İran, Suriye ve İsrail bağlamında Türkiye’nin politikası

Batı Asya (Orta Doğu) bölgesindeki çatışma ve savaşlar sürerken İran-ABD-İsrail arasındaki ateşkesin geleceği, Lübnan ve Suriye’deki durum ve Türkiye’nin bölgedeki pozisyonu tartışmalara konu oluyor.

el-Meyadin gazetesinde kaleme aldığı yazısında bölgedeki gündemi detaylarıyla masaya yatıran İbrahim el-Emin, Amerika’nın savaşı devam ettirmeyi göze alamayacağını, Hizbullah’ın ise denklemi ateşkes öncesine döndürmemek için direnişe devam edeceğini vurguladı.

El-Emin, Türkiye’nin pozisyonunu ise çok katmanlı şekilde analiz ederek İsrail ile gerilimin yadsınamayacağını ancak Türkiye'nin günün sonunda Amerika ve Avrupa ülkeleriyle karşı karşıya gelecek bir yolu tercih etmeyeceğini belirtti.

Bahsi geçen yazı şu şekilde:

İran’dan Yemen’e, Irak’a, Lübnan’a ve Gazze’ye kadar uzanan cepheler boyunca yürürlükte olan ateşkes, savaşın fiili olarak durması anlamına gelmiyor. Bu, içinde bolca yıkım ve ölüm barındıran, tüm tarafların müzakere pozisyonlarını iyileştirmek için yürüttüğü savaşların yer aldığı, savaşın farklı bir modelinden ibaret. Geçtiğimiz yüz günün en belirgin değişkeni ise Amerikan yaklaşımı oldu. Bu durum, Washington’un bölgedeki müttefiklerine veya hasımlarına yönelik tutumunda köklü bir değişim yaşandığı anlamına gelmiyor; daha ziyade, başta siyasi tercihleri uygulamakla görevli askeri ve güvenlik kurumları olmak üzere, ABD derin devlet kurumlarındaki karar alıcılar arasında hala mevcut olan gerçekçilikle bağlantılı bir durum. Zira bu kurumlar tarafından yapılan ön değerlendirme, sadece İran’la doğrudan çatışmada değil, aynı zamanda İsrail’den Avrupa’ya ve diğer bölgesel güçlere kadar müttefiklerin performansında da savaşın son turunda büyük eksiklikler olduğunu ortaya koydu.

Büyük göstergeler, Amerikalıların öngörülebilir gelecekte savaşı yeniden başlatmak istediklerine işaret etmiyor; aksine, Washington’un bölgedeki tüm siyasi, ekonomik ve güvenlik dosyalarında komuta pozisyonunu elinde tutmasına olanak tanıyacak bir çözüm formülü üretme çabasını yansıtıyor. Ancak bu formül, öncelikle İsrail’in Amerikan karar masasındaki konumuyla ilgili bazı düzenlemeleri gerektiriyor. "İsrail'in son kralı" Binyamin Netanyahu’nun rolü etrafındaki tartışmalar giderek tırmansa da bu durum, İsrail’in Amerikan hesaplarındaki yerinin gerilediği anlamına gelmiyor; bilakis Washington içinde Netanyahu’nun kişisel çıkarları ile düşman varlığın (İsrail'in) stratejik çıkarları arasında ayrım yapılması gerektiğine dair büyüyen bir tartışmayı yansıtıyor. Düşman varlığın seçimleri yaklaştıkça bu tartışmanın daha da şiddetlenmesi bekleniyor. ABD yönetimi, Netanyahu’dan kurtulmak için bir fırsat görürse buna engel olmayacak, hatta onun yerine bir alternatifin gelmesini kolaylaştırabilecektir. Fakat buradaki amaç İsrail’in bölgedeki stratejisini değiştirmek değil; yönetim tarzını ve çalışma mekanizmalarını revize ederek, Washington’un kartları yeniden karmak ve safları düzenlemek için gerekli gördüğü uzlaşılara dahil olmasını sağlamaktır.

Türkiye: Müttefike Benzemeyen Bir Vekil

Trump’ın ziyaret ettiği Ankara’da Amerikalılar kendilerini şu sorunun karşısında buluyorlar: Türkiye büyüklüğünde bir bölgesel güçle nitelikli bir ilişki kurmanın maliyeti nedir? Ekonomi ve finansla ilgili her konuya büyük önem veren Washington, İran ile yaşanan son savaş turunun büyük dönüşümlere kapı araladığının farkında. Bu durumda Washington, başta İran'dan endişe duyan ülkelerle ilişkilerin yönetimi olmak üzere, pek çok konuda İsrail’in yerini alabilecek bir "büyük vekil" olarak Ankara’yı görmeyi tercih ediyor.

Ancak Türkiye’nin de kendine has çıkarları ve hesapları var. Türkiye, İran ile ciddi bir ittifak kurma niyetinde olmasa da, onunla çatışma niyetinde de değil. Bölgeye yön veren tarihi ve coğrafi dengeleri daha derin ve isabetli bir şekilde okuyan Türkiye, Arap Yarımadası ülkelerinin ABD ve İsrail’e güvenmekle hata yaptığına inanıyor.

Washington, kullanılan askeri gücün seviyesi ne kadar yüksek olursa olsun, son turda kullanılan aynı araçlarla İran’a karşı savaşa dönmenin, elde edilenin ötesinde bir sonuç getirmeyeceğini idrak ediyor. Hatta Amerikan kurumları içindeki bazı sesler, aynı başarısızlıkların tekrarlanması halinde yeni bir çatışmanın ABD’nin taşıyabileceğinden çok daha ağır bedeller dayatabileceği konusunda uyarılarda bulunuyor. Bu durum, Washington’un meseleyi farklı yöntemlerle düşünmesine, İsrail’in bölgede "kirli polis" rolünü oynamak için talep ettiği bedellerden farklı olarak, istenen hizmeti sağlayacak "taşeronluk sözleşmeleri" fikrine daha çok yaklaşmasına neden oluyor.

Bu durum, ABD Başkanı Donald Trump’ın dile getirdiği bir dizi pozisyon arasında o dönemde geçici gibi görünen bir başlığı, özellikle de Lübnan’daki Hizbullah dosyasını yeni Suriye rejimine devretme arzusuna dair söylemini yeniden gündeme getiriyor. Ancak bu fikrin aslı, ne Trump’ın sunduğu gibi ne de Suriye Devlet Başkanı Ahmet Eş-Şara’nın ifade ettiği gibidir; bu, Amerika’nın bölgedeki karmaşık dosyaları yönetmeye yönelik yeni düşünce tarzının bir yansımasıdır.

Lübnan konusunda Amerikan-Türk-Suriye-Suudi temaslarından sızan bilgilere göre Washington, artık Lübnan’da sahada gerçeklikleri dayatabilecek bir tarafın üstleneceği bir çözümü tercih ediyor ve şu an için ister doğrudan rol alarak ister yeni Suriye rejimi üzerinden olsun, bu konuda Türkiye’den daha iyi bir seçenek bulamıyor. Buna karşılık, Suudi Arabistan’ı Lübnan sahnesinden dışlamak istemiyor ancak Türkiye’nin rolünün genişlemesinin kaçınılmaz olarak Lübnan ve tüm Biladü'ş-Şam'daki (Levant) Suudi nüfuz alanının aleyhine olacağının da farkında. Suriye Dışişleri Bakanı Esad eş-Şibani’nin Beyrut ziyaretine eşlik eden çelişkinin bir kısmı da bununla açıklanıyor; nitekim bu ziyaret, Trump’ın Lübnan konusunda ne kastettiğine dair Riyad ve Ankara’nın çevirileri/yorumları arasındaki farkı ortaya koydu.

Peki ya İsrail?

Washington, kendi içinde İsrail'in oynaması gereken rolün doğasına dair artan tartışmalarla paralel olarak bölge dosyalarının yönetimini eskisinden farklı bir yaklaşımla yeniden düşünürken, bu dönüşümlerle ilgilenen ülkeler de sinyalleri yakalamakta gecikmedi. Sadece İran ile yüzleşmede değil, Yemen'den Sudan'a ve Libya'ya kadar alevlenen tüm cephelerde ABD ve İsrail ile ittifakında çok ileri giden Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) için de geçerli olan durum budur.

Ancak Abu Dabi yöneticileri bu yaklaşımın yarattığı dengesizliğin boyutunu fark ettiler. İran'dan, yeni bir çatışmanın BAE'ye eskisinden çok daha ağır bedeller ödeteceğine dair net mesajlar almalarının ardından, gerilimi düşürmek ve "güvenlik talebinde bulunmak" amacıyla Tahran'a elçiler gönderirken, eş zamanlı olarak İsrail ile önümüzdeki sürece dair yeni tartışmalar başlattılar. Bu adım; Abu Dabi'nin Sudan ve Libya'daki rolü nedeniyle Suudi Arabistan ve Türkiye'den sert mesajlar aldığı, "Ensarullah" (Husi) hareketinden ise Yemen'deki müdahalelerine karşı "sabır politikasını terk etme" yönünde ciddi uyarılar aldığı bir dönemde geldi.

En önemli unsur ise hala İsrail ile bağlantılı. Netanyahu, savaşın tüm hedeflere ulaşılıncaya kadar devam etmesi gerektiğine inanmaya devam etse de, artık dünyayı bu hedeflerin mahiyeti veya meşruiyeti konusunda ikna edemiyor. Ancak İsrail, savaşının meşruiyeti meselesine pek önem vermiyor; onun için asıl önemli olan, Amerikan ortaklığının bu savaşta devam etmesidir. Bu bağlamda, İran ile yaşanan son turun başarısızlığından kendini sorumlu tutmuyor. Aksine, İran altyapısına yönelik geniş çaplı saldırılar düzenlenmesi yönündeki kendi talebine yanaşmadığı için ABD yönetimini ve özelde Başkan Trump'ı sorumlu tutuyor; bu tereddüdün, ilk saldırıların avantaja dönüştürülmesini ve kesin bir askeri ile siyasi başarıya evrilmesini engellediğini düşünüyor.

Dolayısıyla, Netanyahu'nun İran'la savaş konusundaki tutumunda köklü bir değişiklik beklemek mantıklı görünmüyor. O ve beraberindeki askeri ve güvenlik kurumları, İran rejimini devirmek ve Tahran'dan Gazze'ye uzanan direniş zincirini yok etmek için "tavansız, geniş ve açık bir savaşa" dönülmesinin gerekliliği konusunda ABD ve Batılı başkentleri ikna etmek için çalışmaya devam edeceklerdir.

Bu bağlamda Lübnan, İsrail hesaplarında temel bir konum işgal etmektedir. Lübnan'daki vesayet otoritesinin saflığı ve dahil olduğu durumlar bir yana, İsrail, Lübnan ile imzalanan anlaşmaya hiçbir zaman farklı bir ilişkinin başlangıcı olarak bakmadı. İşgal ettiği topraklardan çekilmeye niyeti olmadığı gibi, Hizbullah'ı silahsızlandırmak şöyle dursun, trafik akışını bile yönetebileceğine güvenmediği bir otorite ile güvenlik düzenlemeleri yapmanın da hiçbir faydasını görmüyor. Bu nedenle İsrail'in pratikte istediği şey, uzun vadeli planlarını uygulayabilmesine olanak tanıyacak şekilde, çatışmayı -gerekirse siyasi ve askeri olarak- Lübnan'ın içlerine taşımaktır.

Böylece İsrail, ister İran ister Lübnan cephesinde olsun, ateşkesi stratejisini sınırlayan bir pranga olarak ele alıyor. En kısa sürede geniş çaplı savaşa yeniden başlamak istiyor; İran'ın yeniden hedef alınmasını ve Lübnan'daki işgal ve ölüm operasyonlarının genişletilmesini kapsayan kapsamlı bir yüzleşme seçeneğinde Washington ile yeniden mutabakat sağlamak için baskı yapıyor. Bunun yanı sıra İsrail, açıkça ilan etmese de, Güney Suriye içlerindeki işgalini genişletmek için de zemin hazırlamaya devam ediyor gibi görünüyor.

2 Mart Öncesi Denklemi

Buna karşılık, Lübnan'da işler düşmanın varsaydığı kadar kolay görünmüyor. Vesayet otoritesi ile yapılan anlaşmanın uygulanabilir olmayacağı netleşmiş durumda. Direniş, anlaşmada yer alan maddelerin kendisini bağlamadığını ilgili herkese iletti ve İsrail'in geniş çaplı bir savaşa geri dönmeye hazırlandığı yönündeki değerlendirmesi doğrultusunda hareket ediyor. Ancak daha da önemlisi, ateşkesin ilan edilmesinden bu yana itidalini koruyan direniş, aralıksız devam eden İsrail ihlallerine karşı nasıl bir yol izleyeceği konusundaki kararını netleştirmeye her zamankinden daha yakın. Bu karar, yalnızca işgal altındaki Lübnan bölgelerinde bulunan işgal güçlerine doğrudan yanıt vermekle sınırlı kalmayıp, savaşın gidişatı gerektirirse, işgal altındaki Kuzey Filistin'in içlerindeki işgal güçlerini de hedef alacak şekilde genişleyebilir. Bu, içinde büyük zorluklar ve sonuçlar barındıran bir gidişattır.

Ancak direnişin kararı sadece 2 Mart öncesine dönmeyi reddetmekle bağlantılı değil; aynı zamanda İran ile girilen son çatışmanın sonuçlarının yarattığı denklemleri kalıcı hale getirme arayışıyla da ilgili. Direniş bu bağlamda, savaşı tek başına yürütüyormuş gibi davranmıyor; yaklaşan herhangi bir çatışmada oynayacağı merkezi İran rolüne -sadece bunu bilmekle kalmıyor- güveniyor da. Bu durum, Amerikan tarafına yönelik merkezi soruyu yeniden gündeme getiriyor: Gerçekten bir uzlaşma mı istiyorsunuz, yoksa yeni bir tura hazırlık olarak safları yeniden düzenlemek için zaman mı kazanıyorsunuz?

Kesin olan şu ki direniş, 27 Kasım 2024'te "Ulü'l-Be's" (Güç ve Kudret Sahipleri) savaşının durmasını takip eden 15 aylık deneyimi tekrarlama niyetinde değil. Gelecekteki yüzleşmenin yönetiminde kapasite, taktik ve çalışma mekanizması açısından uygun gördüğü şekilde kendini hazırlıyor. Önündeki zorluklar; bir yandan direncini korumak, diğer yandan düşmana verilen acının boyutunu artırmak ve Lübnan'daki sivilleri ağır bedellerden uzak tutmakla doğrudan bağlantılı. Bu zorluklar, olası yeni bir çatışmada merkezi bir İran rolünü zorunlu kılıyor; İsrail bunu biliyor ama tıpkı Lübnan'da İran'ın direnişi terk edeceği üzerine bahis oynayan ABD ve İsrail müttefikleri gibi buna inanmak istemiyor.

Türkiye - İran ve İsrail ile Yüzleşme

Biladü'ş-Şam'daki Türk stratejisinin doğasını detaylı bir şekilde inceleyen gözlemci sayısı oldukça azdır. Ankara'nın tutumu etrafında dönen tartışmalar genellikle sloganların esiri kalmakta, Türkiye'nin İsrail saldırganlığı karşısında ne yapması gerektiği gerçeğine temas etmemektedir. Türkiye'nin İran'a bir darbe indirilmesinde veya Hizbullah'ın ezilmesinde çıkarı olduğunu varsaymak mantıksız olduğu gibi, bölgesel nüfuzunu genişletme projesinin İsrail'in rolünün güçlendirilmesi üzerine kurulu olduğuna inanmak da gerçekçi değildir.

Ancak bugün Türkiye'nin çıkarının, ABD ve bazı Avrupa ülkeleriyle ortaklığını güçlendirmekte ve kendisini Maşrık (Doğu) meselelerini en iyi yönetebilecek aktör olarak sunmakta yattığını kabul etmek gerekir. 7 Ekim 2023'ten bu yana Ankara'nın tüm tutum ve adımları, ABD-İsrail stratejisine yönelik itirazının siyasi ve medya söylemi tavanını aşmadığını gösteriyor. Filistin direniş liderlerinin Türkiye'de ağırlanması dahi, bu direnişin kendi meselelerini farklı bir şekilde yönetmesine yardımcı olacak pratik bir adıma dönüşmedi; nitekim Ankara da tıpkı Doha gibi, kendi topraklarından düşmana karşı askeri veya güvenlik niteliği taşıyan herhangi bir faaliyetin yürütülmesini engellemeye özen gösterdi.

Birçokları Türkiye'nin İsrail ile ilişkilerini kesmesini istedi ancak Ankara, Tel Aviv ile ticari ilişkilerini sınırlandırmakta oldukça geç kaldı. Suriye'de, hava saldırılarının Türk askerlerinin bulunduğu mevkileri hedef almasına rağmen Türkiye, İsrail ile doğrudan bir çatışmaya girmekten kaçındı. Başkent Şam'a ve tüm Güney Suriye'ye yaklaşmasını engelleyen angajman kurallarını kabul etti; öyle ki, Suriyeli liderliklere yalnızca kuzey bölgelerinde caydırıcı bir marja sahip olduğunu bildirecek noktaya geldi.

İran'a yönelik savaş dosyasında Ankara bu savaşı reddediyor. Ancak İran, Türkiye ile yapacağı her türlü ekonomik işbirliği için büyük bedeller ödüyor. İki ülke arasındaki tek mutabakat, Türkiye, Irak veya Suriye üzerinden İran'a karşı kullanılması planlanan Kürt gruplarla ilgili.

Türkiye bugüne kadar Suriye'deki yeni yönetim ile İran ve Hizbullah arasındaki ilişkilerin yeniden düzenlenmesinde de ciddi bir rol oynamış değil. Eğer argümanı, Eş-Şara ekibinin bugün İran ile barışmaya tahammül edemeyeceği yönündeyse, Eş-Şara'nın Suriye'deki iç savaşın en zorlu aşamasını yöneten Moskova'ya gitmesiyle bu argüman çökmektedir. Türkiye ayrıca, İran ile yapılan bir mutabakat üzerinden mezhepsel ve sekteryan bir formasyona sahip olan bazı Suriyeli gruplarla ilgili sorunların çözümüne yönelik bir girişimde de bulunmadı. Sadece, İsrail'in Hizbullah'a yönelik savaşı sürerken Eş-Şara'nın Lübnan'a karşı herhangi bir savaşa sürüklenmemesiyle ilgilendiğini İran ve Hizbullah'a iletmekle yetindi.

Aynı şekilde Filistin direniş hareketleri dosyasında da Türkiye, örneğin Hamas hareketi ile Eş-Şara yönetimi arasındaki ilişkiyi düzenleme konusunda herhangi bir inisiyatif almadı. Filistinli gruplarla nasıl başa çıkılacağı konusunda ABD ve İsrail'in Şam'dan taleplerini dikkate aldı ve Filistinli direniş liderlerinden Suriye'yi İsrail'e karşı bir eylem alanı olarak kullanmayacaklarına dair taahhüt istedi. Buna karşılık, Suriye'deki Filistinli mültecilerin durumunu yeniden düzenleme çalışmaları yapıldı, ancak bu, eski yönetim dönemindeki durumlarına dönülmesi anlamına gelmiyordu.

En önemlisi ise Biladü'ş-Şam'daki (Levant) büyük siyasi rolle ilgili olduğu giderek netleşen husustur. Elbette bugün kimse Türkiye'nin Irak, Lübnan ve Filistin'de İran ve müttefiklerine karşı bir savaşa gireceğinden bahsetmiyor. Ancak örneğin Türkiye'nin Lübnan dosyasını yönetim şekli, Türkiye'nin geçmişte İran'ı suçladığı şeyi tekrarlayarak, mezhepsel bloklar temelinde kurulu bir nüfuz aracılığıyla siyasi nüfuzunu güçlendirme eğiliminde olduğunu ortaya koyuyor. Bununla birlikte Ankara, Lübnan ve Irak'taki Sünnileri İran'a karşı kendi kefesine koymak istemiyor; aksine Suudi Arabistan ve BAE de dahil olmak üzere diğer tüm oyunculara, Biladü'ş-Şam'daki tüm Sünnilerin karar alma merkezinin kendisi olduğunu anlatmak istiyor.

islami analiz

Ortadoğu Haberleri