Hamas’ın BBC muhabirini kaçırıldığı Gazze’de kurtarması şüphesiz ki dava için sevindirici oldu. Ama bir konuda açık olunması gerektiğini düşünüyorum: Alan Johnston’ı Batılı güçlerin lütuflarına karşı bazı dalkavukça amaçlarla kurtarmadık.
Bu kurtarma operasyonu kaynağı ne olursa olsun Gazze’yi milislerin ve şiddetin neden olduğu kanunsuzluktan kurtarma çabasının parçası olarak gerçekleştirildi. Gazze sakin ve kanunlarla yönetilen, tüm gazetecilerin, yabancıların ve Filistin halkının misafiri olan kişilere saygınlıkla muamele edildiği bir yer olacaktır. Hamas, bizi en katı şekilde eleştirenlerin de itiraf ettiği gibi, asla Batılılara saldırılmasını desteklememiştir; mücadelemiz daima işgalciye karşı meşru direniş yapmaya odaklıdır ve işgal edilmiş ülke halklarının direnişi Cenova Konvansiyonu’nun Dördüncü maddesinde açıkça desteklenmiştir.
Buna rağmen hareketimiz Başkan Bush ve İsrail Başbakanı Ehud Olmert tarafından sürekli olarak bağlaşığı olmadığımız ideolojiler olduğu çok iyi bilinmesine rağmen El Kaide veya taraftarlarının gündemleriyle ilintilenmeye çalışılmaktadır. Ama bizler daha kapsamlı bir savaşın parçası değiliz. Filistin’de adalet için bize destek veren tüm insanları memnuniyetle karşılasak ta bizim direniş mücadelemiz başkasının vekaletinde yürütülmemektedir.
Amerika’nın Filistinlilerin seçimle işbaşına gelen hükümetini yok ederek reddetme çabası başarıya ulaşmadı, hatta ABD destekli Fetih darbesi Washington’un “iki devletli çözüm” sorununu daha da çoğalttı.
Bay Bush şu an Ebu Mazen adlı uysal bir arkadaş buldu, yani Amerikalıların bakış açısıyla ‘ılımlı’ birini buldu ama bulduğu bu kişi Amerikan silahları ve İsrail desteğini arkasına alarak seçilmiş hükümeti zorla yıkmaya çalışmasına rağmen ciddi olarak Gazze veya Batı Şeria sokaklarını güven içinde korumak gibi bir beklenti içinde değildir. Bizler hâlihazırdaki Fetihistan’a karşı Hamasistan denklemine işaret edilmesinden üzüntü duyuyoruz. Sonuç olarak ancak tek bir Filistin devleti olur.
Bu durumda hareketimizi nitelerken medeni nutuklar atan Batılılara ne demeli? ‘Militan’ duruşumuz tek başına diskalifiye edilmemize neden olan faktör değildir herhalde, çünkü silahlı mücadele yürüten birçokları tarihsel olarak milletler masasındaki yerlerini almışlardır. Hem hiç kimse işgale karşı Filistinlilerin itibar, adalet ve kendi kendilerini yönetme hakkını kazanmak için savaşmasının meşruiyetini inkâr etmiyor.
Filistin sorunuyla ilgilenen tüm taraflara karşı yıllardır açık durmama rağmen,-hatta İsrail ‘adaletini’ beklediğim Amerika’daki hapishane günlerimde bile bana yakınmalarıyla ilgili tartışmaların ön kabulü olarak, zaruri olduğu gerekçesiyle, durmadan İsrail’in varsayılan ‘var olma hakkını’ tanıdığımı itiraf etmem ve İslami Direniş Hareketi’nin 1988’deki kuruluş belgesinde (ki bu belge aslında işgalin üzerinden 20 yıldan fazla bir sürenin geçtiği ve hoşgörüsüzlüğün hüküm sürdüğü o tarihlerde oldukça devrimci bir belgeydi) esas alınan duruştan vazgeçtiğimi ilan etme noktasında çokça talepler geldi.
‘Tanıma’ sözcüğünün üzerimize yapışan noktası şuydu ki bu kavram Filistinlileri yargılamak için turnusol testi olarak kullanılıyordu. Daha önce de söylediğim gibi, bir devletin var olma hakkı vardır ama başka devletler pahasına değil ve daha da önemlisi milyonlarca insanın ve bu insanların haklılığı pahasına değil. Neden İsrail kasabalarımıza, köylerimize, tarlalarımıza ve meyve bahçelerimize saldırarak etnik temizliğe tabi tuttuğu halkımıza karşı işlediği suçları kurumsallaştırmasına ve bir ulusu toplu olarak mülteci konumuna soktuğunu kabul bile etmezken birileri çıkıp ta İsrail’in ‘var olma’ hakkını tanısın ki?
Neden Filistinli herhangi bir kimse 10 kişiyle birlikte cüruf briketinden yapılmış odalarda veya Birleşmiş Milletler’in teneke kulübelerinde yaşarken İsrail’in kurucuları tarafından işlenen ve şekli değişmiş apartheid (tecrit) devletince de devam ettirilen bunca canavarca suçlarını ‘tanısın’ ki? Bunlar soyut sorular değil ve bu söylenilenlere karşı çıkılamaz çünkü basitçe ifade etmek gerekirse bizler 1948 kurbanlarını ve onların soyundan gelenlere uygulananlardan söz etmemeyi reddediyoruz.
1988’deki kuruluş belgesine gelince, her ülke veya hareket yalnızca kuruluşundaki devrimci belgelerle veya atalarının fikirleriyle yargılanacaksa tüm tarafların üstlenmesi gereken iyi bir anlaşma yapılabilir. Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi de kendinden menkul eşitlik prensibiyle o zamanlar köle olan 700.000 Afrikalı için (en azından devletlerarasında meşhur olmuş) hiçbir statü belirlememişti veya Anayasa ‘diğer kişileri’ üç beş kişi addederek köleliği kurumsal olarak bir sisteme bağlamaktan kaçınmıştı. Asla resmi olarak benimsediği kendisine ait bir anayasası olmayan İsrail milyonlarca ikamet edeni Arap, Müslüman ve Hıristiyan olan bir toprak parçasında bir inancın imtiyazlı kıldığını iddia ettiği Yahudiliği ayrıcalıklı bir statü kabul ederek kendisini açıkça bir Yahudi devleti olarak ilan etmektedir.
Herzl’den tutun Jabotinsky’ye ve Ben Gurion’a kadar İsrail’in ‘kurucularının’ yazıları Filistin’in Yahudi olmayan sakinlerinin yok edilmesi yönünde defalarca çağrı yapmışlardır: “Arapları sürgün etmeli ve onların yerlerini almalıyız”. Bugün İsrail Knesset’indeki blokları kontrol eden birkaç politik parti Arap vatandaşların İsrail’den ve Filistin’in geri kalan bölümünden sürülmesini savunurken aynı zamanda Ürdün’den denize kadar bir Yahudi devleti hayal etmektedirler. Evet, uluslar arası camiada İsraillilerin yaptığı bu konuşmalarla ilgili herhangi bir yaygara koparıldığını falan görmedik. Çifte standart yine her zaman olduğu gibi yalnızca Filistinliler için yürürlüktedir.
Benim şahsen İsrail’in var olma hakkını tanımak gibi bir sorunum yok, sonuçta bu epistemolojik bir sorun değil; İsrail, hastane yatağında gövdesinde taşıdığı IDF şarapneliyle yatan Refahlı her çocuğun da bildiği şekliyle var olan bir ülkedir. Birçokları iki kuşaktan fazladır mülteci kamplarında tutuklu olarak yaşarken veya buralarda ölürken bu karşılıklı reddetme dansı oldukça önemsiz ve oyalayıcı bir şeydir. Ben bu satırları yazarken bile İsraillilerin Gazze’ye düzelmediği saldırılarda içlerinde bir çocuğun da bulunduğu 15 insan öldü. İşgal edilen ülkenin halkına böylesi acımasız bir devlet şiddetinin uygulandığı yerde ulusların ‘haklarını’ ancak jakoben biri tartışabilir.
Beklentisi içinde olduğum gün şu ki İsrailliler bana ve milyonlarca Filistinliye şunları söylesinler: ”İşte bu ailenin deniz kıyısındaki evi, şunlar da limon ağaçların, şunlar da babanın bakımını yaptığı zeytin ağaçları: Yeniden hep beraber evinize dönün”. İşte o zaman birlikte bir gelecek inşasından söz edebiliriz.
Musa Ebu Marzuk İslami Direniş Hareketi Hamas’ın politbüro başkanıdır.
Süleyman Kaylı tarafından bihangul.net için tercüme edilmiştir.