Erzurum’da öğrenciyken anlatmışlardı; Dadaşın biri yaz günü Ramazan’da sıcaktan ağzı yüzü kurumuş şadırvanda otururken bir Ermeni [veya bir gayri müslim) gelmiş, şırıl şırıl musluğu açmış ve doyasıya su içmiş, bizim Dadaş bir kendi haline bakmış bir ona bakmış sonra; “Lan cavur, dininizin kıymetini iyi bilin” demiş.
Galiba benimle tartışmak için gelmişti genç, anladığım kadarıyla biraz okuyan, araştıran ve özellikle sanal dünyadan birilerini takip eden biriydi. Biraz deizmden, biraz ateizmden, daha çok da Spinoza’nın tanrı anlayışından hoşlanmış olmalıydı. Kısacası kendisini vahdet-i vücutçu ve panteist olarak görüyor, tanrıyı her şeye sirayet eden birisi yani varlık aleminden ayrı görmüyordu.
Bu arada bizim inandığımız tanrıyı da insan tabiatlı, her bir şeye karışan bir tanrı olarak görüyor ve bunun bir ilkellik olduğunu söylüyordu. Benden öfkeli bir cevap bekliyordu. Önce yukarıdaki fıkrayı anlattım kendisine, sonra sakin bir şekilde dedim ki;
“Bak oğlum, tanrınızın kıymetini iyi bilin! Sizden ne abdest istiyor ne gusül istiyor ne namaz istiyor ne zekât ne sadaka istiyor ne oruç tutmanızı ne hacca gitmenizi istiyor ne cihad istiyor, tanrınızın kıymetini iyi bilin, nereden bulduysanız iyi sahip çıkın, kolay kolay böyle bir tanrı bulamazsınız.
Bizimki hiç öyle mi? Abdest istiyor, namaz istiyor, mallarınızı benim yolumda harcayacaksınız diyor, istedikçe istiyor. Hatta başkalarının evlerine nasıl gireceğimize karışıyor. Hele birtakım meseleleri bize hiç bırakmıyor, babamız öldüğünde malını nasıl bölüşeceğimize o karar veriyor. Senin anlayacağın karışmadığı bir şey yok. Benden söylemesi tanrınızın kıymetini iyi bilin, nereden bulduysanız iyi sahip çıkın!