“Seni öldürmeye gelen…”

Ahmet Taşgetiren

Seni öldürmeye gelen sende dirilsin…” Sezai Karakoç’un bu unutulmaz cümlesini kaç zamandır kullanmıyoruz, hatta hatırlamıyoruz hiç düşündünüz mü? Bu cümlenin “Ey Müslüman İslam’ı öyle diri yaşa ki….” gibi bir girişi de vardır.

İslam’ı yaşamak diriltici bir kişilik oluşturur, demek bu.

İçe dönük bir çağrıdır. Müslümana hitaptır. “Ölüm insanı olma, hayat insanı ol” demektir. “Öldürücü olma, diriltici ol.”

Aliya İzzetbegoviç’in de öyle kitap gibi bir sözü vardır: “Savaş, ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir.”

Bunları hangi vesileyle hatırladım? Mehmet Metiner’in Yeni Şafak’ın internet sayfasında yazdığı dört yazı vesilesiyle.

Metiner’in ekran performansına ve siyasi yürüyüşüne yönelik rezervlerim bu sütunlarda kayda geçmiştir. Ama bunlar, sözünü ettiğim dört yazıda onun yaptığı çıkışı görmeme de, niyetini sorgulamadan takdir etmeme de mani değil.

Epeyce bir alıntı yapacağım o yazılardan. Yazılar, içe dönük değerlendirmelerin ürünü ve tabii ki içe dönük mesajlar içeriyor. Yani Metiner bunları kime söylüyor ki, denip ıslık çalarak etrafa bakınacak gibi belirsiz muhataplara hitap ediyor değil.

İktidar var, her alanda iktidar gücü kullanılıyor, medya hakimiyeti var ve ortaya 20 yıllık bir müktesebat çıkıyor. Belli ki Metiner, o müktesebatın niteliğinden hoşnut değil. Ortaya çıkan insan profilinden hoşnut değil. Bir anlamda “Bu biz miyiz? “ diye sorguluyor. Ya da “Bu biz değiliz” ya da “Biz böyle olmamalıydık” diyor.

Böyle şeyler söyleyince herkes kendisine de bakmalı, tabii ki, ben yazdıklarımın içinde miyim, diye, kitaplarda yazılanlar hayatta da var olabiliyor mu, diye. Kim bilir belki de kendine bakarak yazıyordur insanlar, niyet sorgulamaya hakkımız var mı?

Hadi gelin Metiner’in son notlarını okumaya başlayalım:

-Kalplerini değiştiremediğiniz insanların bedenleri üzerinde kurduğunuz iktidar sadece münafıkların sayısını arttırır bilesiniz.

Düşmanınıza benzediğiniz gün bitmişsiniz demektir.

Kendinize ait o moral üstünlüğü kaybettiğiniz gün bitersiniz.

Kendi haysiyetinizi ne kadar düşünüyorsanız başkalarının haysiyetini de bir o kadar düşünmelisiniz. Yalan ve iftira bumerang gibidir, gün gelir sizi de vurur, unutmamalısınız.

Elhasıl: Başkalarına göre kendinizi konumlandırmamalısınız. O başkaları velev ki düşmanlarınız bile olsa onların yöntemleriyle onları alt etmeyi düşündüğünüz gün kendiniz olmaktan çıkacağınızı, en önemlisi de insanlar için güvenilir bir liman olmaktan çıkacağınızı unutmamalısınız. -Yeni Şafak, 25 Haz 2021-

***

Tehlikeli bir dönemden geçiyoruz. Herkesin bir kampı var. Birbirimize kulaklarımız sağır, gözlerimiz kör. Bize duymak istediklerimizi söyleyenler makbul, bizi eleştirenler ve uyaranlar ise zararlı.

Her birimizin mutlak doğruları var. Hiçbirimiz yanılmış olabileceğimize veya yanlış yaptığımıza inanmıyoruz.

Kendilerini hep en doğrunun temsilcileri olarak görenler ötekilerine ya acıyorlar ya da dillerinin keskin ucuyla boyuna doğrayıp duruyorlar. Hep yanlışta olan başkaları. Hiç kimse kendi mahallesindeki bu mutlak doğrucu fanatizmle yüzleşme cesareti gösteremiyor.

Kendi kampındakileri eleştirenler anında ihanetçi yaftası yiyor.

Kamplaşmaktan en çok şikâyet edenler, nedense kutuplaştırmayı çatışmaya dönüştürenler. Ne yaman çelişkidir bu. Pusuya yatmış avcılar misali eksik ve kusur arıyoruz birbirimizi vurmak için. Peki sonuç?

Karşımızdakini düşman gören zihniyet, bize her türlü yanlışı yaptırabiliyorsa insanlıktan fersah fersah uzağız demek.

Hiçbirimiz karşı kampta gördüğümüz birini artık dinlemek istemiyoruz. Ne dinlemesi, görmek dahi istemiyoruz. Bırakınız karşı kamptakileri kendi mahallemizde bizden farklı düşünenleri bile imliyoruz anında.

Kavga ettiğimizde bizi bir araya getirip barıştıracak kimseler bırakmalıyız. Herkesi kavganın tarafı haline dönüştürürsek evvela kendimize ve insanlığımıza yazık etmiş oluruz. Herkesin üzerinde ittifak edeceği her kesimden güvenilir insanları kavgamızın bir tarafı olmadıkları için dışlayıp suçlarsak bu ülke için gerekli olan toplumsal barışı sağlamakta zorlanırız. -Yeni Şafak, 29 Haz 2021-

***

Dilimizin sertliği yüreğimize de yansıyor. Yüreğimiz daraldıkça öfkemiz daha bir çoğalıyor. Öfkelerimiz aklımıza baskın çıktıkça da kırıp dökmekten geri durmuyoruz.

En yakınımızdakileri bile hoşumuza gitmeyen herhangi bir sözü veya davranışı yüzünden rahatlıkla küstürüp dışlayabiliyorsak sorunu başka yerde aramamıza gerek yok.

Yürekleri dar olanlar, insanların bedenleri üzerinde mütekebbir bir edayla hükümranlık kurmaya çalışanlar, bilesiniz ki kendileriyle birlikte adına hareket ettiklerini söyledikleri davalarına da zarar verirler. -Yeni Şafak, 02 Tem 2021-

***

Kendilerini “Dinin sahibi/jandarması” olarak görenler, hâkim oldukları yerlerde yeryüzünü sadece başkaları için değil aynı dine mensup olup farklı düşünen ve yaşayan insanlar için de cehenneme dönüştürüyorlar, görmüyor musunuz?

Din devleti gönüllerde kurulur.

Ama din devletini bedenler üzerinden kurmaya kalkışanlar ne yazık ki gönülleri yıkıyorlar ve gönüllerdeki o yüce din algısını yerle yeksan ediyorlar.

Devletin dini adalettir. Adaleti olmayanın dini de sözden ibarettir.

Marifet, zayıf iken adaleti savunmak değildir. Asıl marifet, güçlü iken adaleti dimdik ayakta tutmaktır.

Yüreğimizin giderek daralmakta olduğunu görmek üzüyor.

Kendi dinimizden olanları dahi kendi cemaatlerimiz, kendi tarikatlarımız, kendi ırklarımız, kendi mezheplerimiz, kendi derneklerimiz üzerinden “bizden olanlar-olmayanlar” biçiminde ayrıştırmaya kalkışırsak, dahası cemaatimizden, tarikatımızdan, ırkımızdan, mezhebimizden, derneğimizden olanları diğerlerinden üstün görmeye başlarsak, Arafat Dağı’ndan seslenen o sevgililer sevgilisinin ortaya koyduğu ölçülerden sapmışız demektir.-Yeni Şafak, 06 Tem 2021-