‘Serâb’ olan mücadeleler ve Hasan Turabî’nin ardından...

Selâhaddin Çakırgil

Çöllerdeki ya da sıcak günlerde asfaltlı yollardaki ışık yansımasının su görüntüsü verdiği ‘serâb’ yanılsamasını hatırlayalım. 

O ‘serâb’a ulaşmak isteyen kimse, ilerledikçe, o ‘serâb’ın daha bir ileriye kaçtığını ve ulaştığı yerdeki su zannının bir ışık oyunundan başka bir şey olmadığını görür. Bizim neslimizin hayatında da ne çok serâblar yaşanmıştır.

***

Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden silinmesinden sonra, o devletin hâkimiyet alanlarında yığınla devletçikler oluşturulmuş ve müslüman halkların şer’î açıdan kendilerini bağlı hissettikleri Hilafet kurumu da Türkiye Meclisi’nin şahs-ı manevîsinde mündemiç olduğu iddiasıyla fiilen ilga olunmuştu. Anadolu’da Müslüman halkın verdiği çetin savaşlar ise zaferle sonuçlandı sanılırken bir iç ihanetle noktalanıyor, serâb oluyordu.

***

1947’de de resmî adı Pakistan İslam Cumhûriyeti olan bir devlet doğuyordu. Ama o yenidoğan çocuk da daha ilk andan oksijen çadırına konuluyor ve bir isimden ibaret kalıyor, yani serâb oluyordu.

1954-61 arasında Fransa emperyalizmine karşı 1.5 milyon kadar kurban vererek savaşan Cezayir Müslümanların elde ettikleri zaferin de sonunda bir iç ihanetle Müslümanlar elinden çalınması ve bir serâbla karşılaşılmasında olduğu gibi..

***

1979 başında İran’da kurulan İslam Cumhûriyeti de aynı yolu takip edecek miydi?

Bugün kuruluşu üzerinden 37 sene geçen o büyük inkılab hareketi de sonra, hele de son yıllarda takip ettiği dış siyasetle, dünya müslümanlarının kabullenemediği ters bir çizgiye düşmüş olup, bugün dünyaya İslam adına verdiği hemen hiçbir mesajı kalmamış bulunuyor. Yani o da bir serâb oldu.

***

Afganistan’ın Sovyet Rusya komünist imparatorluğunca işgal edilmesine karşı, 1978-1992 arasında, çeşitli İslamî mücadele teşkilatları etrafında verilen mücadeleler, sonunda, evet, Rusya’nın oradan kaçmasını getirdi; ama, İslamî bir devlet oluşturulması ümidi, Müslüman silahlı örgütlerin birbirlerine karşı verdikleri iktidar mücadeleleriyle bir hayale döndü, o da serâb oldu.  

***

Mısır, Suriye ve Tûnus gibi ülkelerde zaman zaman yükselen İslamî örgütlerin verdikleri mücadeleler de benzer âkıbetlere uğradı, serâba döndü.

Türkiye’de ise daha değişik şartlarda, egemen -laik güçlerin koyduğu kanunlar dairesinde zuhûr yolları arandı, aranıyor. Bu hareketlerin de serâba dönüştürülmesi için, başta askerî darbe ve diğer zorbalık ve yığınla komplolar da tezgâhlandı, tezgâhlanıyor..   

***

Bu arada, Müslüman gençliğin özellikle üniversitelerde daha bir etkili olduğu Sudan’da da İslamî mücadelenin en ilginç beyinlerinden birisi, Hasan Turabî idi.

Ama o, önceleri bir askerî darbeyle iktidarı ele geçiren Gen. Cafer Numeyrî’nin hükûmetlerinde Adalet Bakanlığı’nı üstlenerek ve diktatörü pohpohlayarak, üniversite çevrelerindeki yetişmiş insan gücüne de güvenerek etkili olmaya çalışmış ise de 1987’de bizzat Numeyrî tarafından tutuklanıp tasfiye edilmeye çalışıldı.

Ama hemen arkasından NumeyrîGen. Muhammed Savar-uz’Zeheb tarafından devrildi. Yapılan seçimlerde ise aralarında enişte-kayın birader ilişkisi de bulunan -ve 100 yıl öncesinin ünlü Mehdi-y’i Sâdanî’sinin torunu olan- Sâdıq el’Mehdi’ye karşı, solcu güçlerle iş birliği yapan Turabî, Meclis dışında kaldı.

Ancaak, aradan üç sene geçmeden 1990 sonunda, Gen. Ömer el’Beşir, Başbakan Sâdıq el’Mehdî’yi ve hükümetini bir askeri darbeyle devirdiğinde, Turabî, bu kez de El’Beşîr’in başdestekçisi olarak ortaya çıktı.

El’Beşir onu Meclis Başkanı yaptı. O da Sudan’da İslam İnkılabı’nın başladığını ilan etti.

Ama Turabî, kendisini bir zaman için iktidarını pekiştirmek üzere kullanan Gen. El’Beşir tarafından da azledildi ve yıllarca göz hapsinde tutuldu.  

İdealleri serâba dönüşen bir mücadele adamı olarak Hasan Turabî, nihayet geçen hafta vefat etti. Allah rahmet eyleye..

Bizim neslimiz, şu kısa ömründe ne çok serâblarla karşılaştı.

stargazete