Toplumsal barış ve huzurumuz için yapmamız gerekenler

Abdullah Büyük

Müslümanlar olarak toplumsal barışı sağlayabilmemiz için gündeme almamız gereken konular vardır. Bunlardan ilki etrafımızdaki her insanın“Hepiniz Âdem’densiniz. Âdem ise topraktandır”  nebevi beyanına binaen bir Peygamber evladı olduğuna ve hepimizin de Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in on beş asır sonra gelen ümmeti olduğuna inanmaktır. Peygamberlerin evlatları ve ümmetleri, inanan ve tabi olanlarla, inanmayıp asi olanlar şeklinde iki gruba ayrılmaktadır. Doğal bir süreç olarak da bu iki grup arasında adı bazen savaş, bazen cihad olan bir mücadele başlayacaktır. Unutmamalıyız ki Müslümanların cihad tarihinde Batı’da olduğu gibi işgal hiçbir zaman kendine yer edinememiş, bunun yerine hep fetih gündeme gelmiştir. Batı’nın aksine önce gönüller sonra beldeler fethedilmiştir. 

Toplumsal barışı sağlamak için gözetmemiz gereken bir diğer husus ise ortak değerlerimizdir. Kur’an-ı Kerim’de ortak değerlerimiz Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salih kullar olarak özetlenmektedir ki bu zümreler kıyamete kadar insanlar arasında varlıklarını devam ettireceklerdir. Kendileri olmasa dahi onların misyonlarına sahip çıkanlar, onların varisleri olarak hep aramızda olacaklardır. O halde ortak değerlerimiz olan âlimlerimiz, yöneticilerimiz, zenginlerimiz, vakıf ve derneklerimize sahip çıkmak, toplumsal barışın gereklerindendir. 

İnanışları ve ideolojileri farklı olan insanların barış içinde yaşaması için dikkat edilmesi gereken üçüncü husus ise Müslüman’ın buğz ve nefretinin şahıslara değil, şahısların yaptıkları kötü fiillere olduğunun bilinmesidir. Nitekim Müslüman tebliğ vazifesi gereğince günahkârdan nefret etmek, ona karşı tavır almakla değil,  muhatabına hakikati anlatmak, onu hatasından vazgeçirmeye çalışmakla yükümlüdür. Çünkü vahiyle muhatap olması, vahyin tedrisatından geçmesi, ibadetlerle hemhal olması ona bir sorumluluk, anlayış ve elinde olanı olmayana tattırmaya vesile olmak demek olan merhameti kazandıracaktır. 

Yüce Allah’ın değişmez prensipleri vardır. Onlardan biri de yeryüzünde yaşayan kullarının ellerinde imkânlar olduğu müddetçe onların hayatına müdahale etmemesidir. Peygamberler “Allah’ın yardımı ne zaman?” diye sorana kadar yani bütün imkânlarını kullanıp bir sonuca ulaşamayıncaya kadar Allah’ın yardımı tecelli etmemiştir. 

Biz Peygamberimiz (s.a.v.)’in usulüne riayet ederek, dışımızdaki insanları değil kendimizi Rabbimize şikâyet etmeliyiz. Taif’teki meşhur duasını prensip haline getirmeliyiz. Zira bir şey yapamadığı için ıstırap duyan kalbe Cenab-ı Allah muhabbetle yaklaşır. Toplumsal barışı sağlamanın gereklerinden biri de onu bunu suçlamak yerine, ne yaptığımızı, nerede hata yaptığımızı ve neyin neticesinde böyle bir sonuca ulaştığımızı muhasebe etmektir. Yani biz nasıl bir yanlış yaptık ki bugün askerlerimizi gözünü kırpmadan şehit edecek gaddarlıkta insanlar yetişti, önce bunu tespit etmeliyiz. Unutulmamalı ki, geçmişinden ders alamayanlar geleceğe yönelik proje üretemezler. 

İnsanı ve eşyayı hak ettiği yere koymak adaleti sağlamaktır. Bunun aksi doğrultusunda yapılan her şey ise zulüm kapsamına girer. İmam Kasanî Bedai’us-Sanaî adlı eserinde şöyle der: “Bir Müslüman bir Hıristiyan’ın domuzunu haksız yere öldürse, elindeki şarabını da dökse onu tazmin etmek zorundadır.” Şimdi, gayr-i Müslimlerle ilişkilerde böyle hassas ve adil bir hukuku benimsemiş olan İslam dininin mensupları, dinlerinin getirdiği bu hassasiyet ve adaleti, Rabbani kriterleri unutmuşsa, elbette kendi aralarında ve gayr-i Müslimlerle barış içinde beraber yaşama kabiliyetini de kaybetmiş olacaklardır. 

Netice olarak toplumsal barışı elde etmek istiyorsak, Allah Teâlâ’nın bu konuda çizdiği sınırlara ve koyduğu kanunlara önce iman etmeli, sonra da bu imanın gereğini yapmalıyız. Vesselam…

yeniakit