınlar ve saldırılar hiç durmadı, yerleşimler genişledi. Ayrım duvarı, dönemin ABD Başkanı Obama’nın ifadesiyle, “bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla” ilerledi. Gazze’de ise uzun süre devam eden bir abluka vardı. Filistin halkı açlığa mahkûm edildi, insanların seyahat etmesi engellendi.
Herkes Büyük Dönüş Yürüyüşleri’ni ve bu yürüyüşlerde kaç gencin şehit olduğunu, kaç kişinin yaralandığını hatırlıyor. israil, abluka altında ve aç bırakılan Gazze’nin adeta nefes alışını bile kontrol ediyordu.
Dolayısıyla Aksa Tufanı öncesine baktığımızda, bazıları “Tufan’ı Gazze halkının ve Filistin davasının başına ne getirdi?” diye soruyor. Oysa tabloya bütün yönleriyle ve kapsamlı şekilde bakmak gerekiyor.
Tufan’dan önce gençlerimiz öldürülüyordu. Halkımız aç bırakılıyordu. Seyahat etmeleri engelleniyordu. Topraklarına el konuluyordu.
Batı Şeria ise adeta yeni bir devlete, yeni israile, yani yerleşimcilerin devletine dönüştürülüyordu. Filistinliler, yerleşimcilere hizmet eden çevre yolları ve askeri noktalar aracılığıyla birbirinden koparılmış, izole bölgelere hapsediliyordu.
Buna ek olarak, Filistin bölgelerini gerçek anlamda birbirinden kopuk kantonlara dönüştüren binden fazla israil askeri kontrol noktası bulunuyordu.
Dolayısıyla Aksa Tufan’ından önce hâkim olan tablo buydu. Bunun yanında dünya da bu projeyi kabullenmiş, Filistin meselesini israilin istediği gibi şekillendirebileceği bir mesele olarak görmeye başlamıştı.
Şöyle deniliyordu: Filistin meselesini çözmek yerine onu görmezden gelelim. Filistin meselesini bir kenara bırakalım ve Amerika’nın ve Batı’nın bölgedeki çıkarlarına hizmet edecek şekilde bölgesel düzenlemelere gidelim.
israil, Arap ülkeleriyle normalleşme sürecini de başlatmıştı. Hepimizin hatırladığı İbrahim Anlaşmaları’nın ilk dalgasında dört Arap ülkesi bu sürece katıldı: Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas ve Sudan.
Bu ilk dalgaydı. israil ise bölgenin adeta taçlandırılmış hâkimi olmaya hazırlanıyordu. Güvenlik, ekonomi ve siyaset alanlarında bölgenin geleceğinin şekillendirilmesinde belirleyici güç olmayı hedefleyen bir proje yürütülüyordu.
Bunun yanı sıra Asya’dan gelen enerji ve malların kara yoluyla israilin Akdeniz kıyısındaki limanlarına, oradan da Avrupa’ya taşınmasını öngören projeler gündeme getiriliyordu. Böylece israil, bölgenin geleceğinin ve ekonomisinin temel damarları üzerinde kontrol sahibi olacaktı.
7 Ekim’den önce yaşanan tablo buydu.
israil BÖLGEDE HEGEMONYASINI KURMAYA HAZIRLANIYORDU
Özetle israil, bütün bu şartlar ve normalleşme süreci içerisinde kendisini bölgenin hâkimi olarak konumlandırmaya, bölge üzerinde hegemonya kurmaya hazırlanıyordu. Filistin meselesi ise israilin kendi içinde istediği gibi şekillendirebileceği bir dosya hâline getirilmişti.
Bunun en açık göstergeleri Gazze’ye uygulanan ağır abluka ve Batı Şeria’da yerleşimciler için adeta ikinci bir israil, yani yerleşimcilerin devleti olarak yeni bir yapı kurulmasıydı.
Bunlar Aksa Tufanı'ndan önce yaşananlardı.
Bunu özellikle söylüyorum; çünkü sonrasında insanların çıkıp “Filistinliler ne yaptı da bunlar başlarına geldi? Bunu yapmamalıydınız, meseleler böyle yönetilmez” dememesi gerekir.
Aksa Tufanı, bu uzun soluklu çatışmanın bir parçasıdır. israil ise bu çatışmayı tamamen kapatmak istiyordu. Bunun için de Amerika’nın, Avrupa’nın ve ne yazık ki bölgedeki bazı Arap ve İslam ülkelerinin yeşil ışığına sahipti.
Dolayısıyla Filistin halkının bu düzenlemelere karşı ayaklanması ve Aksa Tufan’ın ortaya çıkması son derece doğaldı.
Elbette bu gelişme herkesi şaşırttı ve kimse böyle bir operasyon beklemiyordu. Ancak stratejik açıdan baktığımızda Aksa Tufanı'nın bu uzun ve devam eden çatışma içerisindeki yeri ve anlamı tam olarak budur.
İşgal rejimi, normalleşme konusunda oldukça ilerlemişti ve bölgenin tamamıyla normalleşme sağlamaya çalışıyordu.
Peki, bugün işgal rejimi nasıl bir durumda? Önümüzdeki dönemde bölgedeki rolünün nasıl şekillenmesini bekliyorsunuz? Eski konumuna dönmesi mümkün mü, yoksa Aksa Tufanı sonrasında bölgedeki konumu kalıcı olarak değişti mi?
Aksa Tufanı sona ermedi, savaş da sona ermedi. Aksine, bu savaş ve bu çatışma devam ediyor. Her geçen gün yeni cepheler ve yeni sahalar bu çatışmanın içerisine dahil oluyor.
israil baştan aşağı değişti. Bugün israilin dünyadaki stratejik ağırlığı, neredeyse kuruluşundan bu yana yaşadığı en kötü dönemlerden birini geçiriyor. Bu, israil tarihindeki en uzun savaş. Üstelik çatışma her geçen gün yeni sahalara yayılıyor, yeni hedefler ve yeni hesaplar ortaya çıkıyor. israil ise bütün bu alanlarda başarısız oluyor.
Dolayısıyla ilişkilerin geçmişteki haline dönmesi artık mümkün değil. Bu durum ne uluslararası düzeyde ne de bölgesel düzeyde eski haline dönebilir.
israil geçmişte bölgede büyük bir rol üstlenmişti. Bu rol, Amerika Birleşik Devletleri ile koordinasyon içerisinde bölgenin dışına, Latin Amerika’ya ve Afrika’ya kadar uzanıyordu. Çünkü israil, Amerika açısından stratejik bir değer olarak görülüyordu. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’ne karşı yürütülen mücadelede, 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından “İslami tehdit” olarak adlandırılan şeye karşı mücadelede ve daha sonra bölgede İran’ın oluşturduğu öne sürülen tehdide karşı koymada Amerika Birleşik Devletleri’ne önemli hizmetler sunuyordu.
Görünen o ki israilin üstlendiği bu rol artık sona erdi. Kendi çıkarlarını dahi koruyamayan israil, ABD’nin ve onun bölgedeki müttefiklerinin çıkarlarını nasıl koruyabilir?
israil, Aksa Tufanı karşısında kendisini koruyamadı. israilin etrafında oluşturulan o büyük dokunulmazlık imajı, istihbarat teşkilatlarının gücü ve kapasitesi hakkında dünyaya anlatılan bütün o hikayeler, Gazze’de birkaç saat içerisinde çöktü.
Dünyaya yenilmez bir ordu olarak tanıtılan, elindeki imkanlarla ve iradeyle bölgedeki ordulara ve devletlere karşı saatler içerisinde kesin bir zafer kazanabileceği söylenen israil askeri imajına bakın. 7 Ekim’de ise askerler tanklarından çıkıp, neredeyse hiçbir imkana sahip olmayan bir Filistinli mücahidin karşısında diz çökmüş halde görüldü.
Artık ortaya çıkan tablo tamamen farklı.
israil, 7 Ekim’den önce kendisi için çizilen role geri dönmeye çalışıyor. Ancak kendisini koruyamadı.
israil daha önce, Amerika’nın bölgedeki Sünni ve ılımlı olarak nitelendirilen müttefiklerini Şii tehdidinden ve İran’dan koruyacağını söylüyordu.
Şimdi ise israil, daha önce korumaya hazırlandığı bu Sünni eksenin de kendisi açısından tehlikeli bir eksene dönüşebileceğini ve İran kadar olmasa bile ciddi bir tehdit oluşturabileceğini söylüyor.
Daha önce Amerika’nın bölgedeki müttefiklerini korumaya hazırlanan israil, bugün Amerikan uçaklarıyla Katar’ın başkenti Doha’yı bombalıyor ve Katar’ı düşman bir ülke olarak görüyor.
İSRAİL’İN İTİBAR VE İMAJI YERLEBİR OLDU
israil için çizilen bu rol artık sona erdi. israilin Batı’daki itibarı ve imajı ciddi biçimde zarar gördü. Stratejik ağırlığı düşüyor ve bunun yeniden eski haline getirilmesi artık mümkün görünmüyor.
Örneğin bugün israil, Suriye’de 1974 tarihli anlaşma temelinde Suriye ile bir güvenlik anlaşmasına gitmeyi reddediyor. Sanki kaybettiği itibarı, gerçekleştirdiği bu saldırılar üzerinden yeniden kazanmaya çalışıyor.
Lübnan’da ise bütün kartlarını yüzde 100 oranında Amerikan yönetimine teslim etmiş bir hükümet var ve israille önce bir güvenlik anlaşmasına, ardından da siyasi bir anlaşmaya ulaşmak istiyor.
Ancak israil bu fırsatı da kaçırıyor. Çünkü israil artık geçmişte olduğu gibi bölgesel bir rol üstlenebilecek durumda değil. Geçmişte israile çok geniş ve büyük bir bölgesel rol verilmişti. Batı, özellikle 1979’da Şah rejiminin İran’dan ayrılmasının ardından israilin bölgede yerine getirdiği hizmetlerin alternatifsiz olduğunu düşünüyordu. Çünkü israil, Batı açısından güvenilir bir müttefikti; güçlü bir askeri yapıya, istihbarat kapasitesine ve güçlü bir orduya sahipti.
Bugün ise bütün bu tablo değişmiş durumda.
Biz, yaşanan acının büyüklüğüne rağmen, meseleyi daha geniş bir çerçeveden görmeliyiz. Sadece Filistin meselesine ilişkin dar bir perspektifle değil, bütün bölgedeki çatışmanın genel tablosuna bakmalıyız. Çünkü Filistin meselesi, bölgede yaşanan bu çatışmanın bir parçasıdır; bölgeden bağımsız, tek başına ele alınabilecek bir mesele değildir.
Ayrıca sadece içinde bulunduğumuz ana bakmamak gerekir. Çünkü savaş henüz sona ermedi. israil ne Gazze’de ne Batı Şeria’da ne Lübnan’da ne de Suriye’de herhangi bir cephede hedeflerine ulaşabilmiş değil.
Üstelik israilin Ürdün’e, Mısır’a ve bütün bölgeye kadar uzanan hedeflerden söz ettiğini görüyoruz.
Dolayısıyla israil bugün bölgedeki rolü bakımından stratejik bir gerileme yaşıyor.
israil artık geçmişte kendisini Batı’ya benzettiği şekilde konumlandıramıyor. Kendisini Batı’nın bölgedeki yansıması, demokrasinin bölgedeki vahası olarak tanıtıyordu. Yargısı, hukuku, medya ve basın özgürlüğü olduğunu; Batı’nın değerlerini ve ilkelerini benimsediğini söylüyordu.
Bugün ise israil, uluslararası mahkemelerde savaş suçlarıyla ilgili davalarla karşı karşıya.
Sadece bölgeyle ilişkilerinde değil, Batı ile ilişkilerinde de ciddi gerilimler yaşadığını görüyoruz. Nitekim İngiltere’nin, Batı Şeria’daki yerleşimlerden ithal edilen ürünlere yönelik tedbirler almasının ardından israilin Kudüs’teki İngiltere konsolosluğunu kapatmaya başladığını görüyoruz.
Geçtiğimiz yıl, soykırım savaşı sürerken Barış Konseyi oluşturuldu. Ancak işgal rejiminin ihlalleri barış sürecinde de devam ediyor. Bu süreçte başta Türkiye olmak üzere arabulucu ülkelerden hangi güvenceleri ve somut adımları bekliyorsunuz? Gazze’de ağırlaşan insani koşullar ve artan siyasi baskılar karşısında, Gazze’deki ve genel olarak dünyadaki direnişin mevcut durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
israil askeri düzeyde bazı kazanımlar elde etti. Bu sadece Gazze için geçerli değil, bütün bölge için geçerli. Ancak bu askeri kazanımlar siyasi kazanımlara dönüşmedi.
Siyasi açıdan bir başarısızlık söz konusu. Hukuki açıdan, medya ve kamuoyu imajı açısından ve ahlaki açıdan israil üzerinde çok ciddi sonuçlar ortaya çıktı.
Askeri kazanımların hiçbiri, elbette hiç kesilmeyen büyük Amerikan desteğinin de etkisiyle, israilin stratejik ağırlığı ölçüsünde herhangi bir siyasi kazanıma dönüşmedi.
israil Gazze’de hâlâ sıkışıp kalmış durumda. Evet direniş olarak bazı liderlerimizi kaybettik. Ancak biz kendimizi uzun süreli bir çatışmaya hazırlıyoruz. Böyle bir çatışmada liderlerin şehit olması, onların birer sembole dönüşmesine ve yeni bir mücadele gücünün ortaya çıkmasına vesile oluyor.
Zaten israille uzun yıllardır sürdürdüğümüz mücadelede en önemli liderlerimizi kaybettik.
Örneğin biz İslami Cihad olarak hareketimizin kurucusu ve düşünürü Dr. Fethi Şikaki’yi kaybettik ve o bir sembole dönüştü. Hamas ise Şeyh Ahmed Yasin’i kaybetti ve o da bir sembol haline geldi.
Dolayısıyla liderlerimizi kaybettiğimizde, bu çatışmanın çok geniş boyutları olduğunu ve aynı zamanda inanç boyutu da taşıdığını unutmamak gerekir. Şehitler, bu düşmanla mücadelenin daha da alevlenmesinin sembollerine dönüşüyor.
Dolayısıyla israilin askeri kazanımları ne bölgede ne de genel mücadele düzeyinde herhangi bir cephede kesin bir sonuca dönüşmüş durumda. israil bütün cephelerde sıkışmış durumda.
SORUNUN KAYNAĞI ABD’NİN MUTLAK DESTEĞİ
Barış Konseyi’ne gelince; Gazze’deki durum ve dünyadaki adaletsiz düzen nedeniyle, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin israile mutlak destek vermesi sonucunda bu noktaya geldik. israil bütün bu suçları işliyor; sivilleri açlıktan ölüme terk ediyor. Çocukları ve kadınları bombalıyor.
Enkaz altında kalan çok sayıdaki şehide dahi tanık olduk. israil, onların enkaz altından çıkarılmasını ve defnedilmesini dahi engelliyor. Medyanın bunları görüntülemesine izin vermiyor. Gazze’de eğitimi, gıdayı, suyu, hastaneleri ve ilaçları engelliyor.
Bütün bunların ardından, “anlaşma” olarak adlandırılan sürece geldik.
Şarm eş-Şeyh’te yapılan anlaşmanın ilk aşaması yirmi maddeden oluşuyordu.
Bunların arasında esir takası, insani yardımın ulaştırılması, çadırların, gıdanın ve ilaçların Gazze’ye sokulması, Filistin halkına yardım ulaştırılması, yeniden imar sürecinin başlatılması ve İsrail güçlerinin aşamalı olarak geri çekilmesine ilişkin maddeler vardı.
Ancak israili hiçbir konuda bağlayan bir mekanizma kurulmadı ve israil de esir takasıyla ilgili madde dışında hiçbir yükümlülüğünü yerine getirmedi.
O sırada anlaşmanın şahitleri ve imzacıları vardı. Şarm eş-Şeyh’te Doğu’dan ve Batı’dan ülkeler ve devlet başkanları, Trump’la birlikte adeta sıraya girerek bu anlaşmaya imza attılar.
Buna rağmen israil bu kişilere saygı göstermedi. Anlaşmaya imza atanlara saygı göstermedi. Garantörlere saygı göstermedi. Arabuluculara saygı göstermedi.
israil bu suçları işlerken bir yandan da bütün dünyaya sırtını dönerek yeni bir suç işliyor ve giderek uluslararası takibata maruz kalan bir aktöre dönüşüyor.
Bugün israili gerçekten bağlayabilecek tek taraf Trump ve Trump yönetimidir. Çünkü israili koruyan taraf Amerika’dır. Amerikan koruması olmasaydı israil Gazze’de veya başka herhangi bir yerde herhangi bir askeri kazanım elde edemezdi.
Dolayısıyla Trump yönetiminin başkanlığındaki Barış Konseyi’nin israili yükümlülüklerini yerine getirmeye zorlaması gerekirken, dosyayı bir kez daha israilin saldırganlığına ve yükümlülüklere uymamasına bıraktı. israil yine yükümlülüklerini yerine getirmedi.
Şimdi yeniden arabulucuların katılımıyla Kahire’ye gittik. İkinci aşamaya geçilmesi konusunda anlaşmaya varıldı ve bir metin ortaya konuldu. Filistin direnişi bu metni kabul etti, ancak daha sonra israil bunu reddetti.
Dolayısıyla Barış Konseyi şu anda neredeyse felç olmuş durumda ve israil açısından herhangi bir değeri kalmamış durumda.
israil, teknokratlar komitesinin Gazze’ye girişine izin vermeyi reddediyor. Bu komite aylardır Mısır’da bulunuyor. İnsani yardımların girişine de izin vermiyor. Mısır ile Gazze arasındaki sınır kapısı kapalı ve kontrolü israilin elinde.
İnsanlar yerlerinden edilmiş durumda. israilin işgal ettiği Gazze topraklarının oranı yüzde 50 iken bugün yüzde 70’e çıkmış durumda. Her gün sarı hattı biraz daha ileri taşıyorlar. Böylece yaklaşık 2 milyon 400 bin insanı, zaten kuşatılmış ve daraltılmış olan Gazze Şeridi’nin üçte birlik bölümüne sıkıştırdılar.
Tarım arazileri yok edildi. Değerlendirilebilecek, insanların geçimini sağlayabilecek herhangi bir alan kalmadı. israil her şeyi kuşatıyor ve dünya da ne yazık ki bütün bunları seyrediyor.
Bütün bunların yanı sıra Filistin halkı zorla yerinden edilme tehlikesiyle karşı karşıya. İşgal rejiminin tehcir planlarını ve Gazze’nin yeniden imarının direnişin silahlarını bırakması şartına bağlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Az önce Barış Konseyi’nin etkisiz kaldığını ifade ettiniz. Peki, talep edilen bütün bu tavizler karşılığında Konsey, Filistin halkına herhangi bir somut güvence sunabilir mi? Verdiği sözlerin bir karşılığı var mı?
Barış Konseyi’nin hiçbir değeri yok.
Miladinov’un yaptığı açıklamalar israilin işine yarıyor. Örneğin israili ziyaret edip Netanyahu ile görüştüğünde yaptığı açıklamalarda, sanki sorun direnişmiş gibi bir tablo ortaya koydu.
Oysa direniş, Miladinov’un israille koordinasyon içerisinde hazırladığı ve israilin de kabul ettiği söylenen metni imzalamıştı. Miladinov bu metnin güvence altında olduğunu ve israil tarafından kabul edildiğini söyledi. Ancak Netanyahu, anlaşma ve imzaların ardından çıkıp “Ben bunu kabul etmiyorum” dedi.
Daha sonra Miladinov israile gitti ve geçtiğimiz ay Netanyahu ile yaptığı görüşmenin ardından bir açıklama yaptı. Bu açıklama, sanki engel Filistin direnişiymiş ve sanki ikinci aşamanın tek konusu direnişin silahlarını bırakmasıymış gibi israile gerekçe sağladı.
Oysa Miladinov’un hazırladığı ve israilin kabul ettiği söylenen metinde, Trump da bu metni “tarihi bir başarı” olarak nitelendirmişti. Bu metinde silah meselesi ile israilin geri çekilmesi meselesi eş zamanlı olarak ele alınıyor ve “anahtarın silah olduğu” söyleniyordu.
Peki geri çekilme ne olacak? İlk aşamadaki yükümlülükler ne olacak?
Metnin açıkça belirttiği üzere, ilk aşamadaki yükümlülükler tamamen yerine getirilmeden ikinci aşamaya geçilmeyecekti.
Dolayısıyla bu tür açıklamalar israile gerekçe sağlıyor.
Barış Konseyi’nin Kahire’de bulunan bir teknokratlar komitesi var. Ancak israilin onayı olmadan bu komiteyi Gazze’ye sokamıyor. Uluslararası güçlerden söz ediyorlar.
Peki bu uluslararası güçler nerede?
israil her şey üzerinde kontrol sahibi olmak istiyor. Bu güce katılacak ülkeler üzerinde veto hakkı kullanıyor. Türkiye’nin katılmasına karşı çıkıyor, Katar’ın katılmasına karşı çıkıyor.
Sadece Uganda’dan ve kısmen Fas’tan veya Kazakistan’dan gelecek güçleri, işgal rejiminin belirlediği şartlara ve onlara vereceği yetkilere göre kabul etmek istiyor.
Dolayısıyla ortada çok sayıda ve ciddi sorun var.
israilin geri adım atması kolay değil. Çünkü kendisini bir çıkmazın içinde görüyor, önünde bir çözüm bulunmadığını düşünüyor ve Filistinlileri sürgün etmeyi düşünüyor. Üstelik mesele sadece Gazze’den sürgün etmek değil. Asıl olarak Batı Şeria’dan da sürgün etmek istiyor.
Gazze’ye baskı uyguluyor, Gazze’yi aç bırakıyor ve insanları göçe zorlamaya çalışıyor.
Batı Şeria’da ise topraklara el koyuyor, bu toprakların üzerine yerleşimler kuruyor, evleri yakıyor ve insanları her gün gözaltına alıyor.
Üstelik Batı Şeria’da Aksa Tufanı yok. Orada Hamas da yok, İslami Cihad da yok.
Orada, Oslo Anlaşması kapsamında israille ortak hareket eden ve güvenlik koordinasyonu yürüten Filistin Yönetimi var. Buna rağmen israil insanları yerlerinden etmek amacıyla bütün bu baskıları uyguluyor.
Ürdün Kralı’nın geçtiğimiz hafta Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’ndaki konuşmasında da bu konuda büyük bir endişe vardı. Her ne kadar Ürdün israilin müttefiki olsa ve Aksa Tufanı sırasında da tutumunu görmüş olsak da Batı Şeria’daki Filistinlilerin yerlerinden edilmesi ve Ürdün’ün Filistinliler için alternatif vatan haline getirilmesi konusunda ciddi bir endişe taşıyor.
israilin Batı Şeria’ya ve Gazze Şeridi’ne hâkim olması hedefleniyor. Dolayısıyla israil açısından çözüm olarak görülen şey bu.
Ve bu plan Aksa Tufanı ile başlamış değil. Bu plan, Aksa Tufanı’ndan bir yıldan fazla süre önce, önceki israil seçimlerinden bu yana gündemdeydi.
“Karar planı” olarak adlandırılan proje ortaya atılmış ve açıkça ilan edilmişti.
Özellikle Smotrich ve Ben-Gvir bu konuda defalarca açıklamalar yaptılar, çeşitli belgeler ve planlar sundular. Netanyahu ile kurulan koalisyon da büyük ölçüde bu anlayış üzerine şekillendi.
Dolayısıyla bu plan Aksa Tufanı’ndan önce vardı.
Ancak Aksa Tufanı bir şeyi de açıkça ortaya koydu: Filistin halkı ölü değil. Onlar, yerlerinden koparılıp yok sayılabilecek bir halk değil.
Araplarla normalleşme sağlanıp İbrahim Anlaşmaları imzalandığında ve Filistin meselesi unutulup israilin önüne bırakıldığında, israilin bu meseleye istediği gibi müdahale edebileceği düşünüldü.
Ama hayır.
Bizim halkımız hayatta, direniyor ve direnmeye devam edecek.
Son olarak, Aksa Tufanı öncesinde Filistin meselesi, ne yazık ki İslam dünyasının öncelikleri arasında geri plana itilmişti. Aksa Tufanı’nın ardından ise yeniden gündemin merkezine taşındı. Sizce operasyon, Filistin meselesini İslam dünyasının öncelikli gündemi haline getirme hedefinde başarılı oldu mu? Bugün ise kamuoyunda Gazze’de bir anlaşmaya varıldığı ve barışın sağlandığı yönünde bir algı oluştuğunu görüyoruz. Buna paralel olarak maddi, siyasi ve diğer desteklerin zayıflamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Aslında sahada savaş devam ediyor.
Kahire’de yapılan anlaşmanın yürürlüğe girdiği günden bu yana israil Gazze’de yaklaşık 1.500 kişiyi şehit etti, 5 binden fazla kişiyi de yaraladı. İnsanların yaşadığı acılarda hiçbir değişiklik olmadı. Ne gıda konusunda ne su konusunda ne ilaç konusunda ne seyahat konusunda ne de başka herhangi bir konuda bir değişiklik oldu. Acılar olduğu gibi devam ediyor, hatta daha da arttı. Her gün bombalamalar sürüyor. Sanki israil seçimlerinin bedeli Gazze Şeridi’ndeki çocukların ve kadınların kanıyla, evlerin bombalanmasıyla ödeniyor.
Dolayısıyla fiilen savaş devam ediyor. Şimdi ise bir aldatmaca söz konusu. Çünkü israil, Trump’ın “tarihi” olarak nitelendirdiği bu anlaşmayı reddetti. Sahadaki herkesin şunu bilmesi gerekiyor: Savaş devam ediyor.
Aksa Tufanı’ndan önce dünya, Filistin meselesinin sona erdiğini ve israile bırakıldığını, israilin de bu meseleyi istediği şekilde şekillendirebileceğini düşünüyordu.
Batı’da da büyük bir aldatmaca vardı. Mesele sadece bölgeyle sınırlı değildi. israil, demokrasiye dair hiçbir nefes taşımayan çorak bir bölgede bir demokrasi vahası olarak sunuluyordu. Batı’nın ve Batı değerlerinin bir yansıması olduğu söyleniyordu.
Bugün ise israil, dünya kamuoyunun tamamında dışlanmış bir yapı haline geldi. Bu yalnızca Avrupa ile sınırlı değil. İngiltere’nin israile karşı bazı tutumlar aldığını görüyorsunuz. israil ise sanki dünyada yaşanan değişimleri görmüyormuş gibi davranıyor. Şu an İngiltere Kudüs’teki büyükelçiliği kapatacağı şeklinde karşılık veriyor.
Sanki dünyadaki değişimleri hiç görmüyor. Amerika’da da Trump’ın seçimleri kazanmasını sağlayan MAGA hareketi bugün bölünmüş durumda.
Onlar da “Gazze’de yaşananlar suçtur, soykırımdır. Amerikan yönetiminin yürüttüğü bu savaşlar ve savaş politikaları bizim çıkarımıza değildir” diyorlar. Bu, Gazze’de israile verilen büyük destek için de geçerli, İran konusunda yürütülen savaşlar için de geçerli. Bu savaşlar Amerikan çıkarlarına hizmet etmiyor.
ABD’nin bugün İran’la savaşması, Amerikan çıkarlarına nasıl hizmet ediyor?
Böyle bir çıkar yok. Burada israilin bir çıkarı var: İran’ı zayıflatmak, İran’ı bölmek ve bölgesel rolünü azaltmak. Irak’ta da aynı şey yaşandı. Amerika, kendisi açısından herhangi bir çıkar taşımayan bir savaşta çok büyük kayıplar verdi ve trilyonlarca dolar harcadı.
Irak’taki israil çıkarı ise ülkenin yıkılması ve zayıflatılmasıydı. Böylece Irak’ın israil karşısında bölgesel bir güç haline gelmesinin önüne geçilmek istendi.
Bu, israilin çıkarıydı.
Bu nedenle MAGA içerisindeki insanlar, “Bunlar Amerika’nın savaşları değil. Biz bu savaşları istemiyoruz” demeye başladılar. Dolayısıyla MAGA hareketi bölündü. Cumhuriyetçi Parti düzeyinde de bu tartışma yaşanıyor. Demokrat Parti düzeyinde ise Demokrat Parti’nin solu güç kazanmaya başladı.
New York Belediye Başkanı Mamdani örneğinde olduğu gibi ya da bugün ortaya çıkan birçok başka isimde olduğu gibi...
Demokrat Parti’nin ara seçimleri için aday olanların önemli bir bölümü ön seçimleri kazandı. israile bağlı olmayan adaylar, örneğin Mısır kökenli bir doktor olan ve Senato için aday olan Abdul el Sayed gibi isimler, ön seçimlerde başarı elde etti.
Bunların tamamı, israil tarafından desteklenen ve AIPAC tarafından finanse edilen adaylara karşı ön seçimleri kazandı.
Dolayısıyla Amerikan ve Batı kamuoyunda gerçek bir değişim yaşanıyor. Bunun politikalara ve yeni gelişmelere dönüşmesi zaman alacaktır. Ancak yönelim bu yönde.
İster Demokrat Parti’nin solu olsun ister Cumhuriyetçi Parti’nin sağı, her iki tarafta da artık şu düşünce dile getiriliyor:
“Bu savaşlar Amerika’nın çıkarına değil.”
israil, Amerika Birleşik Devletleri için bir yük haline geldi.
Silahları ve milyarlarca doları alıyor ancak bölgede Amerika’nın herhangi bir çıkarını gerçekleştirmiyor. Bütün bu değişim, Amerika’daki ve Avrupa’daki iç siyasi dönüşümün yanı sıra karmaşık bir uluslararası ortamda yaşanıyor. Çünkü şimdi asıl büyük rekabet Çin’le geliyor. Çin dünyanın her yerinde giderek daha fazla etkisini artırıyor.
Amerika Birleşik Devletleri açısından gerçek mücadele Çin’le rekabet.
Pentagon, Ocak 2025’te yayımladığı raporda Amerika’nın karşı karşıya olduğu ve dünyadaki rolü açısından en büyük meydan okumanın Çin olduğunu ifade etti.
Peki Amerika’nın çıkarına olmayan savaşlarda kendisini tüketmesinin anlamı ne?
Bütün bunlar uluslararası ortamın ve Amerika’nın iç ve bölgesel şartlarının değiştiği bir dönemde yaşanıyor.
Dolayısıyla israil stratejik açıdan kaybediyor. israilin imajının yeniden eski haline getirilmesi hiçbir şekilde mümkün değil. Bizim bölgede yapmamız gereken ise halklar, direniş güçleri ve aynı zamanda devletler olarak biraz daha direnmek ve yeni gerçeklikler doğrultusunda yönümüzü değiştirmek.
DOĞRUHABER