SANAA, 9 Ocak (YPA) – ABD’nin egemen devletleri hedef alan bir dizi saldırgan uygulamayla yürüttüğü zorbalık politikası, uluslararası sistemin kırılganlığını ve uluslararası hukuk ile kurumların, devletleri Amerikan kibri karşısında korumaktaki yetersizliğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Venezuela’ya yönelik saldırılar, Devlet Başkanı Nicolas Maduro ve eşinin kaçırılması, Venezuela petrolünü taşıyan tankerlerin alıkonulması ve ABD Başkanı’nın bu ülkenin servetine el koymaya yönelik açık ifadeleri; hatta Grönland’ı askeri güç kullanma tehdidiyle ele alma söylemleri, caydırıcılık ve hesap verebilirliğin işlemediği, egemenliğin açıkça ihlal edildiği güçsüz bir uluslararası sistem tablosu ortaya koyuyor.
Güç mantığının kurumsallaştırılması
ABD’nin Venezuela’ya yönelik saldırısının ve meşru Devlet Başkanı Maduro ile eşinin kaçırılarak ABD’ye götürülmesinin üzerinden bir haftadan kısa süre geçtikten sonra, ABD ordusu Kuzey Atlantik’te Venezuela petrolü taşıyan iki tankere el koyduğunu duyurdu. Tankerlerden birinin Rus bayrağı taşıdığı belirtildi. Bu adım, uluslararası deniz haydutluğu açısından tehlikeli bir emsal olarak değerlendirildi.
Söz konusu operasyona Washington’un yanı sıra Londra’nın da destek verdiği açıklandı. İngiltere Savunma Bakanlığı, Kraliyet Hava Kuvvetleri’ne ait uçakların operasyona katıldığını duyurarak, uluslararası hukuka saygı yerine güç mantığının benimsendiğini gösteren Batılı bir hizalanmaya işaret etti.
Bu gelişmeler, ABD Başkanı Donald Trump’ın “Truth Social” platformu üzerinden yaptığı açıklamalarla da örtüşüyor. Trump, Venezuela’ya ait 50 milyon varil petrolün ABD limanlarına taşınarak el konulacağını dile getirdi. Bu açıklamalar, yaptırımlar bahanesiyle ülkelerin zenginliklerinin açıkça yağmalandığının itirafı olarak yorumlandı.
Bundan bir gün önce, 5 Ocak’ta Beyaz Saray, Trump’ın Danimarka Krallığı’na bağlı özerk bir bölge olan Grönland’ı “elde etmek” için çeşitli seçenekleri değerlendirdiğini, askeri seçeneğin de “masada” olduğunu açıkladı. Beyaz Saray Sözcüsü Caroline Leavitt, Trump’ın Grönland’ın alınmasını ABD ulusal güvenliği için bir öncelik olarak gördüğünü, bunun Arktik bölgesinde “rakipleri caydırmak” amacı taşıdığını söyledi.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Washington’un adayı “satın almak” istediğini, askeri işgal peşinde olmadığını öne sürerek söylemleri yumuşatmaya çalışsa da, egemen bir devlete karşı güç kullanma tehdidinin dahi uluslararası ilişkilerin temelini oluşturan egemenlik ilkesinin açıkça hiçe sayılması anlamına geldiği vurgulandı.
Kriz içindeki uluslararası düzen
Yaşanan bu gelişmeler, mevcut uluslararası sistemin artık ABD’nin çıkarlarıyla çeliştiğinde kolayca devre dışı bırakılan biçimsel bir çerçeveye dönüştüğünü ortaya koyuyor. Uluslararası toplumun kurumları ise saldırıları caydırmak ya da hedef alınan ülkeleri korumak konusunda aciz kalıyor.
ABD’nin bu küstah tutumu, küresel ölçekte istikrarsız bir ortamda yaşanıyor. Uluslararası hukukun ihlal edilmesine ve devlet egemenliklerine yönelik saldırıların artmasına rağmen, başta Çin ve Rusya olmak üzere büyük güçlerin yalnızca kınama açıklamalarıyla yetinmesi, Washington’a karşı somut bir caydırıcılık oluşturulamamasına neden oluyor.
Bu tablo, güç dengesinin ABD lehine bozulduğu, Washington’un bu boşluğu kullanarak politikalarını zor yoluyla dayattığı ve nüfuz alanını genişlettiği bir uluslararası sistemi yansıtıyor. Bu durum, bağımsız halklar ve devletler aleyhine işliyor.
Göstergeler, Başkan Trump’ın uluslararası caydırıcılığın yokluğuna dayanarak ABD’yi daha fazla siyasi ve askeri zorbalığa sürüklediğini ortaya koyuyor. Bu gidişat, uluslararası ilişkilerde daha tehlikeli bir dönemin habercisi olarak değerlendiriliyor; bu dönemin başlığının ise “güç hukukunun kutsanması ve uluslararası düzenin kalan kurallarının yıkımı” olduğu ifade ediliyor.
Gerçek bahis: Askeri kapasite inşası
Bu tırmanan Amerikan eğilimi karşısında ve küresel güçlerin ABD zorbalığını durdurmakta yetersiz kaldığı mevcut kriz ortamında, gerçek bir başka seçenek öne çıkıyor: Halkların, özellikle de Washington tarafından hedef alınan ülkelerin, kendi imkânlarına dayanması.
Uzmanlara göre, egemenliği koruyabilecek ve gerçek caydırıcılık denklemleri oluşturabilecek savunma gücünün inşa edilmesi hayati önem taşıyor. Son yıllardaki deneyimler, irade ve kapasite sahibi olmanın, uluslararası sisteme bağımlı kalmamanın dış baskılarla mücadelede belirleyici olduğunu gösteriyor.
Bu bağlamda Yemen örneği dikkat çekiyor. Yemen, kendi imkânlarıyla askeri kapasitesini geliştirerek yabancı müdahalelere karşı direnç gösterdi ve son savaşta sahada yeni bir gerçeklik dayattı. Söz konusu savaş, Yemen’in Gazze’ye destek amacıyla attığı adımların ardından ABD’nin doğrudan “İsrail” lehine müdahil olduğu bir süreci de içerdi.
Mevcut göstergeler, bu durumun ABD’nin hesaplarını karmaşıklaştırdığını ve Trump yönetimini, Umman Sultanlığı’nın arabuluculuğuyla Sana ile gerilimi düşürme yoluna itttiğini ortaya koyuyor. Bu gelişme, güç kullanımının hedeflerine ulaşmada başarısız olduğunu ve kendi gücünü inşa edebilen halkların, dünyanın en büyük güçleri karşısında dahi yeni denklemler kurabileceğini teyit ediyor
(YPA)- Tevhidhaber