Tesettür mü? Amerika Çuvalı mı?

Bu millet eninde sonunda başına bir şeyler bağlayacaktır. Eğer bu, tesettür olamayacaksa Amerikan çuvalı olacağını herkes bilmelidir.

Genel olarak tüm dünyada, özel olarak da içinde bulunduğumuz Ortadoğu/İslam dünyasında geleceğe damgasını vuracak çok önemli ve hassas politikaların yoğun olarak uygulamada olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Bu dönemde, bölgenin geleceğini taşıyacak omurganın bölge dışı güçlerce şekillendirilmeye çalışıldığı aşikârdır. Emperyalist kaygılarla Müslüman halkların yaşadığı tüm ülkelerin geleceğinin ateşe atılmakla karşı karşıya bırakıldığı çok hassas bir dönem yaşanıyor.
Öyle bir dönem ki, herkes veya her devlet kendi şartlarına göre bir şekilde belirli bir pozisyon geliştirmek mecburiyetinde kalmaktadır. Bu hengâmede, kimileri karşı pozisyon çabaları içerisinde durumlarına uygun politikalar üretirken; kimileri de kaçınılmaz olarak gördükleri bu hızlı ve zoraki değişim politikaları içerisinde aktif bir konum elde etmek şöyle dursun, nesne olarak kalmaktan kurtulamamanın şaşkınlık ve çabası içerisindedirler.
Ancak şurası bir gerçektir ki, kendi içinde halkıyla barışık olmayanların, halkın inanç ve diğer hassasiyetlerini gericilik ve potansiyel tehlike kabul edenlerin, rejimin bekasını vatandaşının ibadet alanını sınırlamakta görenlerin bu zoraki değişimler karşısında durumun kendi lehlerine döneceğini beklemeleri hayaldan öteye geçmeyecektir. Evet... "Kamusal alan"da Amerikan çuvalını tesettüre tercih edip inanç ve etnik ayırımcılıktan hareketle halkının ekseriyetini halen "düşman" kategorisinde görme alışkanlığından sıyrılamayanların, İslam dünyasına dayatılan zoraki değişimleri kendi lehlerine dönüştürme kabiliyetini göstermesini hiç kimse beklememelidir. Zaten onların da öyle bir derdi bulunmamaktadır.
Dikkat edilirse başını Amerika ve Siyonist rejimin çektiği bölge dışı emperyalist güçlerin dayattığı küresel ve bölgesel şekillendirme politikalarına, bölgesel çapta intibak sağlanmıştır. Bölge ülkelerinin liderleri ve elit yönetim kadrolarının değişmez sıfatı haline gelen bir takım nitelemeler herkesçe kabul görmüş durumdadır. Mesela "gerici", "despot", "çağdışı", "diktatör" veya Arap olmalarından dolayı olsa gerek, biraz da küçümseyici, alaycı bir anlam kazandırılmış bulunan "şeyhlik", "emirlik" vs. gibi.
Aslında Arap rejimleri başta olmak üzere diğer bölgesel rejimlerin bu tür sıfatlarla nitelendirilmesinin en önemli sebebi "lebbeyk" politikalarının esiri olmalarından kaynaklanıyor gibi görünse de bu durum, bir sebep olmanın ötesinde bir sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sonucu doğuran temel neden de, yöneticilerin; uğruna nice "kelle"ler koparılan ideolojik bağnazlıkların ve en önemlisi de "halka rağmen halk adına" yönetme politikalarının meşruiyet sorunudur. Bir ülkede idareyi ele alanların soyut bir takım söylem dayanaklarının gerçekleri yansıtmayıp meşruiyetten yoksun bulunması; idare ede geldikleri ülke ve halklarının uluslararası ve bölgesel sürüklenmelere kapılmaları sonucunu doğurmaktadır. İşte bu yoksun bulundukları meşruiyet zeminlerini, geçmiş atalarından gördükleri gibi patronlarının hadimliğinde aramak gibi bir metodla ön plana çıkmaktadırlar.
İslam dünyasında birçok ülkede değişik isimlerle çeşitli zamanlarda, dayatılan tek tipleştirme politikalarıyla, tartışılamaz liderlerle ve de zoraki benimsetmeyle ortaya çıkan bu metod, Hitler nasyonalizminin, Mussollini faşizminin İslam dünyasındaki versiyonlarından başka bir şey değildir.
Nasırcılık, Baasçılık, Atatürkçülük, değişik tür ve türevlerden oluşan ırkçılık, batıcılık gibi akımlar İslam dünyasının önemli bir zaman dilimine damgasını vurmuştur. Bu akımların kurucuları ve kendi dönemlerinin birçok uygulamaları, kendilerinden sonra gelen işgüzarlar tarafından kanun yoluyla ya da fiili olarak dokunulmaz kılındığı için geniş boyutlarıyla tartışılıp değerlendirilememiştir. Ama şurası bir gerçektir ki, hepsinin ortak yönleri vardır ve hepsi de benzer iddialarla ortaya çıkmışlardır. Dini "nass"lara "dogma" yaftası vurulup alternatif olarak bilimsel düşünce, fikir özgürlüğü, muasır medeniyet, çağdaşlık, eşitlik, adalet kavramları ön plana çıkarılmıştır. Yine hepsinin ortak diğer bir yönü de, bu fikir mucitlerinin ve daha da önemlisi takipçilerinin hiç birisi bu kavramları içselleştiremedikleri gibi yine bu sloganlar ardına sığınarak muhalif düşünce sergileyenlerden binlercesini kurşuna dizmişlerdir, darağaçlarında sallandırmışlardır.
Nasırcılık adına belki Menemen"de ya da Diyarbakır"da değil ama Kahire"de nice İslam âlimleri darağaçlarında sallandırmışlardır.
Baasçılık adına belki İskilip"te ya da Konya"da değil ama Bağdat"ta, Şam"da nice İslam âlimleri asılmışlardır, kurşuna dizilmişlerdir.
Ama hepsinden de önemlisi kazanım olarak lanse edilen bu tür ideolojik bağnazlıklar, insan fıtratıyla çeliştiği için hiçbir zaman geniş kitlelerce benimsenmemiştir. Hatta anlaşılamaz kılıflara büründürüldüğü için belki de kimilerince benimsenmesi bile istenmemiştir. Çünkü sonrakiler tarafından, öngörülen ideolojik boyutlardan uzaklaştırılıp siyasi bir itikat şekline büründürülmüştür. Halktan istedikleri şey ise, kendilerinin yaptığı şekliyle değil, kendileri aracı yapılarak bu siyasi itikada inanmalarını istemek olmuştur. Yani hem itikad boyutuna taşınan bir ideolojik bağnazlık; hem de bu bağnazlık üzerinden siyasi-itikadi tekelcilik.
Ve bu durumun kaçınılmaz sonucu olan rantçılık. Rantçılık için gerekli olan ideolojik gerekçe. Birbirini tamamlayan ayrılmaz ikili"
Türkiye"de Atatürk, o günün şartlarında hangi hedefler gözeterek bir takım kuramlar ortaya attı, orası ayrı bir mevzu. Ama bugün Atatürk"ü ve bazı ilkelerini rant kapısının kilidi haline getirenlerin vaziyeti, Atatürk"ün dahi hayal edemediği noktalara taşıdıklarından asla kuşku duyulmamalıdır.
Atatürk ve kimi ilkelerinin savunuculuğu adına ortaya çıkanların, bunları hangi emellere alet ettiklerini cumhuriyet tarihinin çeşitli zamanlarından biliyoruz. Ama hiçbir dönemde bu günkü kadar ayan beyan su-i istimal edildiğini görmedik desek, herhalde yanılmış olmayız.
İçki, kumar ve her türlü uyuşturucu maddeler için "kötü alışkanlıklar" nitelemesi yapılır ve ortak özellikleri de toplumsal anlamda zarar teşkil etmesidir. Bu zararlı öğeleri yasaklamaya kalkarsanız alkoliklerin, keşlerin şiddetli tepkisiyle karşılaşırsınız. Israr ederseniz ya size ya da kendilerine zarar vermeye kalkışırlar. Ya da komaya girerler. Oysa değişen şartlara paralel olarak gelişen başka toplumsal hastalıklar da söz konusudur. Mesela başkalarının da hakkı olan ve hiç alın teri dökmeden alınan ve adına "RANT" denen haksız kazançlar. Ancak dikkat edilirse iki suç kesimi arasındaki en bariz fark; alkoliklerin, keşlerin dayanak noktalarını oluşturabilecek ideolojik kuramlar bulunmadığı gibi örgütlü bir yapı arz etmekten de uzaktırlar. Rant şebekesi ise tam tersine modern donanımlı, dipsiz derinlere uzanan bir yapı ve etkili bir statü karışımını içerisinde barındırmaktadır.
Hani kimi kuramlarda alt yapı - üst yapı meselesinin olduğunu ve birinin diğerine etkisinin tartışıldığını biliyoruz. Atatürkçülük ve anayasa ile teminat altına alınan kimi ilkeler eskiden tüm toplumsal değişimlerin alt yapısı olarak değerlendirilirken rantiye şebekesi bunu tersyüz etmiş ve rant olgusunun maskesine dönüştürmüştür. Artık haksız kazanımlar, hortumlamalar, gizli-aşikar ödemeler bu çevreler için üzerine her şeyin bina edildiği alt yapı halini almış, cumhuriyetin kazanımları olarak belirtilen ilkeler ise üst yapıyı dahi teşkil edemeyecek hale getirilmiş, sadece kirli-asık suratları perdeleyen maskeye dönüştürülmüştür. Asıl üst yapıyı teşkil eden fonksiyonlar ise toplum psikolojisini bozma faaliyetleri, provokasyonlar, etnik ve dini ayırımcılık, özgürlükleri kısıtlama girişimleri, zoraki iç düşman arayışı, toplumsal gerginlikler, cinnet ve darbe çığırtkanlığı gibi fonksiyonlardır.
Kurtlar sisli havayı severmiş. Ve ortalığın toz duman olması için fırsat kollayan bu çevreler, dönemlere göre değişik araçlarla ortaya çıkıp emellerine ulaşmayı hedeflerler.
Özellikle dini motifli bir hareketlenme gördüklerinde ne hikmetse laiklik damarları kabarmakta, felaket tellallığı başını alıp gitmektedir. Refah Partisinin iktidar olmasını fırsat bilenlerin kabaran laiklik damarlarının Türkiye"ye bir gecede 50 milyar dolara mal olduğu gerçeği henüz hafızalarda iken; Ak Parti iktidarını ve dolayısıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerini es geçmeleri beklenilir mi? Bir avuç azınlık olmalarına ve arkalarında halk desteği anlamında kendilerinden başka hiçbir desteğin olmadığı gerçeği ortadayken, dolayısıyla artık siyasi iktidar koltuğuna mevcut şartlarda erişemeyecekleri gerçeği de gün gibi aşikâr iken bunların yürürlükteki mevcut yasal yöntemlere tevessül edecekleri beklenmemelidir. Hele bir de bu tür odaklar kendilerini Türkiye"nin asıl sahibi olarak görme hastalığından alıkoyamıyorlarsa.
Tekrar iş, laiklik tacirliğine kalmış olmalıydı. İşte aylardır en üst seviyede dillendirilen rejim tehlikesinin, laiklik elden gidiyor bağrışmalarının, dinciliğin yükselmesi tehlikesinin vs. altında yatan temel neden, halka rağmen halkı gütme alışkanlığının, halkın değerlerine küfretme alışkanlıklarının tükenme tehlikesiyle karşı karşıya kaldığının beyhude çırpınışlarından başka bir şey değildir. Çankaya vasıtasıyla kollanan cübbeli laik şeyhlerinin, laikçilik ekolünün yozlaştığı newzuhur tekke ve zaviyelerinin imtiyaz kaybetme çabalarının önüne geçilmek istenmesinden başka bir şey değildir. Gerçi Ak Parti"den seçilecek cumhurbaşkanı, imtiyazlı laikçilik şeyhleri ve müridlerinin korkularını onlara yaşatacakları hususunda fazla da iyimser değilim. Ama Amerikalı yazar N.G. Finkelstein"in ekonomik getirisine binaen sözde Yahudi soykırımı için kullandığı "Soykırım Endüstrisi" tabiri misali, imtiyazlı laikçi taifenin de, getirisine binaen laikliği endüstriyel bir sektöre dönüştürmüş olması, sözde rejim kaygılarının altındaki asıl nedeni ortaya koymaya yetmektedir. Ancak laikçilik savunucularının laiklik adına 28 Şubat sürecinde ekonomik ve sosyal hayatta yol açtıkları tahribatlara rağmen keselerini doldurarak çıkmaları, inandırıcılıklarını da yitirmelerine sebep olmuştur.
Çankaya beslemesi darbeci derneğin ve CHP beslemesi bir TV kanalının newzuhur tekkelerle işbirliği sonucunda kışla mantığıyla 14 Nisan"da Türkiye"nin dört bir tarafından tehditle, şantajla topladıkları kalabalığı geçerli akçe olarak sunmaları, gerçekleri değiştiremeyecekleri gibi, o miting üzerinden yaptıkları değerlendirmeler de aslında nasıl bir tükenmişlik sürecine girdiklerini göstermektedir. Ölüm kalım davasına indirgedikleri "Cumhuriyete sahip çıkma mitingi" ile topladıkları topluluk geçerli bir ölçü ise, gerçekten de Türkiye Cumhuriyeti"nin vay haline. Demek ki 80 milyonluk ülkede Cumhuriyeti savunmak sadece üçyüz bin kişiye kalmış. Eğer medyadaki CHP beslemesi gölge prensin argümanları geçerli ölçüler ise; unutmasın ki ne kışla mantığıyla ne de Türkiye geneli bir nitelik taşımayan, üstelik 220 milyar ödenekle de desteklenmeyenlerin Çağlayan meydanında da, İstasyon meydanında da, hatta Newruz kutlamalarında da o kadar kalabalıkları topladıklarını, ama kimsenin bunlardan hareketle kendini her şeyin sahibi olarak görmediklerini bilmesi lazım. O zaman da her birkaç yüz bin kişilik miting düzenleyenlerin kendilerini her şeyin doğal sahibi olarak görmeleri manasına gelecek bir durum ortaya çıkar ki, bu da haftada bir Türkiye"nin el değiştirmesi gibi "darbeci" bir mantık anlamına gelir.
Oluşabilecek tüm fırsatları rantiye düzenini korumaya indirgeyen mevcut yapı, cumhurbaşkanlığı seçim sürecini de aynı mantıkla gergin bir zemine taşımaya gayret etmekte, bundan nasıl kazançlı çıkacaklarının hesabını yapmaktadırlar. Gerginleştirilen ortamlarda Türkiye"ye has kimi tuhaf uygulamalar da bir bir ortaya çıkmaya başladı. Hukuk ilkelerinin ihlali, darbe çığırtkanlıklarının yapıldığı ortamlarda asker kanadının provoke edilmek istenmesi, kimi asık suratların temelsiz kaygıları ve toplumu germeye yönelik peş peşe yapılan açıklamalar şeklinde bunları sıralamak mümkündür.
Ama darbeci paşanın da günlüğünde değindiği gibi artık topluma korku salma mekanizması olarak değerlendirilen asker kanadı, bir takım stratejik değişimlere gitmiş, bunun yerine militan laikliğin sivil kanadını oluşturan üniformalı sivillere ve kurumlara bu rol devredilmiştir. Bu açıdan bakıldığında Genelkurmay Başkanının yaptığı ve üniformalı sivillerin büyük bel bağladığı açıklamalar, içerik olarak alışılmışın dışında oldukça yumuşak bir üslupla sınırlı kalmıştır. Bu durum, üniformalı sivillerin sert tepkilerini beraberinde getirmiş, hatta bu kesimin orduya sert eleştiriler yöneltmelerine ve ikinci bir ordunun kurulmasının zaruretine inanmalarına sebep olmuştur. Ancak bu kesimin en üst noktasını temsil eden kimi zevatın "rejim hiçbir dönemde bugün olduğu kadar tehdit altına girmemişti" türünden açıklamaları, artık siyasetin orduya müdahalesi gibi Türkiye"ye özgü olmayan yeni bir girişimin işaretini vermektedir.
Yine Nokta dergisine yapılan operasyonla "nokta"lanmak istenen "darbeci günlük" ortadayken, oluşturulan toplumsal gerginliklerin anayasanın korunmasına indirgenme çabaları sürerken, darbe girişiminin en başta anayasal düzeni hedef seçmesi bakımından en büyük suç teşkil etmekte iken, buna karşı hiçbir hukuki girişimin yapılmamış olması, olayın, devletin gizli belgelerinin sızdırılmasına ve yayınlanmasına indirgenmesi, "Nokta" baskını, bilgi ve belgelerine el konulup birer nüshalarının kopyalanması; geçen ay hukuksuz bir şekilde basılan ve tüm belge ve bilgisayarlarına el konulan İnzar baskınına nisbetle daha yumuşak bir uslup ise de, bu durum, oluşturulmak istenen kargaşa ortamının tecellilerindendir. Bu bakımdan siyasi bir niteliğinin bulunmayışı Nokta dergisinin belki de bu sürece rağmen avantajlarındandır. Aksi halde cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yaklaşmasıyla daha da gerginleşen bu ortamda belki de dergi yöneticileri de beyinlerinin okunması için bilgisayar kasaları gibi çuvallara hapsedilip götürülebilirlerdi.
Başta değindiğimiz noktalara dönecek olursak; İslam dünyasına dayatılan zoraki değişim politikalarında siyasi iktidar kanadınca Türkiye"nin Ortadoğu"da olumlu ya da olumsuz, belirli bazı roller icra etmesine yönelik bir takım adımların atılmak istendiği bir ortamda ideolojik ve çıkar amaçlı rant güruhunun iç gerginlik politikaları sürdükçe, uluslar arası ve bölgesel planda Türkiye"nin söz ve iddialarına başkalarınca hiçbir önem atfedilmeyeceği bilinmelidir. Elit tabakanın maksatlı iç politik gerginliklerinin farkında olan bazı kesimlerin Türkiye"ye yönelik ikazlarının arkasında başkalarını arayıp hakaretvari tepkiler vereceklerine, dönüp içlerine bir baksalardı, ideolojik rant uğruna halk çoğunluğuyla nasıl ters düştüklerini düşünebilselerdi, belki pozisyonlarını daha net görebilirlerdi. Ve bu uygulamalarıyla Arap rejimlerine atfedilen kimi sıfatların kendileri için de geçerli olabileceğinin farkına varabilirlerdi.
Halkının inanç ve değer yargılarına düşmanlık beslemek hiçbir ülkeye fayda sağlamamıştır, bundan sonra da sağlamayacaktır.
Unutulmamalıdır ki, halk yararına yapılan toplumsal etkinlikleri rejim tehlikesi olarak okuyanlar, kamusal alan diye tesettüre yasak getirenler, darbe mitinglerini demokratik hak bilip başörtüsü yürüyüşünü coplarla, panzerlerle karşılayanlar ve bunları MGK gündemine taşıyanlar, iç politikada başarılı olamayacakları gibi dış politikada da başkalarının oyuncağına dönüşmeye mahkûmdurlar.
Bu millet eninde sonunda başına bir şeyler bağlayacaktır. Eğer bu, tesettür olamayacaksa Amerikan çuvalı olacağını herkes bilmelidir. Tercihlerini Amerikan çuvalından yana yapanların bunun sonucuna katlanmalarını da bilmeleri gerekir.
Ali Özgür (inzar Dergisi 32. Sayı)

Güncel Haberleri

İŞGALCİ İSRAİL, BATI ŞERİA’DA 34 YENİ YERLEŞİM PLANINI ONAYLADI
İRANLI KOMUTAN MUSAVİ'NİN SON MESAJI ORTAYA ÇIKTI
Devrim Muhafızları küçük kız çocuğun isteğine kayıtsız kalmadı! Pembe füze...
Levent'teki İsrail Konsolosluğu yakınında silahlı çatışma: 2 kişi etkisiz hale getirildi
Levent Gültekin: İran, ABD'nin Yenilmez Olduğu Algısını Sarstı