Şehit Devrim Lideri Ali Hamanei’nin cenaze merasimine dair verilen mesajlar hakkında Al Mayadeen haber ajansının paylaştığı analiz yazısında dikkat çekiçi mesajlar paylaşıldı.
Gözlemcilere ve uzmanalara göre bu mesajların en belirgini, bölgenin içinde bulunduğu olağanüstü koşullar. Zira savaşın ortaya koyduğu sonuçlar ve İran’ın, Şehit İmam’ın bizzat yönlendirmelerini içeren önceden planlanmış bir stratejiyle sergilediği direniş, bu başlığı kaçınılmaz kılıyor. Ancak görkemli cenaze sahnesi, başka başlıkları da gündeme taşıyor. Analistler, bu merasimde tarihsel başlıkların, savaşın ürettiği güncel siyasi başlıklardan ayrışmadığına dikkat çekiyor.
1. Savaş Ortamında Tarihsel Emsallerle Dolu Bir Veda
Uzmanlar, bir liderin ABD ve vekillerine karşı mücadele hattının ön saflarında şehit olmasının tarihte emsalleri olduğunu hatırlatıyor. 1973’te ABD destekli askeri darbeye karşı demokrasiyi savunurken son ana kadar direnen Şili Devlet Başkanı Salvador Allende buna örnek gösteriliyor. Kolombiya’da solun iktidara gelişini engellemek için suikasta uğrayan Jorge Eliécer Gaitán’ın ölümünün ardından ülkedeki sol hareketin ancak 2022’de, 70 yılı aşkın bir süre sonra iktidara gelebildiği belirtiliyor.
Ernesto Che Guevara ise elinde tüfeğiyle mücadele meydanında hayatını kaybetti ve ardından Amerikan emperyalizmine karşı direnişin simgesi haline geldi. Ancak uzmanlar, Che’nin projesinin ancak Küba Devrimi’nin zaferiyle ve şehit düştüğü Bolivya’da 2005 yılında sol hareketin iktidara gelmesiyle gerçekleştiğine işaret ediyor.
Ancak İran’daki durumun bambaşka bir özgüllüğü olduğu vurgulanıyor. Amerikan-İsrail saldırganlığının ilk şehit dalgasında bir devrim liderinin şehadeti, İran toplumunun kolektif hafızasından silinmeyecek bir sahne yarattı. Savaş devam ederken İran’ın direndiği ve Şehit İmam’ın katkı sunduğu plan dahilinde zafere ulaşıldığı ifade ediliyor. Bu sahnenin anında direnişin yakıtına dönüştüğü ve sonuçların ertelenmediği, aksine İran halkı ve silahlı kuvvetlerinin direnişinde anlık tezahürler bulduğu belirtiliyor.
Kaynaklar, şehadetin beklenmedik bir olay olmadığını, Amerikan donanmasının denizlerdeki askeri yığınağının ardından saldırının yaklaştığına dair net bir işaret olarak geldiğini aktarıyor. Şehit İmam’ın ikamet yerini değiştirmemesi ise, analistlere göre bir yandan olağanüstü bir fedakarlık ruhuna, diğer yandan devlete ve topluma duyduğu yüksek güvene işaret eden istisnai bir davranış olarak değerlendiriliyor.
Ebu Hayyan et-Tevhidi’nin "Hikmet, Rumların başlarına, Arapların dillerine, Perslerin kalplerine ve Çinlilerin ellerine indi" şeklindeki meşhur sözü hatırlatılarak, İran toplumundaki duygusal kolektif vicdanın derinliğine dikkat çekiliyor. Gözlemciler, bu duygusallığın ağlama eyleminde net görüldüğünü, ancak bu ağlamanın metanet ve güçle çelişmediğini; üst düzey yetkililerin liderlerine veda anındaki gözyaşlarından spor müsabakalarındaki taraftar gözyaşlarına kadar her şeyin bu duygusal vicdanı kanıtladığını belirtiyor.
Tevhidi’nin sözünün üzerinden 1000 yıldan fazla zaman geçti. Artık modern İran’ın yalnızca duyguyla atan bir kalp olmadığı, aynı zamanda misillemede ağır bir el, savaş ve müzakere alanında düşünen bir kafa, açıklama ve tasvirlerde net ve keskin bir dil olduğu ifade ediliyor. İranlılar, liderlerini "kalp, dil, el ve kafa" dörtlüsüyle uğurluyor. Bu durum, siyasi sistemin doğasını, kurumların uyumunu, toplumsal direnişi, kapsayıcı kimliği ve askeri yeteneklerin gelişimini derinlemesine incelemeyi gerektiren istisnai bir tablo olarak nitelendiriliyor.
Saldırının başlangıcından cenaze gününe kadar geçen 125 gün, yıllar süren ambargo, tek taraflı yaptırımların en uzun sistemine (5.500’den fazla icrai karar) maruz kalma ve tüm bunların nihai sonucu olarak İran’ın saldırganlığa karşı direnen, kendine özgü protokolleriyle cenaze merasimini düzenleyen bir devlet olarak öne çıktığı kaydediliyor. Bu merasimlerin, devletin diğer sektörleri gibi, küreselleşme sisteminin dayattığı ithalattan uzak, özel bir yerel üretim olduğu vurgulanıyor.
Analistler, şehadet ile cenaze arasında geçen süreçte dünyadaki diğer hükümetlerin iki kez zor duruma düştüğüne işaret ediyor. İlki, Şehit Devrim Lideri’nin diğer insanlardan önce şehit olması ve dünyadaki diğer liderler gibi halkın arkasına saklanmaması; üstelik kendisine özel güvenlik önlemleri alma hakkı varken bunları görmezden gelmesi. İkincisi ise dünyadaki diğer liderlerin, kendilerinin başlattığı ve hiçbir haklı gerekçesi olmayan bir savaş yüzünden tüm koruma araçlarına başvurması.
2. Bireysel Deneyimden Devlete ve Bölgeye Yayılan Model
Uzmanlar, modern İran’ın kendine özgü bir deneyimi olduğu gibi, Şehit İmam’ın da kendine özgü bir deneyimi bulunduğunu; bu iki deneyimin istisnai bir mantıkla kesişip iç içe geçtiğini belirtiyor. Toplumların bireyden etkilenmediği tezinin soğuk Batılı aklın bir dayatması olduğu, kurtarıcı kahraman imajının yalnızca Batı Asya’da değil, Doğu Asya ve Rusya’da da Doğu toplumlarının mirasının bir parçası olduğu ifade ediliyor.
Şehit Ayetullah Hamanei’nin, ABD ve İsrail destekli en zalim sistemlere karşı mücadelede dolu dolu bir deneyimi temsil ettiği aktarılıyor. Mossad ile işbirliği yaparak SAVAK’ı kuran ve devasa askeri cephaneliğini Amerikan silahlarıyla inşa eden Şah rejiminin, tutuklama ve işkencede kanlı bir model tasarladığı hatırlatılıyor.
Toplumsal değişim fikirlerinin, 1953’te ABD’nin İran’da demokrasiyi devirip Muhammed Musaddık hükümetini Şah lehine tasfiye ettiği sırada Şehit İmam’ın kafasında dalgalandığı belirtiliyor. O sıralarda 14 yaşında olan Şehit İmam’ın, İran edebiyatından Rus ve Fransız edebiyatına uzanan bir yelpazede hikaye ve roman okumaya meraklı olduğu ve Arapça dilini öğrenmeye kendini adadığı kaydediliyor.
Şah’ın zindanlarında tutuklandığında, diğer tutuklulara sesini duyurmak ve moral ve azimlerini yükseltmek için kasıtlı olarak sesini yükselttiği aktarılıyor. Bu durum, devrim zaferinden sonraki İran’ın kişisel versiyonu olarak nitelendiriliyor. İran’ın yaptırımlara, ambargoya ve savaşa karşı sesini yükselttiği, onlara meydan okuduğu ve bu sesle çevresinin duymasını ve ayağa kalkmasını istediği, Washington’ın dayattığı hegemonyacı oyun kurallarına karşı kapsamlı bir başkaldırıya teşvik ettiği ifade ediliyor. Analistler bunu, bireyden devlete ve ardından bölgeye yayılan genelleştirilmiş deneyim olarak tanımlıyor. İran modelinin başkaları tarafından da kullanılabileceğinden bahseden Batılı makalelerin çıkmasının şaşırtıcı olmadığı, zira bu modelin Washington’a meydan okumanın anlamsız veya hesapsız bir macera olmadığını söylediği belirtiliyor.
Şehit İmam’ın mahkumların moralini yükseltmek için özel bir yöntem kullandığı aktarılıyor: Hücrelere girerken sesini yükseltir, abdest almak ister, kıbleyi sorar ve sarığını çıkarmayı reddederdi. Bu şekilde mahkumlar hücrelerinden sesi duyar ve moralleri yükselirdi.
3. Arap Komşuya Verilen Mesaj
Savaşın sonuçlarından birinin, Amerikan müdahalesinden uzak özel bir bölgesel sistem hakkındaki diyaloğu daha ciddi şekilde gündeme getirmek olduğu belirtiliyor. Ancak Tahran’ın bu yöndeki girişimleri ve çağrılarının savaştan önce bile hiç durmadığı kaydediliyor. Batı medyasının, bu girişimleri İran’ın nüfuzunu genişletmek için yumuşak bir taktiği olarak tanıttığı ve bu propagandanın, ortak medeni köklerle birleşen İran-Arap anlayışının önünü kesmek için kasıtlı olarak tasarlandığı ifade ediliyor.
Analistler, İran’ın Arap ülkeleriyle anlaşma konusundaki siyasi kişiliğinin Şehit İmam Hamanei’nin kişiliğine benzediğine dikkat çekiyor. Şah rejiminin, Şehit İmam’ı Sünni çoğunluğun yaşadığı İran bölgelerinden birine sürgün ettiği, bunun onun için büyük sorunlar yaratacağını düşündüğü, ancak sonucun Şehit İmam’ın Sünni ve Şii arasında birlikte önemli bir rol oynaması olduğu; bu birlikten Mevlid Kandili gibi dini etkinlikleri birleştiren örgütlenmenin doğduğu aktarılıyor.
Şehit İmam Hamanei, "Sabırla zafer vardır" adlı anılarında Arapça ile ilgili şunları kaydetmişti: "Arapça duyduğumda içimi özel bir his kaplar ve bu dilin sesini işitmekle derinden sarsılırım. Hep çocukluğumun bir kısmını bir Arap bölgesinde geçirmeyi dilerdim. Gerçek şu ki, İranlılar genel olarak ve özellikle dindar olanlar, Arapça dilini bir dereceye kadar severler. İranlılar ile Arap komşuları arasındaki İslam tarihi boyunca kurulan kardeşlik ilişkileri, genişlik, derinlik ve kapsayıcılık bakımından dünyadaki herhangi iki halk arasında emsalsizdir."
4. Filistin: Tarihsel Bir Sorumluluk Olarak Direniş
Filistin davasının, Şah rejimini İsrail ile işbirliği yapan ve ona ayrıcalık tanıyan bir yönetim olarak gören devrimin temel sloganlarından biri olduğu hatırlatılıyor. İran’ın Filistin davasına dayanışmasının erken olduğu, 1938’de ilk Filistin ayaklanması sırasında dini merci Muhammed Hüseyin Kaşif’in Filistin’de cihadın Araplara ve Müslümanlara farz olduğunu ve toprakları Yahudilere satanın İslam’dan çıkmış olacağını ilan ettiği belirtiliyor. Ulemanın Kassam’ın isyanını desteklediği ve paylaşım kararını reddettiği aktarılıyor. Şah rejiminin, Filistin davasına ilişkin tutumları nedeniyle çok sayıda mücadeleciyi tutukladığı kaydediliyor.
Şehit İmam’ın Filistin davasına yaklaşımının bu çizgide ilerlediği ifade ediliyor. Daha önce "Biz Mescid-i Aksa’nın ve tüm Filistin topraklarının kurtuluşunu düşünüyoruz ve kurtuluşun yolu İran için açıktır" dediği aktarılıyor.
1979’da İran İslam Devrimi’nin zafer kazandığı ilk gün İsrail büyükelçiliğinin Filistin’in büyükelçiliği haline geldiği, on gün sonra Filistin Devlet Başkanı Yasir Arafat’ın büyükelçiliği teslim almak için Tahran’ı ziyaret ettiği kaydediliyor. Şehit İmam Hamanei’nin, "Sabırla zafer vardır" adlı anılarında, zindandayken Filistin lideri Yasir Arafat’a yazdığı telgrafları, Arafat’ın devrim zaferinden sonra Tahran’ı ziyareti sırasında okuduğu yazıyor. Arafat’ın Tahran’a varır varmaz "Olanlara inanan var mı? Filistin devrimi İran’da mı var?" dediği aktarılıyor.
İsrail, Hamas ve İslami Cihat hareketlerinin liderlerini Marcu’z-Zuhur’a sürgün ettiğinde, İran’ın Hizbullah ile koordinasyon içinde sürgünlerin işlerini üstlendiği, her iki hareketin kadrolarından bir kısmını eğittiği ve bazılarının Lübnan sahası dışına hareketlerini kolaylaştırdığı belirtiliyor.
İran’ın, ideolojik eğilimleri farklı olsa da Filistinli direniş gruplarıyla ilişkilerini geliştirmeye özen gösterdiği, 1990’ların başında Hamas’ın İran’da daimi bir temsilcisi atandığı aktarılıyor. Filistinlilerin hafızasının, Şehit İmam’ın önderlik ettiği destek aşamalarıyla dolu olduğu, bunlardan birinin işgal tesislerini yakan "Sadık Vaad" dalgaları olduğu ifade ediliyor. Uluslararası toplum sessiz kaldığında ve Gazze Şeridi’ndeki soykırımı engellemek için eli bağlandığında İran’ın, tepkisini ve karşı duruşunu roketlerin ve askeri kapasitelerin diliyle ifade ettiği kaydediliyor.
Filistinlilerin çatılarında İran füzelerine sevinçle alkışlamaları ve ıslık çalmalarının o görkemli cenaze anında yankı bulduğu ve adeta "Teşekkürler sana. Zindanındaki mektuplarından devrimin silahına, bize olan vefa yeminin tek bir halka bile eksilmedi" dediği yorumu yapılıyor.
Bu nedenle Filistin başlığının cenaze sahnesinde açıkça mevcut olduğu belirtiliyor. Zira şehadetin kendisi Filistin ile yakından ilişkili. İran’a karşı Amerikan-İsrail düşmanlığını harekete geçiren maddeler (bağımsız kalkınma, askeri kapasiteler vb.) olsa da, bu düşmanlığı harekete geçiren en ağır maddenin İran’ın Filistin’e verdiği destek olduğu vurgulanıyor.
Şehit Devrim Lideri Hamanei’nin Filistin ile ilişkiyi zorlu aşamalarda yönettiği aktarılıyor:
1980’lerde İran zorunlu bir savaşla karşı karşıyaydı, ancak buna rağmen Filistin devrimine desteğini sürdürdü.
1990’larda uluslararası sistemde büyük dönüşümler yaşanıyordu ve Washington, Arap ülkelerine İsrail ile anlaşmaları zorla kabul ettiriyordu.
İran, tüm bu süreci reddederek Filistin davasını kurtuluş mücadelesine ihanet eden bir savaştan korudu.
2000’li yılların başlangıcı, Filistinli direniş gruplarına doğrudan mali ve silah desteğini beraberinde getirdi.
5. Tehditleri Fırsata Dönüştürmek ve Askeri Üsler Meselesi
"Tehdidi fırsata dönüştürme" başlığının ekonomi ile siyaset alanları arasında dolaştığı belirtiliyor. Batılı literatürün bunu tekelleştirmeye çalışsa da, İran’ın bu konuda en net uygulama modelini sunduğu ifade ediliyor. Ekonomi alanında yaptırım baskısını içsel üretim imkanlarına dönüştürmek, askeri alanda ise sürekli tehdidi öz yeterlilik inşası için bir fırsata dönüştürmek buna dahil.
Şehit İmam Hamanei’nin, devrimin ilk yıllarında onu zayıflatmak için üzerine gelen yoğun baskılara karşı devrimin uyum sağlamasında temel bir direk olduğu ve 1980’lerin başında İran’a dayatılan savaşa karşı fikir üretme havuzunun bir parçası olduğu kaydediliyor. Ebü’l-Hasan Beni Sadr’ın politikaları İran’ı savunma mekanizmalarında tereddüt ederken, Şehit İmam’ın fikirlerinin halk direnişi ve iradelerin seferber edilmesi ilkesinden hareket ettiği; bunun, İran’ı bu savaşta savunmak için gönüllü olan milyonlarca kişilik Basij güçlerinin ve seferberliklerin ulaştığı noktanın başlangıç noktalarından biri olduğu aktarılıyor.
Irak ve Afganistan’ın işgalinin, özellikle bu iki ülkenin İran ile doğrudan sınır komşusu olması (sırasıyla 1500 km ve 900 km) nedeniyle başka tehdit anları olduğu belirtiliyor. Şehit İmam Hamanei’nin, Irak’ın işgaliyle ilgili olarak ve sözlerini Amerikan güçlerine yönelterek "Siz bizden uzaktınız, şimdi ise elimizin altındasınız" dediği aktarılıyor. Bu savaşta Amerikan askeri üslerine yapılan saldırıların, bu sözün somut bir tercümesi olduğu ifade ediliyor.
Şehit İmam’ın, 15 Ekim 2001’de İsfahan halkına yaptığı konuşmada kırmızı çizgileri belirlediği kaydediliyor: "Biz her türlü terörü kınıyoruz, Afganistan’a yönelik Amerikan kampanyasına karşı çıkıyoruz ve ABD’nin önderlik ettiği herhangi bir ittifaka girmeyi reddediyoruz." Bu andan on yıldan fazla bir süre sonra İran’ın, bölgedeki tekfirci örgütlerin tehdidini, ordular da dahil olmak üzere güçlerin dayanışması için bir fırsata dönüştürerek bölgenin modern tarihindeki en yüksek tekfirci dalgayı püskürttüğü belirtiliyor.
Analistler, bölgedeki bazı ülkelerin Amerikan askeri üslerinin ayrılmasını bir tehdit olarak görebileceğini, ancak bunun gerçekte büyük bir fırsat olduğunu; "ithal güvenlik" formülünden çıkış anlamına geldiğini ifade ediyor. Cenaze merasimlerinin söylediği bir başka mesajın da tam olarak bu olduğu kaydediliyor.
Sonuç: Bir Veda Değil, Yeni Dönemin İlanı
Şehit İmam Hamanei’nin cenazesinin, sonuç olarak, ne sadece bir liderin ardından düzenlenen protokol ne de yalnızca bir yas töreni olduğu değerlendirmesi yapılıyor. Gözlemcilere göre bu merasim, İran’ın tarihsel hafızasını, bireysel fedakarlık hikayelerini, Arap dünyasıyla ortak medeni bağlarını, Filistin davasına olan ideolojik bağlılığını ve tehditler karşısında geliştirdiği pragmatik stratejiyi tek bir çatı altında toplayan devasa bir siyasi manifestoydu. Tahran’ın bu süreçle birlikte, ölümün bile bir son değil, yeni bir direniş ve meşruiyet kaynağı olduğunu tüm dünyaya ilan ettiği ifade ediliyor. Cenazenin, kapanış değil; bilinç, diplomasi ve askeri caydırıcılık ekseninde şekillenecek yeni bir aşamanın habercisi olarak tarihe geçtiği belirtiliyor.
on4haber