Mehr Haber Ajansı’nın siyasi servisi tarafından yapılan analizde, Washington ve Tel Aviv’deki düşünce kuruluşlarının, “şok ve teslimiyet” senaryosunu adeta bir İsviçre saatinin hassasiyetiyle tasarladıkları belirtildi. Bu senaryoyla hem İran’ın savunma yapısının parçalanması hem de yönetim-halk arasındaki görünmez bağın koparılmasının hedeflendiği ifade edildi.
Analizde, bugün ise düşmanın utanç verici bir geri çekilme içinde olduğu ve Tahran’ın şartlarını açıkça kabul ettiği vurgulandı. Bu geri çekilmenin sıradan bir diplomasi değil, maksimum askeri baskı doktrininin tarihi bir yenilgisi olduğu kaydedildi.
“Zaferin kırk günü: Süper güçlerin hesaplarını alt üst eden direniş” başlıklı analizde şu tespitlere yer verildi:
1. İran’ın stratejik olgunluğu: “Şok ve dehşet” doktrininin devrimci akıl karşısında çöküşü
Son kırk günün, İran’a karşı modern tarihin en karmaşık ve çok katmanlı saldırılarından birine sahne olduğu belirtildi. Düşmanın, askeri operasyonlar, siber savaş, ekonomik baskı ve psikolojik harekâtı birleştirerek milli iradeyi diz çöktürmeyi amaçladığı ifade edildi. Ancak Pentagon ve Mossad algoritmalarının hesaba katmadığı şeyin devrimci akıl olduğu vurgulandı: stratejik tedbir, taktiksel sabır ve hassas, orantılı darbelerin birleşimi.
Analizde şu alt başlıklar sıralandı:
Düşmana iradenin kabul ettirilmesi: Düşmanın geri çekilmesinin iyi niyetten değil, tam taktik tıkanıklık ve Basra Körfezi, Hürmüz Boğazı ile bölgesel çıkarlarının derinliklerinde stratejik maliyetlerin patlamasından kaynaklandığı belirtildi. Uluslararası anarşik sistemde “hakkın” müzakere masasından alınamayacağı, ancak güçle alınabileceği ifade edildi.
Tersine çevrilmiş maliyet-fayda denklemi: Her yeni baskı dalgasının, İran’ın savunma, füze, deniz ve hatta diplomatik boyutlarda karşılıklarını artırdığı ve düşmanı, bu yolun İran’ın çöküşüne değil, küresel enerji güvenliğinin çöküşüne ve kendi koalisyonlarının yok oluşuna götüreceği sonucuna ulaştırdığı aktarıldı.
Caydırıcılık geometrisinin değişmesi: İran’ın “uzun savaşı” kendi lehine yönetebildiği gösterildi. Bu stratejik olgunluğun, “şok ve dehşet” doktrinini tarihin çöplüğüne gönderdiği ve dünyaya yeni bir “akıllı direniş” modeli sunduğu kaydedildi.
2. Halk: Ulusal gücün bel kemiği (Zaferin pekişmesinde iki kritik hafta)
Düşmanın en büyük stratejik hatasının, “toplumsal yorgunluk” ve “yönetim-halk kopuşu” konusundaki yanlış hesap olduğu vurgulandı. Hayali bölünmelere yatırım yapan düşmanın, tarih, kültür ve devrim ideallerine dayanan organik ve bilinçli bir milli birlikle karşılaştığı ifade edildi.
İç cephede saha tutmak: Düşmanın askeri geri çekilmesinin ardından savaşın, “kazanımları pekiştirme” ve “anlatı savaşı” aşamasına geçtiği belirtildi. Önümüzdeki iki hafta içinde halkın maksimum düzeyde katılımının, milli güce olan güvenin tazelenmesi ve İran’ın şartlarının uygulanmasının garantisi olduğu aktarıldı.
Psikolojik harekâta karşı kolektif bilinç: Halkın, düşmanın şimdi kendi yenilgi anlatısını yeniden inşa etmeye çalıştığını bilmesi gerektiği söylendi. Talepkâr ruhun, toplumsal uyumun ve silahlı kuvvetlere verilen desteğin korunmasının, askeri yenilginin medya entrikalarıyla telafi edilmesini önlemenin tek yolu olduğu vurgulandı.
Halk ikinci caydırıcı faktör olarak: Halkın bilinçli ve coşkulu varlığının, diplomatların ve komutanların yakıtı olmanın ötesinde, bir “toplumsal caydırıcı” olarak işlev gördüğü ve düşmana, askeri siperler aşılsa bile milletin irade duvarının aşılamaz olduğunu gösterdiği ifade edildi.
3. Karşı-devrimci akımın ölüm sancıları: İktidar hayalinden ebedi rezalete
Bu kırk günün en parlak kazanımlarından birinin, karşı-devrimci akımların doğasının ve köksüzlüğünün tamamen ifşa edilmesi olduğu belirtildi. Batılı-Siyonist efendilerinin İran’ın şartlarını resmen kabul etmesiyle, bu grupların fiilen “siyasi yetim” haline geldiği aktarıldı.
Stratejik aşağılanma: Daha dün “yakın çöküş” vaadi verenlerin, bugün ABD ve Siyonist rejimin Tahran’ın şartlarını kabul etmek zorunda kaldığı belgelere imza attığını izledikleri kaydedildi.
İç çatışma ve erozyon: Bu akımın sosyal tabanında derin bir hayal kırıklığı yaşandığı, benzeri görülmemiş bir erozyon, tersine göç ve “yenilginin sorumlusu” konusunda iç savaş baş gösterdiği ifade edildi.
İç savaş projesinin sonu: Milyarlarca dolarlık dış yatırımla ayrışma ve iç savaş çıkarmak için tasarlanan planın, “ebedi izolasyon” ve İran’ın sosyo-politik denklemlerinden otomatik silinmeyle sonuçlandığı vurgulandı. Bu rezaletin gelecek nesiller için bir ibret dersi olduğu belirtildi.
Sonuç ve stratejik perspektif
Analizde, kırk günlük destansı direnişin yalnızca askeri-diplomatik bir zafer değil, aynı zamanda küresel güç geometrisinde bir paradigma değişikliği olduğu sonucuna varıldı. İran’ın, savunmacı bir aktörden, iradesini süper güçlere dikte edebilen ve denklemleri direniş ekseni lehine yeniden yazabilen bir güce dönüştüğü ifade edildi.
Nihai mesajın net ve kalıcı olduğu belirtildi: Askeri alanda kazanılan zaferin, kamu alanında korunup pekiştirilmediği sürece eksik ve geçici olacağı vurgulandı. Önümüzdeki iki haftanın, “stratejik sabır ve maksimum halk katılımı” zamanı olduğu kaydedildi. Düşman geri çekilmiş olsa da, ancak İran halkının savunma duvarının her beton siperden ve her demir kubbeden daha aşılmaz olduğunu anladığında tamamen durdurulup kısırlaştırılacağı ifade edildi.
Analiz, bu kırk günün yeni bir İran otoritesi çağının başlangıcı olduğu; bu çağda “direniş”in artık taktik bir seçenek değil, hayatta kalmanın, ilerlemenin ve medeniyet inşasının tek yolu olarak kabul edildiği sözleriyle sonlandırıldı. İran milletinin demir iradesiyle dünyaya bir kez daha “biz yapabiliriz ve yapabileceğiz” dediği aktarıldı.