ÖLÜMÜ GÖSTERİP HASTALIĞA RAZI ETMEK!

Abdurrahman Dilipak

Soru şu mu: “Ölümü görüp hastalığa razı olmak mı?” Ya da “Ölümü gösterip hastalığa razı etmek mi?”

Bu iki sorunun arasında çok büyük farklar var. Burada bir din var, bir sosyo-psikolojik ve sosyo-politik bir sorun var. Burada bir oyun var… Bu kanaat size dışarıdan mı yükleniyor, yoksa bu sizin içselleştirdiğiniz bir sorun mu? Ya da her ikisi birdendir. Bana göre doğru olan 3. şık.

Bir “Politik Teslis” oyunu var. İktidar, muhalefet ve 3. yolcular ya da yedekte tutulan bir aktör üzerinden oynanan bir oyun. Ve tabii bir sürü dikkat dağıtmak, icabında kullanılmak üzere örgütlenmelerine izin verilmiş figüran politik aktörler vardır.

Bu, bilgi toplamak ve toplumda birtakım fikirlerin mayalanması, ön açmak, zemin oluşturmak için düşünülmüş unsurlardır. STK’lar, medya, iştahlı, muhteris iş adamları da öyle. Bugün sosyal medya fenomenleri ve sosyal medyada örgütlenmiş “platformlar” da öyle. Buralardan fikir toplamak, topluma fikir enjekte etmek, uygun eleman bulmak açısından da iyi bir insan fideliğidir bu ortamlar.

Siyaset oyununda önce birilerini kışkırtacak, sonra onları bastıracaksın. Onların şahsında birilerini günah keçisine dönüştürecek ve kontrol edeceksin. Burada önemli olan iktidar ve muhalefet kanatlarını önce birbirine karşı kışkırtacaksın. İki taraf da birbirlerini zayıflatacak, sonra onlar ittifak arayışına girecektir. Bu onların nefeslerini keser; güçlerini paylaşmak zorundadırlar, siyasi rantı da kadroları da. Aslında bu daha güçlü olmak için, ayakta kalmak için ilk akla gelen yoldur. İttifak görüntüsü ve iktidara ortak olan ikincil konumdaki partiler için bu ittifak bir trambolen tahtasıdır.

İktidar kanadı, iktidarını korumak ve sürdürebilmek adına muhalefete karşı her türlü karalama, baskı kampanyasına hız verecektir. Muhalefet ise iktidarın yanlış ve açıklarını gündeme taşımak için canhıraş bir şekilde, var güçleri ile çalışacaktır.

Ekonomi, dış politika, uluslararası ilişkiler bağlamında çoğu zaman iki taraf da dış desteğe ihtiyaç duyacaktır. Bu dış destek genellikle her iki tarafa, farklı kanallardan cömert, dinamik, sürekli bir destek şeklinde kendini gösterecektir. Bu oyunun adı “Tavşana kaç, tazıya tut” oyunudur. Hadi daha cafcaflı bir tanım kullanalım: Bu oyunun adı “kontrollü bunalım stratejisi”dir. Beyin kontrolü, siyaset mühendisliği, toplum mühendisliği ne derseniz deyin; bu yapı oluşturulmuşsa artık gerisi istihbaratçıların “balans ayarına” kalmıştır. Hani Çevik Bir de “Demokrasiye balans ayarı”ndan söz etmişti ya. Kantarın topuzu, ince ayarı onların eline geçmişse, yani oltayı yutan balık artık yem istemeyecektir. “Hariciler” kendi çıkarlarını gözetirler. “Hayır” diyen / diyebilen bir ülke istemedikleri süreçlerde iktidar ve muhalefeti birbirine karşı kışkırtarak bir denge oluştururlar. İşte tam böyle zamanlarda 3. bir aktör sürece müdahil olur. Bu mevcutlar arasından seçilmiş de olabilir, paraşütle tepeden indirilmiş de olur. Taraflar çatıştırılarak zayıflatıldıkları gibi itibarsızlaştırılırlar ve böylece nötralize edilirler. Her iki tarafta da mevcut durumdan çıkmak için farklı çözüm arayışları, kadro değişiklikleri gündeme gelir. İş bu noktaya gelmişse zaten arkası sonradan çorap söküğü gibi gelir. Burada bir özgüven kaybı vardır. Özgüvenini kaybeden yapılar dahili ve harici unsurlara güven veremez. O zaman ya bu yapılar içinden yeni birer aday öne çıkarılır ya da 3. yol denenir. Bazen her iki kanatta da bir değişiklik yaşanır ya da birlikte yürümeyi düşündükleri hareketin içinden ya da dışından birini öne çıkarırlar.

Her iki tarafta da “ölüm ve hastalık” ikilemi öne çıkar. Bir taraf “Bunlar gider, ötekiler gelirse” korkusu yaşar; öbür taraf “Dem bu demdir, bugün eğer harekete geçip iktidarı ele geçiremezsek yarın yok oluruz” endişesi yaşarlar… Kanatlar bu merhalede iktidar olmak ya da iktidarlarını korumak adına insin şeytanları ile bile masaya oturmaktan, iş birliği yapmaktan kaçınmazlar. Onlar da ölümü görüp hastalığa razı olmuşlardır ya da onlara ölümü gösterip hastalığa razı etmişlerdir.

O “hain dış güçler” var ya; onlar sadece iktidar değişikliği istemezler, toplumu da dönüştürmek isterler. Bunu yapmak için de iktidar ve muhalefetle birlikte medya, STK, akademi, sanat, spor ve iş adamlarını da bu oyuna dahil etmek isterler. Tabii onlar bunu yaparken toplumun dini, etnik, ideolojik, politik, sınırsal özelliklerini dikkate alarak hem onları dönüştürmek hem de kontrol etmek isterler. Destekleyecekleri politik aktörlerin bunu başarmak için sosyolojik altyapıyı kontrol edebilecek, yönlendirecek ve dönüştürecek bir güç ve beceriye sahip olması gerekir. O alt başlıkta toplanan kesimlerin güdülebilmesi için ve iktidar yapılarının kontrol edilebilmesi için bu iki kesim arasındaki uyum tencere-kapak formundaki gibi olmalıdır.

Bu şeytani oyuna taraf olan aktörler ve figüranlar, kafaları ve kalpleri kiraya alınarak sürüleştirilmiş halk “çobanlarını” kurtarıcı zannederler. Çobanları kendilerine bu yolu açan efendilerinin kontrolündedir aslında. Bunların çoğu Allah’ı ve ahiret gününü hatırlamazlar. Onlar için bu kelimeler bir iman, ahlak, sorumluluk ifade eden değerler olmaktan çıkmış, sadece sihirli bir söze dönüştürülmüştür. Dindar olmayanlar ise demokrasi, liberalizm, milliyetçilikle ve benzer kavramlarla avutulurlar. Onların ayak izinde yürüdükleri, yanılmaz, şaşmaz idol edindikleri birtakım kahramanları vardır. Bu bir şeyh, lider, önder olabilir.

O hata yapsa bile ötekiler gelirse daha kötü olacağını düşünür. Başlarındakilerin kendilerinin bilmediği başka önemli, özel ve gizli bilgilere sahip olduklarını düşünürler. Hatta birileri onlarda mucizevi bir güç, kimine göre bir keramet, bir başkalarına göre kehanet gücü vehmederler. Mesela Trump “Mesih’in müjdecisi” gibi pazarlar kendini. Aslında o Epsteinci, pedofilik, satanist bir Siyonist’ten başka biri değildir…

Sahi Hz. Ömer, Halid b. Velid’i niçin azletmişti? O hiç yenilgi almamış bir komutandı. Lakabı “Seyfullah”tı. Çünkü Müslümanlar zaferi Allah’tan değil, Halid’den bilmeye başlamışlardı. “Halid başımızda iken bizi kim yenebilir ki” diyorlardı. O birileri “Göklerin hazinelerinin anahtarı” ya da “Göklerin ordularının komutası”nın peygamberlerde bile olmadığını unutmuş gibiydiler. Onun için Hz. Ömer, Halid b. Velid’i azletti.

Sahi, Allah (cc) bizi mallarımızla, canlarımızla, sevdiklerimizle kimi zaman artırarak, kimi zaman eksilterek imtihan edecekti değil mi? Hz. Peygamber’in vefatından 2 yıl sonra halife olan “Zünnûreyn” lakaplı Hz. Osman’ı kim şehit etti? 4. Halife Hz. Ali ve çocuklarını şehit edenler kimlerdi? Peygamberler girdikleri her savaşı kazandılar mı? Ya da her peygamber döneminde zenginlik mi oldu, ahlaksızlık son mu buldu? Hz. Yusuf’u kuyuya atanlar kimlerdi?

Ölümü gösterip hastalığa razı etmeyenlere inat, bizim Allah’a sığınarak bu oyunu bozmamız gerekmez mi? Kaldı ki her topluluk layık olduğu gibi idare olunur. Biz kendimizi değiştirmeden bizim hakkımızdaki hüküm de değişmeyecektir. Asıl değişmesi gereken baştakiler, çobanlar değil; halkın “uysal koyun” olmaktan çıkıp “Râinâ” demeyip “Unzurnâ” demesi ve haksızlık yapan yöneticilerinden kurtulması gerekmez mi? Bunun için Allah (cc) yeter. Eğer ölümü görüp hastalığa razı olursak içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden helaka sebep olacak fitneler ve Allah’ın yardımından mahrum olan idarecilerin başına başka zalimler musallat edilerek içimizdeki beyinsizlerin işledikleri yüzünden helaka uğramamız da mümkün.

Haksızlıklar karşısında susmak dilsiz şeytanlıktı değil mi? Hani “adil şahitler” olacaktık? Zalimlere karşı direnme cesaretini gösterirsek Allah (cc) bize yardım edecekti değil mi? Gerçeği görmek için Tâlût ve Câlût kıssasını okuyalım. Peygamberimizin savaşlarına bakalım.

Sanırım birçok konuda imanımızı yeniden gözden geçirmemiz gerek. “Reel politik putu”na teslim olmamamız gerek. Gücümüzü zaafa uğratan ahlaksızlıklardan, ribadan yakamızı kurtarmamız gerekiyor. Hani demiyor muyduk “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete ram ol” diye? Bizi gören, duyan, bilen, hüküm sahibi, Kadir-i Mutlak / mutlak iktidar sahibi, kadere, rızka ve ecele hükmeden bir Allah’ımız vardı. Her şey; melekler ve Şeytan, ABD, İsrail… Hepsi O’nun iradesi içindeydi ve O “Ol” deyince her şey olurdu! Hani “Hasbunallâhu ve ni’mel vekîl” diyorduk? Hani “Mekerallâh” diyorduk, unuttuk mu yoksa bunları?

Yapmamız gereken, görünen sonuç ne olursa olsun Allah’ın rızasının tecellisinin vesilesi olmak. Haksızlık kimden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun mazlumdan yana, zalime karşı olmak. Zalim babamız da olsa, mazlum düşmanımız da olsa… “Bir topluluğa olan düşmanlığınız bile sizi onlar hakkında haksızlığa sevk etmesin” denmedi mi? Evet, unuttuk mu yoksa bunları!

Allah her işin zahirini, batınını, evvelini, ahirini de bilir. Biz aklımızı kullanır, ihtiraslarımızın ve korkularımızın gözümüzü kör, kulaklarımızı sağır, kalplerimizi hissiz etmesine izin vermezsek, adil şahitler olursak, öfkemizi yutar aklıselim, amelisalih olursak Allah’ın yardımı bize ulaşacak. Değilse dünyalar sizin olsa ne yarlar!

Allah’tan başka kimseden korkmayız. Sığınmak için başka kapı aramayın. Sadece başkalarını değil; içimizdeki düşman olan nefsimize, nefsimizin kışkırttığı heva ve heveslere, Hannâs’ın verdiği vesveseye, kötülük yapmak için bir araya gelip plan yapan insin ve cinin şeytanlarının davetlerine icabet etmeyelim ve çokça tövbe edelim, sıkça ağzımızın tadını kaçıran ölümü hatırlayalım.

Çözüm Allah’ın rızasına yönelmek, gazabından uzaklaşmak… Bunun ilk şartı da din ve devlet büyüklerini, Allah’tan başka hiç kimseyi ilah ve rab edinmemek, cehennem ehlinden uzaklaşmak, tövbe etmek. Asra yemin olsun ki insanlar hüsrandadır. İman edenler, ameli salih olanlar, hayırlı işler yapıp sabredenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna. Selam ve dua Allah’ın rızasına tabi olanların üzerine olsun.