‘Tefrit' ve ‘İfrat'tan kurtulup, ‘itidal'e ulaşamayacak mıyız?

Selâhaddin Çakırgil

Dün, Âşûrâ Faciası’nın (Hicrî-q. takvimle) 1381. Yıldönümüydü..

‘Düştü Huseyn atından, Sahrâ’y-ı Kerbelâ’ya..

Cibril, var git, haber ver, Resûl-i Kibriyâ’ya..’

Bu faciayı, birileri ‘aşure tadlısı’ yapmak şeklinde anlayacak kadar تفریط)) /tefrit’e/, normalde itidal seviyesinde gösterilmesi gereken mukabeleden de aşağıda, umursamazlığa dönüştürürken; birileri de normalin üstünde, bir anormal tepkiye, (افراط) ifrat’a dönüştürdüler.

Bir nimeti veya felaketi, sadece yıldönümlerinde anmak, bazılarında bir umursamazlık şeklindeki ‘tefrit’e; bazılarında da, gerilimli bir ruh haline, ‘ifrat’a götürdü nicelerini..

***

Dün sabah izleyicisinin az olmadığı düşünülen bir özel tv. kanalında, sabahın ilk haberlerinde, ‘Bugün çok özel bir gün..’ denildikten sonra, dudaklarını şaplatırcasına ‘aşure tadlısı’nın nasıl yapıldığına dair bir proğram sunuluyordu.

Bir diğerinde ise, bir ilahiyatçı prof., ‘Âşûrâ’ gününün faziletlerine dair rivayetleri sıralarken, Hz. Peygamber (S)’in torunu Hz. Huseyn’in, Yezid tarafından katlettirilmesini de sayıyordu.

Bir tarafta, ‘aşure tadlısı’ yapmayı mübarek bir çaba olarak saymak ‘tefrit’i; karşı tarafta, sırtlarını zencirlerle vurarak yaralayanların, kanlı gömleklerle, en akıl almaz ve -Lübnanlı büyük âlim, merhûm Allâme Muhammed Fazlullah’ın deyimiyle‘ilkel’ görüntüleri İslâm adına diyerek sergilemek ‘ifrat’ı.. Güyâ, Hz. Huseyn’in katledilirken duyduğu acıları duymaya çalışmak çabası.. O tefrit mi bu ifrat’ı tahrik ediyor, yoksa, tersi mi? İzahı zor..

***

Bir bunlara bakalım, bir de Tayyib Bey’in son Âşûrâ mesajındaki ifadelere..

"(…) Şehadetlerinin 1381. sene-i devriyesinde şehidlerin efendisi, Peygamberimizin torunu Hazret-i Huseyn Efendimizi ve tüm Kerbelâ şehidlerini rahmetle, hürmetle yâd ediyorum."

***

14 asır önceye aid ve Müslümanların kalbine ayrılık ve düşmanlık salan bir Kerbelâ Faciası’nı, evet, unutmayalım, ve o acıyı içimizde yaşatalım ki, bütün zamanların Yezid’lerine, fir’avunlarına, zâlimlerine direncimiz devam etsin.. İmam Câfer-i Sâdık Hz.leri’nden gelen, ‘Kull-i arz’ın Kerbubelâ, / Kull-i yevm’ın Âşurâ’ (Bütün her yer Kerbelâ, bütün günler Âşûrâ..) sözünün başında, ‘zulm, şirk ve küfür oldukça..’ gibi şart ibaresinin varlığı kendisini hissettiriyor gibi..

Ama, asırların içinde bunlar unutuldu. Bir taife, Âşûrâ günü kendileri gibi anma törenleri yapmayan büyük kitleleri nasibsiz, hattâ sapık ve düşman olarak nitelemelerine ne demeli?

***

Tebriz’li ünlü bir şair olan İrec Mirzâ, 1 asır öncelerde, ‘Bizim ulemâmız, Hz. Peygamber’in irtihalini ve Hz. Fâtıma’nın vefat günü ve defin yerini hakkında, ‘Kesin değil..’ derler; ama, Hz. Ali’nin Âhiret’te Hz. Âdem’le ve hattâ Allah’u Teâlâ ile konuşmasını.. Hattâ, Kerbelâ’da olan-bitenleri.. Şimr’in atının konuşmalarını.. Hürr bin Riyaha’nın kokusunu.. En ince teferruatına kadar bilirler! Ya, bizi ahmak yerine koyuyorlar, ya da gerçekten ahmağız, veya o anlatanlar da dahil, her üç hal..’ diyordu.

***

İran’lı meşhur düşünce adamı Abdulkerim Surûş’un son bir konuşmasını dinledim, oldukça ilginçti. Diyordu ki, -özetle-: ‘Biz gulûv (hiçbir sınır tanımayan ifrat) ehliyiz. Maalesef, şianın geçmişteki bu mirâsı bize de ulaştı. İmam’ların (12 İmam’ın) türbelerini ziyarette okuduğumuz dualara bakınız.. ‘Rızqımız da, hesabımız onların elindedir; Kıyamet’te onların huzuruna varacağız.’!

Şia başlangıçta bu değildi. Şiîlerle Sünnîler arasında da, başlangıçta böyle bir fasıla yoktu. Ehl-i Beyt imamlarına Ehl-i Sünnet de, Şia da aynı ihtiramı gösterirlerdi. Ama, daha sonra, onlara vahy geldiği, ilm-i gayb sahibi oldukları ve daha nice aşırılıklar eklendi; hele de Safevîlerden sonra.. Gulat-ı şia geldi, suyu bulandırdılar ve bugün henüz de bulanıktır. Ama, sonra lanetlemeler geldi. Kötü sözlerden dolayı sevab alacağımız bile söylendi. Dinî önderlerimiz öğrettiler lânet etmeyi halk’a.. Bizim en büyük yanlışlarımızdan biri de, Peygamber’in halifelerine lânet okumaktı ve bu bağışlanamazdı ve bugün de bağışlanası bir tutum değil.. Ehl-i Sünnet bundan dolayı bizi asla bağışlamadı, bağışlanacak bir konu da değil çünkü.. Rencide olanlar bizim Müslüman kardeşlerimizdi.. Onların gönlünü kırdık, kalblerine kin yerleştirdik.

Halbuki, İmam Ali, oğullarının adını Ebubekr, Ömer koymuştu. İmam Cafer-i Sâdık ve İmam Musa Kâzım’ın kızının adı da Ayşe idi.

Şimdi deniliyor ki, ‘Filân âyetullah, lanet etmenin haram olduğuna dair fetvâ verdi..’

Çok güzel, ama, mesafe o kadar açıldı ki.. Geç kalmanın bedeli ağır.. Ve, kimse o fetvâlara kulak asmıyor. Sünnîler, en fazla, bu lânetleme ve hakaretlere itiraz ediyorlar ve şiîlerin söyleyecek bir sözleri yok!’

Evet, Surûş’un bu sözlerini, herkes ve hele de, Hz. Huseyn’in katledilişine yanmak adına bir düşmanlık ateşini tutuşturanlar daha bir düşünmelidirler.