Stratejik gerekler adına bir halk kobay olarak kullanılabilir mi?

Selâhaddin Çakırgil

Suriye'deki durum ortada..

Ama, bazı konuların tekrar hatırlanmasında fayda var..

1- Baas ideolojisi..  Arab kavmiyetçiliği (el'arabiyyun) + sosyalizm (el'iştirakiyyun) temelleri üzerine 60 yıl öncelerde Mişel Eflak, Ekrem Houranî ve Salah Bitar  üçlüsü tarafından tedvin olunan bir ideolojidir.. Baas (rönesans/ diriliş) mânâsındadır.. 

Bu üç kurucudan ilk ikisi, direkt, gayrimuslim arab'dır; Bitar ise, müslüman bir aileden geliyordu..  

Bu ideoloji, ilk ortaya atıldığı andan itibaren, sadece Irak ve Suriye'de değil, hemen bütün arab ülkelerinde, kendilerini münevver/ aydın olarak niteleyen ve amma, kendi halklarının inancından kopuk olmakla yetinmeyip, arab ülkelerin kurtarılması asıl mücadele edilmesi gerekenin, (tıpkı bizdeki kemalist-laikler gibi) İslam olduğu fikrine saplanmış kesimler arasında ma'kes buldu, yankılandı, reddi mümkün olmayan derin etkiler meydana getirdi.. Ve bu ideoloji, İttihadçı'ların,  sonra kemalistlerin iktidarı ele geçirmek için takib ettiği şiddete, halk kitlelerini sindirmeye dayalı, jakoben /tepeden inmeci bir metodu ve bunun için de, ordular başta olmak üzere, okumuş kesimler üzerinde etkili bir sosyal kadrolaşma hareketini takib etti. Bu ideolojiye göre vücud bulmuş olan Baas partileri ve kadrolarının iktidara geldiği iki ülke vardır: Irak ve Suriye.. Bu iki ülkede de Baas ideolojisi ve Baas partileri çok kanlı şekilde iktidara gelmişlerdir, çok kanlı yöntemlerle iktidarda kalmışlardır.  Ve sonunda da bunlardan birisi, Irak, çok kanlı şekilde ve ülkesini bir küllüğe dönüştürecek büyük çılgınlıklarla tarih sahnesinden çekilmiştir; ikincisi (Suriye) de aynı usûlle aynı âqıbete doğru hızla ilerlemektedir.. Ve her iki ülkenin halkı da ezici büyük ekseriyetiyle müslümandı ve onlar esir ve rehine alınmışlardı.. Dolayısiyle de en ağır bedeli, başta bu ülkelerin müslüman halkları olmak üzere, bütün müslümanlar ödedi, ödemekte.. 

2- Suriye'deki Baas rejimi 48-50 yıldır, Baas Partisi kadrolarınca ve sıkıyönetimle idare olunan bir ülke.. 43 yıldır da, halkın yüzde 12 kadarını oluşturan küçücük bir azlığa dayanarak, Baba-Oğul Hâfız ve Beşşar Esed tarafından yönetilmekte, kanlı bir şekilde..

Baba Esed'in nasıl korkunç bir diktatör olduğunu bilmeyen yoktu.. Ki, tiranlıkta, Hama Katliâmı ile zirve yapmıştı..

Oğul Esed  ise, babasının ölümünü takiben, onun yerine tuhaf bir cumhuriyet saltanatı anlayışıyla getirildiğinde, mensubu olduğu yüzde 12'lik bir azlık kitlesiyle Esed Khanedânı'nın ve de Baas Partisi kadrolarının kuşatması altında olması, kaçınılmaz gözüküyor ve başka türlü davranmasına Baas ideolojisiyle yetişmiş kadroların ona, mülayemetle hükmetmek için izin vermiyeceği düşünülüyordu.. Ama, o ilk 10 boyunca, Suriye halkının beklemediği bir mülayim yönetim tarzı kurunca, halk kitleleri ona destek verdi.. Bu durum, geçen yıla kadar da böyle bir çizgi izledi.. Daha iki sene önce, Amerikalı bir gazeteciye verdiği mülâkatta, 'Niçin göz doktoru olmayı tercih ettiniz?'  şeklindeki soruya, 'Daha az kan olduğu için..'  diyecek kadar bir mülayemet ruhu taşıdığının mesajını veriyordu..

*

Ve arab diyarlarında diktatörleri arka arkaya deviren kasırgalar ona da ulaşınca.. Ki, ulaşması tabiî idi.. Çünkü, o mülayim idi, ama, sistem aynı sistemdi..

Ama, bugün ortaya koyduğu tablo, Gaddafî'nin Libya'da 42 yıllık çizdiği divâneliğin sonunda bütün ülkeyi küllüğe çevirmesini bile geride bırakacak bir çılgınlık sergilemekte..

Aman Allah'ım.. Göz doktorluğunu, daha az kan olduğu için tercih ettiğini söyleyen bir kimse, bugün, sadece kendisinin değil, babasının siyasetinin, Baas ideolojisi ve partisinin, teşkilatının ve milislerinin ve de mensub olduğu hanedan ile o hanedanın dayandığı yüzde 12'lik küçük bir azlık grubunun 45 yıllık tahakkümünü korumak için, gözünü kırpmadan, herşeyi yakıp yıkıyor.. Âdetâ,  babasının genlerinden nasıl bir tiranlık, kaniçicilik ve canavarlık duygusu tevarus ettiğini göstermek istercesine..

3- Bugün ortaya bir kez daha çıkmıştır ki, Suriye'deki mevcud rejim, normal yollarla hükûmet etme imkânını tamamiyle yitirmiştir.. Beşşar Esed, babası gibi, zulüm yoluyla saltanatını biraz daha uzatacak olsa bile.. Bundan sonra sulh u salâh içinde, huzur içinde hükûmet etmesi imkansızdır..

Çünkü, her ülkede varolabilecek bazı terör veya ısyan odaklarına karşı güvenlik tedbiri almak adına yaptıkları, öldürttüğü binlerce, onbinlerce insanın kanı onu terketmiyecek ve mazlumların geride bıraktıklarının aahh'ları, hışm ve gazabları, ona huzur vermiyecek; rüyalarını bile kabuslar basacak ve bombardıman ederek baştanbaşa harabeye çevirdiği şehirlerin korkunç silueti üzerine bir umacı, bir gulyabanî gibi ömrünün sonuna kadar takib edecektir..

4- Hele de, iletişim imkanlarının bu kadar geliştiği zamanımızda, bir çok gerçekler yöneten güçler  tarafından  gizlense bile, diktatörlükler, kandökücülükler bütünüyle gizlenemiyor ve ortaya yine de yığınla izler, işaretler çıkabiliyor..

*

Ayrıca, ülkelerin iç siyaseti hele de bugünkü dünyada sadece iç etkenlerle şekillenmiyor ve halledilemiyor.. Gerçi, içerdeki halk kitleleri kendilerine hükmeden yönetime karşı ayaklanmadıkça, sadece dış etkenlerle o rejimlerin devrilmesi, yine de son derece çetin bir iş..

Nitekim, Tunus, Mısır, Yemen, Libya ve Bahreyn'de başgösteren kitlevî itiraz ve protestoların herbirisinde, asıl etken, halkın itirazı idi.. O halklar ayaklanmasaydı, o rejimlerin beklenmedik tarzda yıkılması pek mümkün olmazdı, herhalde.. Herşeyi, sadece dışgüçlerin etkisine bağlamak, bu açıdan sakıncalı.. Ama, açıktır ki, bu gibi ayaklanmalar bir kez başladığında, yığınla dış etkenler devreye girer ve ortaya beklenmiyen neticeler çıkabilir.

Ve tabiîdir ki, dünya siyasetinde ve özellikle dünyanın en hassas stratejik bölgesi olan Ortadoğu'da etkili olmak isteyen her devlet veya güç odağı, bu bölgedeki hadiselerin yönlendirilmesi ve kendi istediklerine göre şekillendirilmesi için devreye girmekten kaçınmıyacaklardır.. Bunun için de, her güç odağının kendi maslahat, menfaat veya stratejisine göre bir takım hesabları olur ve olacaktır..

*

Emperyalist güçler isterler, ama, her şey onların elinde midir?

Nitekim, zikredilen ülkelerin herbirisinde durum o yönde olmuştur.. Önce, Tunus'da General Zeynelâbidin bin Ali'nin 24 yıllık (ve devamı olduğu 30 yıllık Burqiba rejimiyle birlikte 55 yıllık) katı- laik diktatörlüğü kısa sürede yıkılırken, devrede fazla bir dış etken hissedilmedi.. Sadece Tunus'un doğu komşusu Libya'nın o zamanki (ve 42 yıllık) diktatörü Gaddafî, Tunus'daki 'meslekdaş'ı Bin Ali'yi korumaya çalıştıysa da, onun desteği yeterli olamamıştı ve gösterilerde öldürülenlerin sayısı 700-800'leri bulunca.. Bin Ali ve ailesi, Suûd'a kaçmaktan başka bir çare kalmadığını gördü.. Ve bir yıl içinde yeni bir düzen kuruldu.. O kadar uzun süren bir diktatörlükten sonra, elbette yeni ve hele de halkın iradesine uygun bir düzenin kurulması kolay olmayacaktı..  Ama, İslamî eğilimli grupların ekseriyette olduğu bir hükûmet teşkil edilebildi..

*

Bunu Mısır'daki 30 yıllık Husnî Mubarek rejimi takib etti.. (Ki, o da, kendinden önceki Sedat ve Nâsır dönemleriyle birlikte 60 yıllık bir geleneği ye yönetim kadrosunun yükünü taşıyordu).  Mısır'da da, Kahire'nin Tahrîr (Hürriyet) Meydanı'nda sembolleşen milyonluk kitlelerin dinmek bilmeyen itirazları yükselip, öldürülenlerin sayısı da 1500'leri bulunca Husnî Mubarek de,  kendisini artık, -bütün iktidarı boyunca sırtını dayadığı uluslararası güç odaklarının, emperyalist patronlarının da-  kurtaramıyacağını anlayınca,  (tam da, İran'daki 57 yıllık Pehlevî Khanedânı'nın ve  Şahlık düzeninin yıkılıp, İslam İnqılabı Hareketi'nin hâkimiyetini ilan ettiği 11 Şubat 1979'un 32. yıldönümünde) 11 Şubat 2011 günü iktidarını orduya devrederek istifa etti ve tutuklanıp yargılandı; müebbed / ömür boyu hapse mahkûm oldu..

Mısır Ordusu'nun ve diğer emperyalist güç odaklarının her türlü entrika çabasına rağmen, yapılan seçimlerden İslamî eğilimli gruplar üstün çıktı ve Mubarek rejiminin devrilmesinden 1,5 sene sonra, bugün, Mısır Cumhurbaşkanlığı makamında, -dünyayı inancına göre şekillendirmek görüşüne bağlı mânâsında- 'İslamcı'  bir Muhammed Mursî oturmakta.. Elbette, onun yolu da çetin, ama, fir'avunluk düzeninin taşları yerinden oynatılmıştır..

*

Yemen'de, Ali Abdullah Sâlih'in 34 yıllık diktatörlüğü de, çetin iç savaşlar binlerce insanı yutmasına rağmen, ona istediği sonucu vermeyince ve emperyalist patronlarının himayelerinin de sonuç vermiyeceği anlaşılınca, yerini, iktidarını terketmek zorunda kalmıştır.. Orada da, İslamî eğilimli Islah Partisi, en güçlü siyasî hareket olarak ülkenin yarınlarını kurmak çabasında..

*

O sırada, Bahreyn'deki saltanat ve zorbalık düzenine karşı halk ayaklanınca.. Ve saltanatın tehlikeye düştüğü görülünce.. Amerikan emperyalizmi, Suûd rejimine 30 km. mesafedeki bu küçücük ada ülkesinin stratejik konumundan mahrum kalmamak ve Suûd rejiminin de bu durumdan  etkilenmemesi için, Suûdî Krallığı'nı devreye soktu, ayaklanan halk ezilip geçildi.. Şimdilik, durum sâkin gözüküyor, ama, fırtına öncesi bir sessizlik hali, bu.. Her an yeniden patlama ihtimali olan bir yanardağ gibi, içten içe gümbürdüyor..

*

Bu gelişmeler olurken, ülkesine kesinlikle hâkim gözüken ve halkını maddî imkanlarla doyurduğu kabul olunan Libya'da da, Gaddafî'nin 42 yıllık diktatörlüğüne karşı ayaklanma başgöstermişti.. Onun halkını ezmesi daha bir katı olmuştu.. Onbinlerce insan eridi-gitti.. Sadece Misrata şehrinde 15 bin kişinin katledildiğini hatırlayalım..

Elbette emperyalist odaklar, Libya'daki bu çetin ve acımasız sindirmeleri fırsat bildi ve insan haklarını korumak adına,  BM. Güvenlik Konseyi kararıyla dış güçler bu ülkedeki korkunç boğuşmaya NATO aracılığıyla direkt olarak müdahale etti ve uzuuun bir direniş sonunda, Gaddafî,  trajik ve utandırıcı bir şekilde öldürüldü..

Libya nüfusunun genelini birkaç aşiret ve kabile halkının oluşturduğu bir sosyal yapı açısından, yadırganmaması gereken bir takım gerilimler ve karışıklıklar henüz de devam etse bile, esasen, 42 yıllık bir diktatörlük sonrasında, herşeyin kolayca düzene gireceğini beklemek de safdillik olurdu.. Ve umulur ki,  Haziran ayında yapılan seçimlerle birlikte, durum biraz daha yatışsın.. Yeni hükûmeti, seçimlerde en yüksek sandalyeye sahib olan ve  Gaddafî sonrasındaki ilk geçici hükûmetin başbakanı olan Mahmûd Cibrîl'in lideri olduğu ittifak grubunun kuracağı anlaşılıyor..

*

Bütün bu ülkelerde bu hadiseler cereyan eder, bütün dünyayı ilgilendiren gelişmeler şekillenirken..

Dünya müslümanları arasında bir problem yoktu.. Hemen herkes, bu ayaklanmaların, halk hareketlerinin safları içine emperyalist ellerin girebileceğini tahmin ediyordu, ama, yine de kendisine karşı çıkılan rejimlerin herbirisi de zâten emperyalistlerin kuklası rejimler olduğu için, bu rejimlerin devrilmesi bütün dünyada müslümanlarca yine de kukla rejimlerini devrilmesi ve halkların uyanması yönünde hayırlı bir gelişme olarak selâmlandı..

Bunları selamlayanların başında da, 30 küsur yıl öncelerde dünyayı sarsan büyük bir İslamî halk hareketiyle, emperyalizmin Ortadoğu'daki en katı ve güçlü temsilcilerinden birisi olan Şah Pehlevî'yi ve Şahlık rejimini, tâgûtî düzeni yere çalmış olan İran halkı geliyordu..

Amma, halkların uyanması sırası Suriye'ye gelince..

İşin taa başından itibaren, İran'ın takib ettiği siyaseti İran'daki yönetim ile, o yönetimin hata yapmıyacağını düşünenler dışında değil savunan, anlayan bile yok..

Diğer bütün ülkelerdeki halk kitlelerinin ayaklanması, emperyalizme karşı halkların uyanışı olarak selamlanırken, Suriye'de yarım asırlık bu katı-laik Baas rejimine karşı çıkılmasına gelince.. Protesto hareketlerine katılanlar, daha işin başından emperyalizmin propagandalarına aldanmış kitleler olarak  nitelendi..

Kimseden aykırı bir görüş yükselmez oldu.. 'Bu, bir devletin siyaseti ise, o siyaseti belirleyenler yanılmış olamaz mıydı, yanlış yapamaz mı?' gibi ihtimallerin dile getirilmesi bile, adetâ birilerinin kutsalına dokunulmuşçasına ağır suçlamalarla karşılandı..

Ve bu siyasete karşı, 75 milyonluk bir ülkeden, hiç bir etkili itiraz sesi yükseltilemedi.. Hemen hemen bütün medya  araçları, aynı sözü söylüyor..

Bununla, o 75 milyonluk kitlenin tek bir kalb ve beyin halinde birleştiği söylenirse, bu da gerçekleri yansıtmıyordur, herhalde.. Çünkü, daha üç sene önce yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimleri sonrasında yükselen itirazlar ve o itirazlara katılanlardan binlercesinin hangi şartlar altında, önlendiği ortada.. Hattâ öyle ki, kendi iç siyasetinde bile, iktidarda olanlar gibi düşünmeyenlerin hemen Yezid'in askerleri olarak isimlendirildiği biliniyor..

Böyleyken, bugün, Suriye Buhranı'nda izlenen siyaseti anlamakta zorlayanlara söylenenler, mâlum cümleler.. 'Gerçeği göremeyen, kıt görüşlüler.. Velayetten nasibsizler.. vs..'  Daha da acısı, bu durumun, herşeyden İslam İnqılabı'nın temsil ettiği mânâya ve hele de Kerbelâ'dan bu yana bütün zamanların zâlimleri, Yezid'leri karşısında nasıl bir tavır takındıkları bilinen bu müslümanların  o büyük inqılab hareketiyle yükselttikleri ideallere sıkılmış bir kurşun durumuna geldiğini düşünenler hiç de az değil, dünyada..

Kerbela'daki saflaşma bile bu kadar acımasız değildi..

Kerbelâ'da işlenen büyük cinayete sessiz kalanlar asırlarca suçlanmışlar ve müslümanlar o sessiz kalıştan dolayı parçalanmışlar, iki safa ayrılmışlardı..

Ne acıdır ki, bugün de, benzer bir bölünme, başka türlü cereyan ediyor.. Bugün  sesi yükselmeyen İran halkı dışında, hemen bütün dünyadaki müslümanlar, Suriye'deki bu yarım asırlık zulüm düzenine karşı direnen halk kitlelerine en azından manevî olarak destek verirken; İran halkı adına siyaset oluşturanlar ve onları destekleyenler ise, Şam'da 13 asır önceki Yezid'in yerinde oturan Beşşar Esed rejimini vargüçleriyle savunuyorlar..

Bu gibi konularıda her ne söyleseniz, bir izahları var, elbette.. Esasen, ancak ahmaklar, abtallardır ki,  söyledikleri baştan başa saçma olur.. Ama, Baasçı Saddam'ın ideallerini paylaşan ve aynı cinayetleri işleyen Suriye Baas rejimini böylesine cansiperâne bir savunmayı izah etmek için, her ne söylenirse söylensin, hele de Kerbelâ İnqılabı'ndan, Huseynî bir şuûrdan beslendiklerini söyleyenlere yakışmıyor ve tarihin acı bir cilvesidir ki, dünkü saflaşmalarla bugünkü saflaşmalar, yine Şam'daki Hükûmet otoritesinin manyetik alanı içinde tersine dönmüş ve roller değişmiş durumda..Dahası, Kerbelâ'da Hz. Huseyn'in yanında -çeşitli etkenlerle- yer alamıyan müslümanlar bile, o zaman olduğu gibi, asırlar boyunca da, hiç bir zaman, kalben, Yezid'in yanında yer almamışlardı..

Ama, bugün, Şam Sarayı'ndaki zamâne Yezidi'ni kimlerin desteklediğini görünce kahrolmamak elde değil.. 290 sandalyeli İran Meclisi bile, geçtiğimiz hafta, 250'den fazla üyesinin  imzalayıp   yayınladığı bir bildiri ile, Beşşar Esed rejimini sonuna kadar, var güçleriyle destekleyeceklerini açıkladılar..

Söylenen ise, siyonist İsrail rejimine karşı, Suriye Baas rejiminin bir direniş cebhesi olduğu  iddiası.. Sanki, bu azlık iktidarı devrilir de, Tunus ve Mısır'da Suriye'nin müslüman halkının ekseriyetinin iradesine dayalı bir rejim kurulursa, İsrail'e karşı verilen mücadele zayıflayacakmış gibi.. Kendi ülkesini baştan başa harabeye çevirmiş, onbinlerce insanı öldürmüş bir rejimi Direniş Cebhesi olarak niteleyip, asıl direnişin müslüman halkın kalbinde şekillenmesi gerektiğini gözardı etmeye çalışan bu anlayışı anlamak, gerçekten zor..

Dahası, bu Baas rejimi aşkını dile getirenlerin, özel sohbetlerde, İslamî hassasiyetle kendilerine nazikçe eleştiride yapanlara, 'Yahu, biz bilmiyor muyuz, Esed'in ve Baas'ın kim olduğunu?' diyebilmeleri.. Ama, öte taraftan, Suriye rejimini korumak adına, gerekirse, halkı müslüman olan bir başka ülkeyle askerî olarak karşı karşıya gelebileceklerini bile resmî ağızlarla bile telaffuz  edebilmeleri..

*

Bu gelişmeler olurken, son günlerde, İran medyasının ve hattâ resmî makamlarının oklarını Suriye siyaseti dolayısiyle, Türkiye'ye ve özellikle de Tayyîb Erdoğan'a çevirmeleri ve ağır ifadeler kullanmaları ilginç.. Orada yazılanlar buraya aktarılmıyorsa,  fitneye âlet olmamak ve sadece bu yolun sağlıklı bir yol olmadığına işaret içindir..

Bu arada, hele de stratejik yorumlarıyla bilinen Muhsin Rızaî'nin 'tabnak' isimli sitesinde, 31 Temmuz günü, 'Türkiye'nin Yeni Osmanlılık siyaseti konusunda İran'ın siyaseti ne olmalıdır?' yayınlanan 261978 no.lu yorumda, son günlerde ısrarla tekrarlanıp durulan ve Türkiye'nin yeni bir Osmanlılık siyaseti  ve Osmanlı Hılafeti'ni ihya peşinde olduğuna dair iddialara ağırlık vermesi daha da ilginç.. Muhsin Rızaî'nin sıradan birisi olmadığı, İran-Irak Savaşı'nın son 7 yılında, İnqılab Muhafızları Ordusuna başkomutanlık yapan ve hâlen de İslam Cumhûriyeti'nin Maslahatını Belirleme  Kurulu'nun Genel Sekreterliği'ni yürüttüğünü, onun bu geçmişiyle ve halihazırdaki vazifesi dolayısiyle, iki yıl kadar önce Ankara'ya geldiğinde, C. Başkanı Abdullah Gül tarafından bile, oldukça itibar gösterilerek ağırlandığını hatırlayalım..

Bu vesileyle hatırlanmalı ki, Tayyîb Erdoğan'ın Suriye Buhranı karşısındaki siyaseti aleyhinde , T:C. medyasında yığınla eleştiriler de yazılıp çizilmekte..

Ama, İran  medyasının, Türkiye'deki belli çevrelerin Erdoğan'a, bu siyaset sebebiyle yönelttiği itiraz ve eleştirilerini, kendi halkına, Türkiye'deki çok etkili olan siyasî çevrelerin görüşü imiş gibi duyurması da yanıltıcıdır..

Elbette, Erdoğan ve Hükûmeti'nin bu siyaseti tartışılabilir, tartışılıyor da..Ama, burada bir takım ulusalcı çevrelerin görüşleri bile, İran halkına duyurulurken, anti-laik çevrelerin eleştirileri gibi sunulması, çok yanlış.. Keza, arab ülkelerini, yeni bir Osmanlılık siyaseti takib ediliyor, yeni tehlike geliyor diye Türkiye aleyhine tahrik edilmeye çalışılması da ilginç..

Daha da ilginç olanı, Erdoğan'ın bu siyasetinin, İran'ın menfaatleri açısından nasıl bir tehlike teşkil etitğine dair görüşlerin de ciddî  makalelerle ciddî ciddî işlenebilmesi..

Yani, bir devletin kendi stratejik maslahat ve menfaatleri için, Suriye halkının veya bir başka halkın kobay olarak kullanılmasına hangi mantıkla cevaz bulunabilir?

Bu gibi stratejik değerlendirmelerin,  İslam Birliği ideali açısından değil de,  şu veya bu ülkenin menfaatleri açısından ele alınması, birilerine yakışabilir, ama, İslamî temellere göre bir dünya düşünenlere yakışıyor mu; bunun da düşünülmesi gerekir..

*

Bütün emperyalist güç odaklarının,  'Aman Mısır ve Tunus'daki gibi bir durum Suriye'de de meydana gelmesin..' diye, Beşşar rejiminin cinayetlerine nasıl göz yumduğu ve onların siyasetlerinin Erdoğan'ın siyasetiyle ilgisi olmayan bir istikamette ilerlediği görülmüyor mu?

Kaldı ki, Erdoğan Hükûmeti'nin, arab diyarlarındaki diğer bütün halk hareketlerindeki tutumu, bugün onu eleştirenlerle aynı istikametteydi.. Ama, Suriye'ye gelince..

Bir mahalle düşününüz ki, evinizin yanıbaşındaki komşunuzla iyi ilişkiler içindesiniz.. ama, Komşunuz, kendi evinin halkını korkunç zulümler ve hattâ cinayetler işliyor.. O zaman, o iyi komşuluk ilişkilerini korumak adına bütün mazlum feryadlarına kulak tıkayıp, o zulüm ve cinayetlere seyirci mi kalırsınız? Ve biliyorsunuz ki, komşu evde çıkan yangının sizin evinize de sirayet edeceği çok güçlü bir ihtimal..

*

Bununla, bu satırların yazarı, şu veya bu devletin siyasetini savunuyor değil..

Devletlerin maslahat, menfaat ve siyasetleri birbiriyle zıdlaşabilir.. Ama, İslam Birliği'ni, müslümanların vahdetini ve kardeşliğini herşeyin üstünde tutanların, bu hususlarda, saflarını yeniden gözden geçirmeleri gerekmez mi?

haksöz