Uluslararası basında yer alan haberlere göre, İran ile ABD arasında Batı Asya’daki savaşı sonlandırmaya yönelik bir mutabakata yaklaşıldığı sinyalleri verilirken, bazı çevrelerin bu sürece şiddetle karşı çıktığı ifade ediliyor. Gözlemciler, savaşın bitmesini istemeyen grupların başında İsrail’in geldiğini, bu ülkenin mevcut çatışmanın en önemli kışkırtıcısı olduğunun bilindiğini ve hâlâ ABD’nin gücüne dayanarak Netanyahu’nun “Orta Doğu’nun çehresini değiştirme” hedefine ulaşmayı umduğunu belirtiyor.
New York Times gazetesinin 7 Nisan 2026 tarihli “Trump ABD’yi İran’la savaşa nasıl sürükledi” başlıklı haberinde, Netanyahu ve Mossad Başkanı David Barnea’nın Trump’ı savaşa ikna etme sürecine ilişkin ayrıntılı bir anlatı sunulduğu hatırlatılıyor. ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da, Washington’un “İsrail’in ABD ile veya ABD olmaksızın” İran’a karşı savaşa gireceğini anladıktan sonra çatışmayı başlatma kararı aldığını açıkça ifade ettiği aktarılıyor.
Netanyahu için “felaket” olacak son
Analistler, Netanyahu’nun beklenen kazanımlara ulaşamadan savaşın sona ermesinin, İsrail başbakanı için büyük bir yenilgi olarak değerlendirileceğini vurguluyor. Netanyahu’nun siyasi kariyeri boyunca İsrail’i “İran düşmanlığı” üzerine inşa ettiği ve mevcut empoze savaşın, “Orta Doğu’nun çehresini değiştirme” ve İsrail’in bölgesel tahakkümünü dayatma projesini tamamlamak için altın bir fırsat olduğu kaydediliyor.
İsrailli analist ve eski askeri istihbaratta İran masası sorumlusu Danny Citrinowicz’in değerlendirmesine göre: “Yıllardır Netanyahu siyasi kimliğini ‘Bay İran’ kişiliği üzerine inşa etti; yalnızca baskı, caydırıcılık ve gücün İran rejimini durdurabileceğinde ısrar etti. Şimdi, birkaç operasyonel başarıya rağmen çarpıcı bir stratejik yenilginin ardından ve nihayet ABD’yi İran’la doğrudan yüzleşmeye sürükledikten sonra, zayıflatmaya çalıştığı rejimi meşrulaştıracak ve İran’a dair onlarca yıllık doktrininin çöküşünü ifşa edecek bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kalabilir.”
Citrinowicz’in ayrıca, ABD ile İran arasındaki olası anlaşmanın, Netanyahu’nun dayattığı askeri karşılaşmanın başarısızlığı anlamına gelmekle kalmayıp, onun İsrail siyasetine girdiğinden beri savunduğu daha geniş stratejik doktrinin de çöküşü olacağını belirttiği aktarılıyor. Netanyahu’nun, Trump’la olası bir mutabakata kamuoyu önünde henüz doğrudan bir eleştiri yöneltmemiş olmakla birlikte, mevcut ateşkes müzakerelerinin temel prensipleriyle çelişen bir “iyi anlaşma” için şartlar öne sürdüğü ifade ediliyor.
Netanyahu’nun tanımladığı “iyi anlaşma”nın, İran’ın nükleer programının tamamen sökülmesini, İsrail’in “kendini savunma özgürlüğü” adı altında Lübnan, Filistin toprakları, Suriye ve diğer bölge ülkelerindeki saldırganlığını sürdürmesini, İran’ın savunma kapasitesinin sona erdirilmesini ve Tahran’ın bölgesel müttefikleriyle ilişkilerinin tamamen kesilmesini içerdiği aktarılıyor.
İsrail muhalefeti: “Aynı savaş, farklı yüz”
Olası anlaşmanın, Netanyahu’nun İsrail’deki muhalifleri ve rakipleri için de bir eleştiri fırsatı yarattığı gözlemleniyor. Ana muhalefet liderlerinden Yair Lapid’in, olası anlaşmayı Netanyahu’nun stratejisinin “felaket bir yenilgisi” olarak tanımladığı kaydediliyor. Bununla birlikte, İsrail muhalefetinin de ana çözüm olarak savaş, baskı ve İran’da rejim değişikliğine yönelik çabaları desteklediği, sadece Netanyahu’dan daha iyi bir strateji izlediklerini iddia ettikleri belirtiliyor.
ABD’li savaş yanlıları: Cumhuriyetçi radikaller
Analizlere göre, olası anlaşmaya karşı çıkan bir diğer kesim, Trump’ın Cumhuriyetçi Parti içindeki aşırı sağ tabanını oluşturan isimler. Bu grup, Trump’ın İran’la mutabakata yaklaştığını duyurmasından bu yana anlaşmaya yönelik saldırılarına başlamış durumda. Bu eleştirmenlerin, Trump’ın seçim tabanının önemli bir bölümünü temsil eden ana destekçileri arasında yer aldığı ifade ediliyor.
Bu çevrelerin argümanının, İran’la müzakere etmenin savaşın tüm kazanımlarını ortadan kaldıracağı ve Trump’ı “işi bitirmek” yerine müzakereye zorlayacağı yönünde olduğu belirtiliyor. Eleştirmenlerin, Trump’ın 2020 yılında attığı “İranlılar hiçbir savaşı kazanmadı ama hiçbir müzakereleri de kaybetmedi” tweet’ini sıkça yeniden paylaştığı gözlemleniyor.
ABD Kongresi’ndeki üst düzey Cumhuriyetçi senatörlerden Lindsey Graham, Roger Wicker ve Ted Cruz ile eski Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ve İran karşıtı Savunma Demokrasileri Vakfı (FDD) yöneticisi Mark Dubowitz’in anlaşmaya karşı açıkça tavır aldıkları aktarılıyor.
Mike Pompeo’nun sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı paylaşımda, olası mutabakatı alaycı bir dille Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP/BRICS? Hayır, JCPOA) ile karşılaştırarak, “Bu anlaşma tamamen Wendy Sherman, Robert Malley ve Ben Rhodes’un kılavuzundan kopyalanmış gibi görünüyor: Devrim Muhafızları’na kitle imha silahları inşa etmesi ve dünyayı dehşete düşürmesi için para verin” dediği kaydediliyor.
Senatör Ted Cruz’un, Trump’ın İran’ı bombalama kararını desteklediğini yineleyerek böyle bir anlaşmanın “felaket bir hata” olacağını söylediği ifade ediliyor. Senatör Roger Wicker’ın da anlaşmanın “bir felaket olacağını ve ‘Epik Öfke Operasyonu’nun tüm kazanımlarını heba edeceğini” belirttiği aktarılıyor. Mark Dubowitz’in ise şekillenmekte olan anlaşmayı “İran’a teslimiyet” olarak nitelendirerek, “İran müzakere masasında ABD’nin savaşta kazandığı her şeyi silecek” dediği kaydediliyor.
Never Trump’çılar: Savaştan yanalar, ama Trump’tan değil
İlginç bir diğer kesimin ise, ABD’de “Never Trump’çılar” (Asla Trump’çılar) olarak bilinen, geleneksel olarak Trump karşıtı ancak İran’a karşı savaşı ve rejim değişikliğini destekleyen neocon çevreler olduğu belirtiliyor. Bu grup, olası anlaşmayı Trump’ın İran’daki “yenilgisi” olarak resmederek onu aşağılamak ve tahrik etmek için fırsat kolluyor.
New York Times yazarı Thomas Friedman’ın yayımladığı bir yazıda Trump’ı sert bir dille eleştirerek, “Yediğin şey ıstakoz değil, leş kargası” dediği aktarılıyor. Ünlü neocon isim Robert Kagan’ın ise son iki hafta içinde “Trump’ın İran’da matı” ve “Trump için tek çıkış yolu teslimiyet” başlıklı yazılarıyla Trump’ın İran savaşındaki “felaket yenilgisine” işaret ettiği kaydediliyor. Bu analistlerin, her koşulda savaşı ve İran’da siyasi sistem değişikliğini savundukları, sadece Trump’ın stratejisini eleştirdikleri ifade ediliyor. Friedman’ın New York Times’taki yazısında açıkça İran rejiminin devrilmesini talep ettiği ve savaşı desteklediği, sadece Trump’a muhalif olduğu vurgulanıyor.
Körfez’deki engelleyiciler: BAE ve Bahreyn
Gözlemlere göre, olası anlaşmaya karşı çıkan dördüncü büyük grup ise Basra Körfezi’nin güneyindeki iki Arap ülkesi: Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE). Her iki ülkenin de savaşın, İran hükümetinin devrilmesi hedefine ulaşmadan sona ermesine şiddetle karşı olduğu belirtiliyor. Özellikle Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi’ndeki mevcut durumu tesis edecek bir İran-ABD anlaşmasına karşı çıktıkları ifade ediliyor.
Bahreyn ve BAE’nin, yıllar içinde ABD’de geniş yatırımlar yaptığı ve FBI tarafından ifşa edilen belgelere göre, BAE’nin Trump’ın ilk döneminde yasa dışı yollarla seçimine destek sağladığı aktarılıyor. Her iki ülkenin büyük ABD askeri üslerine (Beşinci Filo ve El-Zafra Üssü) ev sahipliği yaptığı ve Washington’daki baskı araçlarını Trump’ı savaşı sürdürmeye teşvik etmek için kullandıkları kaydediliyor.
Bahreyn’in, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin geçici üyesi olarak, İran’a karşı Basra Körfezi’ndeki savaşa yasal ve hukuki bir örtü sağlayacak yedinci bölüm (BM Şartı’nın 7. Bölümü) kararı çıkarmak için büyük çaba sarf ettiği belirtiliyor. BAE’nin ise savaşı sürdürme yönünde açıkça destek verdiği, Amerikan medyasına göre İsrail ile savaş lojistiği ve hatta doğrudan çatışmaya katılım konusunda gizli askeri işbirliği yaptığı ifade ediliyor.
Son dönemde bazı basın haberlerinde, BAE içinde gerilimi azaltmayı savunan bir siyasi akımın, yönetimdeki ana akımı bir ölçüde yumuşamaya ikna ettiği yolunda bilgiler bulunsa da, güney Basra Körfezi’ndeki Arap ülkelerindeki güçlü çevrelerin, İran’ın çöküşü ve rejiminin devrilmesi hayaliyle savaşın devamını destekledikleri ve mevcut durumu tesis edecek her türlü anlaşmaya karşı çıktıkları aktarılıyor.