Türkiye bölgenin kilit taşıdır. ABD açısından içinde Türkiye olmayan bir çözüm önerisi başarılı olamaz... İsrail’in; Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan üçgeni içinde korumaya alınması gerekir.
Türkiye’nin İran’a, Şia’ya karşı tahkim edilmesi gerekir. “Hayır” diyebilen bir Türkiye her zaman sorun çıkarabilir. Güçlü bir siyasal ve sosyal anlamda, geleneksel olarak da olsa İslami bir reflekse sahiptir. Onun için Türkiye’nin zayıflatılarak kontrol altına alınması gerekir. Bunun için İslamcıların siyasete ve ekonomiye katılarak servet ve iktidarla yumuşatılması gerekiyordu. Özal’la bunu başardılar. FETÖ ve diğer bazı cemaat yapıları üzerinden toplumun dönüştürülmesi gerekiyordu, bu da yapıldı. PKK ve terör unsurları ile baskılanması ve milliyetçi reflekslerin desteklenmesi gerekiyordu ve ABD Soğuk Savaş'tan bu yana bu konuda büyük başarılar elde etmişti; güçlü bir altyapı desteği vardı. Zaten siyaset, bürokrasi, iş dünyası, akademi, STK ve medya büyük ölçüde yedeğe alınmıştı. Kemalist-sol, toplumun laikleştirilmesi ve sekülerize edilmesi için önemliydi. O, ABD ve AB fonları ile önemli ölçüde desteklendi. Hatta LGBT projesi bile bu maksada yönelik bir sekülerleşme aparatıydı. Turizm, kültür, sanat maskesi; film, müzik, moda, kozmetik sektörü üzerinden de önemli kazanımlar elde ettiler. Ordu üzerinden darbelerle toplum üzerinde önemli bir baskı ve denetim mekanizması oluşturuldu.
FETÖ de BÇG de aslında bir NATO projesiydi. 28 Şubat, FETÖ’nün ordu, istihbarat ve polis üzerindeki denetimini kırmaya yönelik olarak REFAHYOL üzerinden bu hedeflere yönelik bir operasyon için düşünülmüştü; ama Erbakan bunun bir iç çatışmaya sebep olacağı endişesi ile “Bakalım kanlı mı olacak kansız mı” açıklaması ile geri durdu. Bunun üzerine BÇG kanadı harekete geçti. Susurluk olayı bu anlamda bir kırılma noktasıydı. ANASOL-M döneminde ABD ve İsrail, tekrar Türkiye’de süreci kontrol altına almak için Apo’yu getirip teslim ettiler. Ergenekon-Balyoz’u biliyorsunuz ve daha sonra 15 Temmuz yaşandı. Bugün “Türkiye Yüzyılı” ve “Terörsüz Türkiye” kampanyası da aslında bu büyük senaryonun birer parçası... Aslında FETÖ misyonu BOP üzerinden AK Parti tarafından üstlenilmiş oldu. İstanbul Sözleşmesi, Lanzarote, 5G, Starlink ve İklim Sözleşmesi'ne katılımımızın hepsi birer sadakat testiydi ve bir şekilde Türkiye’ye yönelik bir siber işgal operasyonuydu. COVID, mRNA, PCR, maske, mesafe konusunda yaşananları biliyorsunuz. Bu arada Türkiye'nin uyumu beklenenden iyiydi. Türkiye sistematik bir şekilde borç batağına; fuhuş, kumar, alkol ve uyuşturucu bataklığına çekildi.
Türkiye artık onlar açısından istenilen kıvama geldi. Artık PKK’ya, SDG ve bileşenlerine gerek kalmadı. DAEŞ içinden çıkma biri, yani Şara üzerinden Suriye Türkiye’ye teslim edildi. Son görüşmeler, anlaşmalarla tekrar Irak da Türkiye’ye bırakılacak. Yani Irak üzerinden de hem Kürtlerle hem de Şiilerle karşı karşıya geleceğiz... Suriye; İsrail, Dürziler, Nusayriler üzerinden sıkıştırılacak. Suriye kapılarını ABD ve Batılılara açacak. Lübnan artık varlığı tartışmalı bir bölge. Orası eskiden Arap şeyhlerinin kumar, fuhuş, kara para operasyonlarının yapıldığı bir yerdi. Varlığına bundan sonra gerek duyulmayabilir. Litani’nin alt yakası zaten İsrail’in işgalinde. Hizbullah orada istenmiyor, geriye büyük ölçüde seküler bir topluluk ve Maruniler kalıyor. Belki Litani’nin kuzeyi ile Lazkiye birleştirilip İsrail’in kontrolünde bir bölgeye dönüştürülebilir. İşte o zaman İsrail’le komşu oluruz. Sina iki yakası ile birlikte, Batı Şeria ile birlikte İsrail’e katılabilir. İsrail, Lübnan sınırında bir Davud Koridoru ve bir de Cebel-i Düz’de Dürzilerle ortak bir devlet kurmak istiyor, Filistin’le birlikte. Şimdi asıl kriz şurada çıkıyor: İsrail “Güç bizde iken vuralım, kıralım; askeri güç kullanarak bölgeyi işgal edelim ve bölge devletlerine isteğimizi kabul ettirelim. Gerekirse sınır, rejim ve iktidar yapılarını değiştirelim” fikrinde. İbrahimî Anlaşmaları imzalamaya mecbur bırakmak için gerekirse onların yolsuzluklarını, Epstein dosyalarını deşifre edelim; Avrupa ve Amerika’daki banka hesaplarına ve mal varlıklarına el koyalım diyor. ABD ise bu planı ihtiyatla karşılıyor. Eğer evdeki hesap çarşıya uymazsa ABD biliyor ki bu ABD için de İsrail için de trajik bir son olur. ABD’nin 40 trilyona yakın dünyada adına dolar dedikleri bir kağıdı var. ABD dünyanın en borçlu ülkesi. Aynı zamanda düşmanı en çok olan ülke. Bütçe açığı geçen yıl 2 trilyon dolara yaklaşmış. ABD’de 2 grup kendi arasında hesaplaşmaya başladı. Bunlar Cumhuriyetçiler ve Demokratlar. Cumhuriyetçiler de iki grup: Neocon’lar yani muhafazakar milliyetçiler (bunlara WASP da diyorlar). Yani beyaz Amerikalı Protestanlar. Cumhuriyetçilerin sırtlarını dayadıkları diğer sosyolojik grup Evanjelikler. Bunlar Siyonist Evanjelikler.
Demokratlar zaten aklı karışık bir topluluk. İçlerinde başta Siyonistler olmak üzere milliyetçiler dışında hemen herkes var. Göçmenler, solcular, LGBT topluluğu vs. Tabii bu arada Siyonistler medya, istihbarat, akademi, bankacılık ve borsaya; sinema, müzik, bilişim, gıda, ilaç ve kozmetik sektörüne büyük ölçüde hakim. Evanjelikler ve Neocon’lar düne kadar birlikte hareket ediyordu. Teolojik öngörüler ve kehanetler ışığında ciddi anlamda görüş ayrılıklarına sahipler. Neocon’lar ABD’nin çıkarlarını düşünüyor ve İsrail’e bu kadar kaynak aktarılmasına, İsrail’in hedeflerine ulaşmak için bölgede çıkarmayı düşündükleri savaşlara katılmamaya, NATO’nun getirdiği mali külfetten kurtulmaya, kamu kaynakları ve fonların tasarrufunda kısıtlamaya gidilmesine, bütçe açığının kontrol altına alınmasına, iş barışının tahkim edilmesine savunuyorlar. ABD’nin işsizliği önlemek ve ekonomik dengeleri yeniden sağlamak için Asya’da yükselen piyasalarla rekabet edecek bir duruma gelmeleri gerektiğini söylüyorlar. Ama Siyonist Evanjelikler “Tanrı'yı kıyamete zorlamak” için “kıyamet savaşı”nın başlatılmasından söz ediyorlar. Burada bir başka sorun da şu: Bundan sonraki süreci kim yönetecek? ABD mi, İsrail mi? Trump mı, Netanyahu mu? Büyük Amerika olmadan Büyük İsrail, Büyük İsrail olmadan Büyük Amerika olabilir mi? Aynı şekilde bundan sonraki süreci teologlar, kahinler ve ruhbanlar mı yönetecek, seküler senyörler mi? Bu ABD’de de İsrail’de de bir iç politika sorunu...
MOSSAD elindeki Epstein dosyaları ile herkesi kendilerine boyun eğdirecekleri kanaatinde. Bu konuda Trump ile Epstein arasında bile restleşmeler yaşanıyor.
İsrail bölgede sesi kısılmış, baskılanmış uydu bir Türkiye istiyor. “Uluslararası sistemle birlikte hareket edecek”, daha çok bölge devletleri ve İslam ülkelerinde Osmanlı-Hilafet misyonunu kullanarak diğer ülkeleri İbrahimî Buluşmaya katılmaya ikna etmek... Kesinlikle “Hayır” diyecek bir Türkiye istemiyorlar. KKTC’den taviz verecek; Arz-ı Mev'ud coğrafyası, Kudüs, Filistin, Gazze ve Mescid-i Aksa’nın İbrahimî Buluşmalar konseptine uygun bir şekilde arabuluculuk yapmasını istiyorlar. Tabii Türk dünyası, Ege Adaları, nadir elementler, Hazara ve Karay projesi, Kırım ve Ukrayna’nın bu yeni sisteme entegrasyonu için yardımcı olması talebi var. Yani İbrahimî Buluşmalar çerçevesinde BOP’taki misyonumuzun güçlendirilerek devam ettirilmesini istiyorlar. Tabii Davud Koridoru, İbrahim Yolu hepsi bu torbada var. ABD de İsrail de Türkiye’nin Gazze Koalisyonu'na giden süreçte ve koalisyon içindeki tavrından memnun... Ankara kendi tabanını sakinleştirmek için her şeyi söyleyebilir; ama icraat konusunda senaryo dışına çıkılmaması ve senaryoyu zora sokacak bir çıkış yapılmaması şartı ile.
İsrail bunu Türkiye’ye “Havuç ve sopa, bunlardan hangisini yemek istersin?” politikası ile kabul ettirmek istiyor. Trump ise daha yumuşak bir diplomasi ile Türkiye’yi ikna edebileceğini düşünüyor olsa gerektir. Yani maşa varken elini ateşe uzatmak istemiyor. Ekonomik kriz, terör, dış tehdit, siyasi kriz, toplumsal olaylar... Her yol denenebilir. Deprem de çıkartılır; gerektiğinde elektrikler de internet de kesilebilir, bir salgın da başlatılabilir. Öte yandan futbolda kazanımlar, İHA-SİHA türü vizyon projeleri ile destek de verilebilir... Uçak ve roket motoru verebilirler, yarım kalmış projeler canlandırılabilir de!
Trump, Netanyahu’nun planına destek verecek olursa kendi de süreçte Türkiye gibi bir figüran olacak. Ama Trump bu projenin başındaki insan olmak istiyor. Bunu dini ve siyasi bir kazanıma dönüştürmek istiyor kendi kariyeri için. Eğer Filistin sorununu çözer; Müslümanları, Hristiyanları ve Yahudileri bir masaya oturtursa bu Trump için Nobel’i getirmekle kalmaz; enerji koridorunu kontrol eden, İslam dünyasında güç ve itibar sahibi bir ülkenin başındaki kişi olarak ona seçim de kazandırır, ABD’nin ekonomisini düze çıkarması için güçlü bir destek de verir.
Trump aslında şimdiden İran’la savaşın faturasını bölge devletlerine çıkarmaya başladı bile. “Ben sizi korumak için buradaydım” diye askeri kaybını bölge devletlerine fatura ediyor. Ve dahası bölgeye ciddi anlamda ellerindeki konvansiyonel silah stoklarını satıyor. ABD’deki iç hesaplaşmanın da NATO ile görüş ayrılığının da Netanyahu ile restleşmesinin arkasında da bu yatıyor. Netanyahu Gazze’de yaptığı gibi narkozsuz neşter uygulamasından yana; Trump ise narkozlu neşter operasyonu öneriyor. Yoksa aralarında hedefte, ahlak ve vahşet seviyesinde bir farklılık yok. Sorun yöntemle ilgili; sorun zaman darlığı sebebiyle ve değişen şartlar ve dengeler sebebiyle konjonktürel bir sorun olarak öne çıkıyor. ABD’nin Türkiye, Trump’ın Erdoğan aşkı gerçek bir aşk değil, şeytani bir planın eseri...
Görünen o ki ABD’nin bölge için ve Türkiye’ye karşı yeni senaryosu şöyle: (Şüphesiz bu işlerin zahirini, batınını en iyi bilen Allah’tır. Bize hayır gibi gelen şeylerde şer, şer gibi gelen şeylerde Allah hayır murat etmiş olabilir.) PKK, PYD artık Türkiye’nin başına bela olmayacak. Suriye ve Irak’taki paramiliter unsurlar İran’a karşı kışkırtılacak. Kürtlerin, SDG ve Irak Kürtlerinin üzerinde İran’a karşı kara harekatında kullanılacak FETÖ konusu da AK Parti'yi baskılamak için bir araca dönüştürülecek ama hemen sıcak bir gelişme olmayacak... 90 gün ihtiyatlı bir iyimserlik dönemi.
Kushner-Dahlan senaryosuna katılan Bahreyn üzerinden Körfez bölgesindeki Huzistan eyaletinde yaşayan Arap Şiası da Fars Şiasına karşı kışkırtılacak. İran kuzeyden Azerbaycan, güneyden Belucistan üzerinden baskılanacak. Irak’ta da Sünni Arap ve Arap Şiası arasında yeni sorunlar yaşanması sürpriz olmayacak. Türkiye içinden daha çok Şii, Alevi, Kızılbaş, Nusayri, Caferi gerilimi yaşanacak gibi. Böyle bir zamanda Türkiye’nin özellikle Azerilere destek vermesi durumunda İran ile karşı karşıya kalması sürpriz olmayacak. Suriye’deki Nusayriler ayrı bir sorun. Arap Şiası ile de Irak yönetimi arasında sorun yaşanabilir. Senaryoda Mehdi-Mesih tartışması da var. Biliyorsunuz Ahmedinejad “Mehdi geldi” diyordu; kayınbiraderi üzerinden temas içindeydiler. Mehdi’nin zuhuru tamam da ilanı tartışılıyor Şia’da bugün. Bu konu bölgede Şii-Sünni çatışmasının çıkması açısından kritik bir konu. Türkiye İsrail’le, AB ve ABD ile değil; önümüzdeki dönemde İran’la karşı karşıya getirilmeye çalışılacak gibi gözüküyor. Ha! Bu arada Hamas’ı sakinleştirmek, kontrol etmek için Türkiye ve Katar uluslararası sistemin tanımladığı görevlerini yerine getirmeye devam edecek.
Gelinen noktada ABD ile İsrail karşı karşıya gelmeyecek. Çünkü biri kaybederse öteki de kaybeder. 3 Kasım’da ABD’de seçimler var. ABD sonuç alamayacağı hiçbir işe girişmez. Sonuç alacağı, başarılı olacak hiçbir şeyden kaçınmaz. 3 Kasım seçimlerine giderken o da ister muzaffer bir komutan edasıyla meydanlara çıkmayı. ABD İran’ı içeriden sıkıştıracak. Belucistan, Huzistan, Azerbaycan ve Kürdistan’a dikkat. Bu arada Gazze’de işlerin yoluna girdiğini göstermek için operasyonları durdurup inşaat faaliyetlerine başlayacak. ABD bölgede kendilerinden kaynaklanan bir kriz istemiyor. Netanyahu da bunu kabul etti. 90 günlük bir süre içinde tansiyonu düşürecekler. Siyasi temaslar, lobi faaliyetleri ve Epstein dosyaları üzerinden şantajlar devam edecek tabii.
Selam ve dua ile.