Abdurrahman Dilipak: Sıra Mescid-i Aksa'ya mı geldi?

Habervkti.com yazarı Abdurrahman Dilipak'ın yazısını iktibas ediyoruz

Abdurrahman Dilipak: Sıra Mescid-i Aksa'ya mı geldi? Habervakti.com

İsrail ve ABD, Kudüs’ün ve Mescid-i Aksa’nın statüsünün yeniden tanımlanması için harekete geçti. Bu konuyu "İbrahim Anlaşması" ile yeni bir sözleşmeye bağlamak istiyor. Bu beklenen bir şeydi. Bana kalırsa bu fitne, kıyamet savaşına açılan kapı olacaktır. Ve adım adım o güne yaklaşıyoruz. "Tanrı’yı kıyamete zorlamak"tan söz edenler aslında kıyamet savaşına davetiye çıkartmaktadırlar.

Bu işi başarırlarsa İbrahim Anlaşması'nın bir sonraki adımı Mekke-i Mükerreme, Medine-i Münevvere, Kâbe-i Muazzama ve Ravza-i Mutahhara olacaktır. F. Gülen üzerinden başlattıkları bir hareketi, bugün tamamlamak istiyorlar. Açıklama tam da İsrail’in Gazze’ye yeni bir operasyon düzenleme aşamasında, Sumud Operasyonu'nun hemen ardından, Hac ve Kurban ibadetinin arifesinde, ABD’nin İran’da savaşı sonlandırma pazarlığı sürerken geliyor.

Bu arada Türkiye’de olup bitenleri görüyorsunuz. Kendi içinde siyaset ve ideoloji olarak bölünmüş, kendi arasında çatışan bir Türkiye’nin dikkatleri kendi içine yönelttiği bir zamanda; CHP’deki kriz devam ederken anayasa değişikliği, terör ve seçim tartışmalarının gündemde olduğu, NATO Zirvesi ve İklim Konferansı'nın yapılacağı bir zamana denk geliyor.

Son derece tehlikeli bir sürecin eşiğindeyiz. Bu konu bundan sonra sıcak bir gündem maddesi olarak hep önümüzde olacak. Burada Mescid-i Aksa konusunda önemli bir husus var. Ürdün'ün Mescid-i Aksa üzerinde sınırlı ancak tanınmış bir idari tasarruf yetkisi (custodianship) vardır. Bu, tam egemenlik veya mülkiyet değil, Hashemite Custodianship (Haşimi Vesayeti) olarak bilinen tarihi ve hukuki bir statüdür. Mevcut durumda Mescid-i Aksa'daki idari tasarruf yetkisi Kudüs İslami Vakfı (Jerusalem Waqf) üzerindedir ve bu vakıf Ürdün Evkaf, İslami İşler ve Mukaddesat Bakanlığına bağlıdır. Mescid-i Aksa (Harem-i Şerif) içindeki 144 dönümlük alanda idari işler, bakım, personel atamaları, ibadet düzeni ve restorasyon gibi konularda yetki resmi olarak bu vakıftadır.

Bu düzen 1924'te Şerif Hüseyin döneminde Haşimi ailesine tanındı. 1967 savaşından sonra İsrail Doğu Kudüs'ü işgal etse de iç yönetim Vakfa bırakılmıştır. 1994 Ürdün-İsrail Barış Antlaşması'nın 9. maddesi bu statükoyu teyit eder. Filistin Başkanı Mahmud Abbas ile Ürdün Kralı Abdullah'ın imzaladığı 2013'teki Ürdün-Filistin Anlaşması, Ürdün'ün kutsal mekânlar üzerindeki vesayetini ve koruma hakkını teyit eder. Bu anlaşma ile Filistin egemenliği tanınırken, Ürdün'e Mescid-i Aksa'da idari rol verilir.

Bu yerde İsrail'in rolü resmi olarak dış güvenlik, giriş-çıkış kontrolleri ve genel egemenlik iddiasından ibarettir. İsrail, İbrahim Anlaşması çerçevesinde bu konuyu Ürdün ve Filistin’le konuşarak yeni bir anlaşmaya bağlamak isterken; Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan'ın da buna tanıklık ve tasdikini istemektedir. Bugünlerde Yahudi kuruluşlarının, ABD ve İsrail'in Ürdün'ün rolünü azaltması yönünde bir lobi yaptıklarını görüyoruz. Bu plan çerçevesinde Ürdün’deki vakfın ilga edilmesi istenmektedir. Ürdün bunu monarşisinin meşruiyeti için de kritik bir anlam taşıdığını söyleyerek reddetse de baskılar devam etmektedir. Siyonist lobinin, Ürdün’ü yola getirmek için Epstein arşivindeki fuhuş ve yolsuzluk dosyalarını gündeme getirmesi sürpriz olmayacaktır.

24-25 Mayıs 2026'da Trump, İran'la ilgili müzakereler sırasında bazı Arap ve Müslüman ülke liderleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde; Türkiye'nin de aralarında bulunduğu ülkeleri İbrahim Anlaşmaları'na (Abraham Accords) katılması için davet ettiğini açıkladı. Trump, "İran savaşı/ateşkes sürecinde 'herkes için ve herkesle anlaşma' yaklaşımıyla hareket ettiklerini" söylüyor. Bazı liderlere, barış anlaşmasının parçası olarak Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Pakistan, Mısır, Ürdün, Kazakistan, Bahreyn gibi ülkelerin İsrail ile normalleşme kapsamında İbrahim Anlaşmaları'na aynı anda katılmasını "zorunlu" veya "gerekli" gördüğünü iletti.

Bu "davet" tam bir "baskı", hatta "tehdit" unsuru taşıyor! İran'la anlaşma olursa, bölgedeki normalleşmenin genişletilmesi şartı olarak İbrahim Anlaşması üzerinden İsrail’in varlık ve güvenliğinin garanti altına alınması ve bunun içinde Kudüs ve Mescid-i Aksa konusunun bu buluşma zemininde yeniden değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.

Türkiye, 2020'de İbrahim Anlaşmaları'na Filistin ve Kudüs'ün statüsü sebebiyle şiddetle karşı çıksa da Trump ekibi ve Yahudi lobisi son dönemde, Ankara'nın İsrail konusundaki söyleminde sertlik devam etse de ilişkilerde yumuşama olduğunu düşünüyor. Aynı çevreler, Türkiye’nin Gazze ateşkes süreçlerinde arabuluculuk rolü oynamasını ve bölgesel girişimlerde (örneğin IMEC alternatifi Development Road) yer almasını bu anlamda bir işaret olarak görüyor. Bugün gelinen noktada Ankara'nın Abraham Accords'a katılmasının aynı zamanda İsrail'le derin diplomatik ve askeri ilişkilerde normalleşme anlamına geleceği vurgusu yapılıyor. Malum lobi; ekonomik, politik ve sosyal tartışmaların bu hedefe uygun şekilde değerlendirilmesinin zorunlu olduğu görüşünde. Bunun anlamı da dindar muhaliflerin susturulması için baskıların artırılmasıdır.

F. Gülen zamanında "Dinler arası diyalog" başlığında gündeme taşınan İbrahim Anlaşmaları, 2020'de ABD arabuluculuğunda imzalanan, İsrail ile bazı Arap ve Müslüman ülkeler arasında diplomatik normalleşme sağlayan bir dizi anlaşmadır. Bu anlaşma ile İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık'ın ortak atası Hz. İbrahim üzerinden bir diyalog, "barış, hoşgörü ve iş birliği" vurgusu yapılıyor. Bu anlaşmayı fikir planından siyasi düzleme taşıyan belgeye ilk imza 15 Eylül 2020'de Beyaz Saray'da atıldı. O zaman Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn (15 Eylül 2020), Sudan (Ekim 2020), Fas (Aralık 2020), Kazakistan (Kasım 2025'te) resmen katılmış oldu. Aslında Azerbaycan, Somaliland ve Suriye ile dolaylı temaslarla bu ittifaka katılımlarının sağlanması söz konusu.

İlk önce ABD, İsrail, BAE ve Bahreyn tarafından imzalanan söz konusu anlaşma, genel bir deklarasyon yanında ikili anlaşmalar şeklinde "Abraham Accords Deklarasyonu" genel başlığı altında toplandı. Anlaşmanın gayesinin barış, karşılıklı anlayış, dinler arası diyalog, insan onuru ve ekonomik iş birliği hedefine yönelik olduğu ileri sürülüyor. Gerçekte ise İsrail’in varlık ve güvenliğini esas alırken, Arz-ı Mev'ud coğrafyasında İsrail’in tasarrufları için meşru bir zemin oluşturuyor. "Filistin devleti"nin bu çerçevede değerlendirilmesi yanında Gazze’nin tahliyesi ve Kudüs’te İsrail’in egemenliğinin kabul edilmesi anlamına geliyor.

Bu çerçevede BAE ile yapılan ikili anlaşmanın ilk somut örneği; taraf ülkeler arasında tam diplomatik ilişkiler, büyükelçilik açılması, egemenlik ve güvenlik konusunda karşılıklı tam mutabakattır. Ekonomi, ticaret, turizm, teknoloji, sağlık, enerji, güvenlik, çevre ve kültür alanlarında iş birliği, doğrudan uçuşlar, yatırımlar, bilim-teknoloji ortaklıkları hedeflenmektedir. Barışla birlikte tam ve kapsamlı iş birliği ve normalleşme, BM Şartı ve uluslararası hukuka bağlılık ile barış ve istikrar için İran tehdidine karşı (!?) koordinasyon öngörülmektedir.

Bugünlerde Trump, İran'la muhtemel anlaşmayı İbrahim Anlaşmaları'nın genişletilmesi şartına bağladı. Şöyle ki: ABD ve İsrail, Mescid-i Aksa için yeni bir plan hazırladı. Ürdün’ün Mescid-i Aksa üzerindeki tarihi vesayeti sonlandırılacak ve İsrail, Filistin ve Ürdün’le bu konuda iş birliği yapacak. Mescid-i Aksa "çok dinli bir merkeze" dönüştürülecek ve bu kapsamda Vatikan ve diğer Hristiyan mezhepleri ile de iş birliğine gidilecek. Yahudilere Mescid-i Aksa alanı içinde toplu ibadet hakkı verilecek, imam atamaları ve cuma hutbeleri İsrail'in onayına bağlanacak. (Böyle bir anlaşmaya katılanların, onlara destek olanların Allah (c.c.) belasını versin! Biz de Allah’ın (c.c.) rızasının tecellisinin vesilesi olalım inşallah.)

Bu anlaşmanın tarafı olan İsrailli Yahudi bir milletvekili, bugünlerde tekrar Gazze’ye girmeye hazırlanan İsrail askerlerine vahşi bir teklifte bulundu ve dedi ki: "Çocukları yakalayın ve onları kayalara çarpıp ezin." Çinli Profesör Jiang Xueqin bu iddialar karşısında bir öngörüde bulunuyor ve diyor ki: "Bu gidişle yakında Mescid-i Aksa'nın yıkıldığını göreceğiz. Ancak böyle bir şey olursa, dünya çapında bir dini savaşın patlak vereceğini söylemek abartılı bir iddia olmayacaktır."

Dünya bugün İran-ABD savaşından, Ukrayna, Çin ve Küba krizinden çok daha büyük bir tehdit altında. Burada kilit ülke Türkiye. Sahi neden hiçbir Müslüman ülke yöneticisi Hz. Ömer Beyannamesi'nden söz etmez, neden Ankara’da Diyanet, siyaset, vakıflar, ilahiyat, cemaat Osmanlı'dan tevarüs eden Kudüs ile ilgili vakıflardan bahsetmez, Hilafet’in manevi ve siyasi mirasını gündeme getirmez?

Anlaşıldı, Hilafet makamını ilga eden Mustafa Kemal'in heykelini kim, niçin işgal altındaki topraklara dikti? İsrail'de Mustafa Kemal'in bilinen 2 heykeli/anıtı var. Beer Sheva en bilinen ve kamuya açık olanı. Burada, Mustafa Kemal Atatürk Meydanı'nda bulunuyor. 2008'de açılan büst, Ben-Gurion Üniversitesi’nin bulunduğu, Mescid-i Aksa'ya 80 km uzaklıkta, Birüssebi Muharebesi'nde şehit olan Osmanlı askerleri anıtının yanında yer alıyor. Ayrıca Yehud-Monosson Anıtı olarak bilinen bir büst var. 2007'de "Arkadaş Derneği"nin yerleşkesine dikilen bir anıt/büst. Bu büst daha çok dernek binası önünde, kamuya açık olmayan bir konumda. Ayrıca Tel Aviv'de Atatürk Caddesi gibi isimler var ama heykel yok. İsrail’de Mustafa Kemal sevilen bir kişi.

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Selam ve dua ile.

NOT: Biz, İngilizlerin halife yapmak istedikleri Şerif Hüseyin'in ailesine emanet edilen, bizim kınadığımız ve utancımız olan, kısıtlanan, sembolik hale getirilen Mescid-i Aksa eminliğinin o aileden alınıp İsrail’e verilmesini öngören Trump’ın "İbrahim Anlaşması" daveti; İslam'a, Müslümanlara, Hz. İbrahim'e, âl ve ashabına hakarettir. Bu kaba, tehditkâr davetin başkanı olan Gazze Barış (!?) grubunda bizim ne işimiz var? İnsin şeytanın başkanlık yaptığı bir mecliste bulunmak züldür.

Medya-Makale Haberleri