.Sultan Abdülaziz'den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e...

Sultan Abdülaziz'den Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'e "Kraliçe sınavı"
İngiltere Kraliçesi II.Elizabeth'in, ülkemize ikinci defa "teşrif"leri herkesi fena halde heyecanlandırdı. Tek kanallı TRT'li günlerin bayram skecine benzer durumlar yaşanıyor son bir haftadır medya aleminde. (Eller nerede tutulacak,ayakların birbirine mesafesi nasıl olacak.) Cumhurbaşkanımızın ne giyeceğinden, First Layd'imizin reveransına kadar, yapılacaklar ve yapılmayacaklar listesi medya üzerinden tekrar tekrar gözden geçirildi.

Medyamızın kalemşörleri (hadi bu defa İngiliz asaletini kendilerine uygun görerek, pek zarif bir edada kalem-sir leri diyelim) Cumhurbaşkanının şahsında; "Türk erkeği" olarak kendilerinin temsil ediliyor oluşunu fena halde dert ettiler. (Smokin giyecek giymeyecek tartışmaları. AKP milletvekillerinin yeni turnosolu, smokin .)

Kraliçeler ile "mesafe" eski bir sorunumuzdur esasında. Diyeceksiniz ki ne kadar eski? Ta Abdülaziz zamanından kalma bir eskiliktir bahis konusu olan.

Bilmeyenler için Abdülaziz'i hatırlatmakta fayda var. Esasında Türk halkı, hafızasına her türlü maddeyi mağdurluk bahsinden açmayı tercih eder.Onun içindir ki, Abdülaziz'i Mithat Paşa ve adamları tarafından "öldürülmüş" olduğu üzerinden; ve de bir oturuşta bir kuzuyu tek başına yiyen bir "pehlivan" olarak kaydetmiştir. Oysa Abdülaziz'i ecdadından ayıran en önemli özelliliği payitahtı, yanına veliaht V.Murat ve şehzade Abdülhamit'i de alarak üç ay boyunca terk etmesi.(Merak edenler Padişah'ın Avrupa seyahati sırasında kullanmış olduğu lokomotifi Rahmi Koç müzesinde görebilirler.)

Pek çok tarihçi yüzyıl ara ile Rus Çarı Petro ile Osmanlı Padişahı Abdülaziz'in batıyı görmek üzere iktidarlarını terk edişleri üzerinde odaklanır. Öyle ki Rus modernleşmesi ile Osmanlı modernleşmesinin farkını bu seyahat üzerinden okumak bir hayli etkileyicidir. Petro, çırağı olmadığın işin ustası/efendisi olamazsın anlayışından hareketle, bir buçuk yıl boyunca Batıda olup bitenleri bizzat gözlemler. Bir Çar olarak değil, her kademesinde çalışmayı göze alacak ağır işçi olarak.

Sultan Abdülaziz'in ziyareti "görmek" ten ziyade politik bir amaca odaklanmıştır. Fransa İmparatoru III. Napeleon'un hazırlamış olduğu sergi davetine icabet eden Padişah, bu vesile ile Girit meselesini Osmanlı lehine bir çözüme kavuşturmayı düşünüyordu. İngiltere Kraliçesi II.Elizabeth'in yedikleri -içtikleri, giydikleri "haber" konusu.Kraliçe içeceği suyu yanında getirdi mi bilmiyoruz,lakin Sultan Abdülaziz, Avrupa'da bulunduğu zaman zarfında sadece İstanbul'dan getirilen suyu içmişti.

Kraliçe'nin ikinci Türkiye seyahati tarihin magazin bahsine nasıl düşer bilinmez ama, Abdülaziz'in Avrupa seyahati günümüzün magazin basınını heyecanlandıracak kadar parlak sinematografik ögeler ile noktalanmıştı. Özellikle İmparatoriçe Eugenie'nin iade-i ziyaret olarak İstanbul'a teşrifleri, Beylerbeyi Sarayı'nda ağırlanması ve aralarındaki "mesafe"nin bir dans boyunca tükenişi üzerinden yapılan rivayetler"

Batılı kadının "güzelliğine ve iktidarına" vurgun Osmanlı erkeği, Sultan Abdülaziz'in şahsında kendine yeni bir meşruiyet alanı bulmuş olduğunu söylemek fazla iddialı bir yorum mudur? Bu yorumu iddialı olmaktan kurtaran en önemli gösterge, Tanzimat ve Meşrutiyet romanlarının ana damarıdır. Osmanlı kadınının, güzellik üzerindeki iktidarını yitirişi ve hep "öteki kadınlar" üzerinden gelen acıları anlatması üzerinden akar ana damar. Beş kuşak önceki büyükannelerimizin acılarının bir kod olarak nasıl devam ettiğini Büyükannem ve Kraliçe'nin birinci seyahati üzerinden örneklendirerek tamamlayalım yazıyı. Büyükannem Kraliçenin resmine uzun uzun baktıktan sonra şöyle demişti:"Hiç de güzel değilmiş. Bizim Seden'e benziyor."

Seden mi kim? Sarışın olmaktan öte hiçbir özelliği olmayan beceriksiz komşumuz.

Rahmetli, Kraliçe'yi ancak bu kadar "görebil"mişti.Belki de bu "görme"de dip ninelerinin intikamı gizliydi.

yenişafak