Sekülerleşme ve sonrası

Abdurrahman Dilipak

Aslında, farkında olmadan bir yerlere doğru sürükleniyoruz sanki. Mesela “ahlak”ın yerini “değerler eğitimi” alıyor. Yarın “kural”ın yerini “norm” alacak. Normalizasyona tabi tutuluyoruz anlayacağız. Bir şey “norm”lara uygunsa o “meşru” kabul ediliyor. Peki normu kim niçin koyuyor. O normlar bizi nereye götürüyor, Allah’ın rızasına mı, piyasa şartlarına mı.

Çocuklarınız “organik” ürün mü istiyor, “fıtri” ürün mü? Mesela su “inorganik”tir. Mekanınız, yiyip içtikleriniz “hijyenik” mi olmalı “tahir” mi! Yaban domuzu organik, marka bir şarap büyük ihtimalle hijyeniktir.. Hijyen temizlik tanrısının adı biliyorsunuz. Hijyenik derken “tam da onun istediği gibi” demiş oluyorsunuz.

Din artık büyük ölçüde kişisel, vijdani bir sorun. Din’in adamları var, adına “İlahiyatçı” denen, onlar İlahlar konusunda bizi bilgilendiriyorlar. Alim, fazıl, arif, hekim, fakih, münevver yok artık. Bol bol “aydın”(!) yetiştiriyoruz, “aydınlanma düşüncesinin çocukları” olan. Aslında “aydın” da değil bunlar. Çoğu, dünyadan habersiz “diplomalı cahil”!

Dini “ritüel”lerimiz ve “seremoni”lerimiz var. Bu işi çok seviyoruz. “Merasim” diyoruz ya hani ondan. Süslü camilerimiz var.

Din bireysel planda vijdanlara hapsedilmek istendiği gibi, toplumsal planda da camilere hapsedilmek isteniyor. Din, ekonomik, sosyal, siyasal alandan tecrid edilsin isteniyor. Aile meselesini dini metinlere bakarak değil İstanbul Sözleşmesine bakarak çözeceğiz. Bu sözleşme üst bir norm oluşturacak. Bütün işler bu norma uygun olacak! 

Camilerde itikaf odası var mı, tahkim odası var mı? Çocuklara namaz hocası seviyesinde ilmihal bilgisinden başka bir şey var mı? Zaten mektepleri de İmam-Hatip, İlahiyat, Kur’an Kursu diye ayırdık. Onlar artık mektep de değil, Fransızca’dan galat şekli ile “okul”.

Varacağımız yer burası olmaması gerekirdi. Maalesef dindar değil kindar ve cahil, hedonist, bir nesille karşı karşıya kaldık.

Hangi camide tebliğ heyetlerimiz var, farz-ı kifaye sorumluluklar cemaat arasında paylaşılır. Doğru düzgün bir cemaat envanteri bile yok ya hu! Kim bu cami cemaati, yaşı, cinsiyeti, gelir durumu, öğrenim durumu ne, ne iş yapar, kaç çocuğu var, ya da bekar mı, hepsi cemaatin derdi olmalı. Hem birbirimize yardım etmeliyiz, hem hep birlikte başkalarının derdine deva olmalıyız.  

Birtakım şeyler şeklen var işte.. Dullar, yetimler, yurtlarından çıkarılanlar, yolda kalanlar için cami bir sığınak mı?

Biz, bunlar devlet izin vermiyor diye olmuyor zannediyorduk, meğerse tek gerçek bu değilmiş. Bizim çok da umurumuzda değilmiş. İktidar bize geçince gördük bunu.. Başörtüler başta kalsa da içinde o vaad ettiğimiz, talep ettiğimiz, hayalini kurduğumuz şeyler konusunda para ve makam ele geçince unutuverdik birçok şeyi. Yokken kolay vaad ediyorduk, artık var ve vaad etmek o kadar kolay değil.. Olmayan şeyi paylaşmak kolaydı.

Vijdanımızdaki zonklamayı durdurmak için süslü camiler aslında iyi bir narkoz etkisi yapıyor. Namaz saatlerinde sesi güzel müezzinler ya da merkezi sistemden gürül gürül ezanlar okunuyor ya, bu yetiyor.

CHP bizi laikleştiremedi ama, kendi iktidarlarımız döneminde para ve iktidar ilişkileri içinde inanılmaz bir şekilde sekülerleştik. Milliyetçi, ulusalcı ve Kemalist bir zemine doğru kayıyoruz. Öte yandan; sekülerleşme arttıkça liberalleşme de artıyor. Zaten politik pragmatizm ve otoritenin, jakobenik takıntıların  kaçınılmaz sonucu “Metodik Kemalizm”dir. Bizim “Cemaat” dediğimiz ya da dindar toplulukların birçoğu bu anlamda, ideolojik anlamda Kemalizm’e radikal şekilde karşı olduklarını söyleseler de metodik anlamda Kemalisttirler.

Bu arada “Cemaat” yapıları siyasetle kol kola girişince birbirlerinden uzaklaştılar, rekabet etmeye, hatta çatışma noktasına geldiler. Zaten media ve sosyal media da bu tartışmalara katılınca dini yapılar atomize olmanın ötesine geçip nötralizasyon sürecinde bir bataklığa saplandılar. Cemaatlerden uzaklaşanlar agnostik hale geldiler.

Cemaat denilen yapılar siyasi yapıların içinde kalsa o ayrı bir sorun, dini yapılar siyasi yapıların dışına itilirse o da ayrı bir sorun. Dindarların siyasetle ilişkisi maalesef çok sağlıklı bir tecrübe olmadı. Bu konuda siyasiler de, cemaat de beceriksizdi ve birbirlerini kullandılar. Ama bu ilişki sürdürülebilir bir ilişki de değil öte yandan. Eğer bu sürecin sonunda bir ayrışma olacaksa bu da beraberinde başka sorunlara sebeb olacak.

Kimine göre, FETO sonrası, batı bu süreci provoke etmek için “Milliyetçi yanı ağır basan, yerel cemaatçi yapıları, geleneksel, görsel yönü ağır basan, folklorik ve yenilikçi dini toplulukların  önü açılacak. Her türlü yenilikçi, reformist akımlar da himaye ve destek görecek.” Mevlevilikteki sema ve Bektaşi geleneğindeki semah gösterileri ya da musiki yönü olan birtakım sufi grublar, veya görsel açıdan şov özelliği taşıyan ayinler yapan topluluklar “kültürel renkler ve demokratik çeşitlilik” olarak daha fazla himaye görecektir. Zaten belediyelerin kültürel etkinliklerinde bunun zihinsel altyapısı oluşturuldu.

Mesela nefs ile mücadele aslında Müslümanın en büyük “cihad”larından biridir. Sekülerleşmenin/Dünyevileşmenin önündeki en büyük engel buydu. Ama nefsimizin, heva ve heveslerimizin peşinde koşuyoruz. “Kam alıyoruz dünyadan”, bastırılmış açlığımız sebebi ile savruluyoruz.

Şeytan nefsimize taht kurmuş oturuyor. Damarlarımızda dolaşıyor. Bize yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayat vaad ediyor. “Ağzımızın tadını kaçıran ölüm”ü hatırlamamıza izin veriyor. O, “Bizi bize, bizi nefsimizle baş başa bırakma Allah’ım” diye dua eden arif ve ihlas sahibi insanı kendimizden uzaklaştırdık. Yeni “dostlar” ve “veliler” edindik. İşte o zaman da Allah işlerimizi sarp dağlara sardırıyor ve malın bereketini kaldırıyor.

AK Parti bu sorunu kendi içinde çözemez ise, kendinden sonrası için devasa bir riski miras bırakacak.. AK Parti’nin Media ve STK ile ilişkisi de aynı şekilde benzer sorunları muhtevi. Zaten cemaat dediğiniz yapılarla siyaset bu media, STK ve şirketler üzerinden temas kuruyor. Ne teokrasi, ne laiklik, ne Bizantinizm! İttihat, ittifak, itilaf temelli, mal, can, namus, akıl-inanç, nesil emniyetinin güvende olduğu, adalet, barış özgürlük temelinde HAK merkezli bir siyaset. Mekke’deki “Hılful Fudul”da da bu vardı. “Medine Sözleşmesi” de bu temel üzerine oturuyordu. İstişare ve şûranın, ehliyet ve liyakatın esas alındığı bir maslahat rejimi.

Laikçilerden kurtulalım derken sekülerleşmenin tuzağına düştük, ama bunun farkına daha yeni yeni varıyoruz. İlahiyat ve İmam-Hatiplerde bu yeni yeni fark edilmeye başladı. Şu İstanbul Sözleşmesi çerçevesinde kadın, aile, gençlik konusunda sıkıntı gün yüzüne çıkmaya başladı.

AK Parti bu şekilde devam edecek olursa bu gerçekle önümüzdeki dönemde çok daha fazla ve can yakıcı bir şekilde karşı karşıya kalacak. Görünen köyün hikayesi böyle..

Bilmem derdimi anlatabiliyor muyum. Dili yok kalbimin ondan ne kadar bizarım. Selâm ve dua ile.