İstanbul Fatih Camiinde düzenlenen Kudüs Günü programında kullanılmak üzere camii alanına getirilen posterler ve pankartların polis tarafından alana sokulmak istenmemesine karşı itiraz ettiği gerekçesiyle gözaltına alınarak, Kudüs Günü programının dışında tutulan Nureddin Şirin gözaltı olayı ile ilgili yaptığı açıklamada "Kudüs Günü'nün ihya ve ikame edilmesini en büyük İslami görevlerimizden bilerek bu sorumluluğumuzu hayatımız boyunca bir namus borcu olarak korumaya çalıştık. Baskı, entrika ve yıldırmalarla bir Kudüs Günü'nden alıkonulmuş olsak da Fatih karakolunda birisi oğlum toplam üç kişiyle birlikte Kudüs gününü ihya etmekten de geri durmadık ya. Ellerimiz ve ayaklarımız da bağlansaydı, gözlerimizle yine de Kudüs Günü'nü ihya edecektik" dedi.
Şirin, gözaltı olayını ve ardından gelen gelişmeleri şu şekilde açıkladı:
Cuma ezanına yaklaşırken Kudüs-Der'den bir grup arkadaşımız ve oğlum Ruhullah ile birlikte ellerimizdeki pankartlar, bayraklar, posterler ve kaşkollar ile birlikte Fatih camiine doğru yola çıktık. Cami alanı girişinde kapı önünde polisler tarafından durdurularak önce bize Polis müdürleri tarafından "pankartları görmek istiyoruz" denildi. Bunun üzerine pankatlarımızı açıp polislere göstermeye başladık. Polislere "pankartlar Filistin konulu pankartlar, bayraklar Filistin bayrakları, posterler de Filistin şehidlerinin ve İslami direniş önderlerinin posterleri" dedik.
Bunun üzerine polis söz değiştirerek "bu pankartlar ve posterleri burada bırakacaksınız, bunlarla alana girmeyeceksiniz!" deyince, Kudüs Günü dolayısıyla düzenlenen bir programda Filistin konulu pankart ve posterleri engellemenin hem mantıksız hem de hukuksuz olduğunu ısrarla belirtmemize rağmen, kesinlikle izin verilmeyeceği söylendi...
Fatih cami çevresinde çok yoğun güvenlik önlemleri vardı. Polisler panzerlerle Fatih camii çevresinde konuşlanmış, ilk defa çok yoğun bir şekilde İslami bir program polis tarafından böylesine abluka altına alınmıştı. Aslında, yasal dernek ve vakıfların duyuru ve haberleriyle önceden haberdar ettiği barışçıl Kudüs Günü programına yönelik ne yazık ki Ak Partili bir hükümet de bir yerlerden "özel" engelleyici kararlar alınmıştı.
Zira bu yıl ki Kudüs Günü'nün bütün İslam dünyasında çok görkemli geçeceği, İslam Ümmeti'nin Kudüs Günü vesilesiyle Kudüs davasını bir kez daha şahlandıracağı biliniyordu. Amerikan emperyalizmi ve siyonizmin Ortadoğu'da azgınlaştığı, yeni saldırı planları yaptığı ve özelde de Gazze'deki İslami Filistin hükümetine karşı ambargo ve kuşatmanın alabildiğince daraltıldığı bir süreçte, her açıdan görkemli bir Kudüs Günü programı, emperyalistlere, siyonistlere ve bölgesel destekçilerine karşı hem ümmetimizin güç birliği ve vahdetini, hem de siyonizme karşı mücadele kararlılığını bir kez daha yansıtacaktı.
Kuşkusuz ki bir Kudüs Günü programı için programın içeriği gibi görselliğinin de apayrı ve ayrılmaz bir anlamı vardı. Dünyanın her neresinde olursa olsun bütün gösteri ve toplantılar, özelde de Filistin konulu etkinlikler kendi görselliği ile anlam ifade ederdi.
Ancak bir yerlerden gelen "emir"in yerine getirilmesinde kararlı olan emniyet güçleri getirdiğimiz pankartların ve posterlerin alana alınmasına izin vermediği gibi, en makul itirazları bile anında "gözaltı" yöntemi ile sindirmeye çalıştı. Kudüs Günü programında kullanılmak üzere getirdiğimiz pankartlarda ne yazıyordu:
"Kudüs günü İslam'ın günüdür" "İsrail Yok Edilmelidir" "Zaman İsrail'i yok etme zamanıdır" "Ey Müslümanlar! Filistin'in yardımına koşalım" "İsrail'in Katliamlarını Unutmayacağız" Bu pankartların altında aynı zamanda ingilizceleri de yazılıydı.
Diğer yandan program için getirdiğimiz posterler de Şehid Ahmed Yasin, Şehid Fethi Şekaki, Şehid Abdulaziz Rantisi Seyyid Hasan Nasrallah, İsmail Haniye, Halid Meşal ve Mescid-i Aksa posterleri idi. Bayraklar ise kelime-i tevhid yazılı Filistin bayrakları idi.
Daha önceki tecrübelerimizden de bildiğimiz ve sonuçlarını gördüğümüz üzere, siyonizme karşı mücadeleyi, Kudüs'ün özgürleştirilmesini, İsrail'in yıkılmasını söz konusu eden pankartlardan daha tehlikeli bir şey olamıyabiliyordu: hakeza Kudüs davasının aziz şehidleri ve önderlerinin posterleri de alabildiğince tehlikeli görülüyordu. Ama bu aziz şehidlerin ve önderlerin posterleri kaldırılsa da kaldırılmasa da, kelebeğin ateşte yandığı gibi, biz bu ateşte çoktan yandık, külümüz savrulur sadece...
Velhasıl, güvenlik güçlerinin ısrarlı engellemesi üzerine, organize heyetinde bulunan diğer kardeşlerle durumu istişare etmek istediğimiz sırada, emniyet güçlerinin Kudüs-Der yöneticilerinden Ahmet Turan, Diriliş Saati Dergisi yazarı İsmail Duman ve oğlum Ruhullah'ı gözaltına almaya çalıştığını görünce, Kudüs Günü programına yönelik "özel" bir uygulamanın sahnelendiğini farketmiştik. Ortada gerilime sebebiyet verecek herhangi bir durum olmadığı halde, program henüz daha başlamadan alabildiğince bir gerilim oluşturuluyordu.
Hizbullah tişörtünü ve şapkasını giydiği için göze batan oğlumun birkaç polis tarafından koluna girildiğini görünce, "Siz ne yapmak istiyorsunuz, bu çocuktan mı korkuyorsunuz, haydi o zaman önce beni alın götürün!" deyince oğlum ve Ahmet Turan ile birlikte polis otosuna konularak hızlıca camii yanından uzaklaştırılıp Fatih Karakolu'na götürüldük. Sözkonusu özel uygulama icra edildiği için, götürülmemize sebep olarak "GBT Kontrolü" denildi. Eğer böyle bir kontrol yapacak iseler, nüfus cüzdanlarımızı alır işlemlerini yapabilirlerdi. Ama böyle yapmayıp 3 dakika bile sürmeyecek olan bir kortrolü 3 saate çıkardılar...
Amaç belliydi; her ne olursa olsun, Kudüs Günü programına katılmamız engellenecekti. Yüksek sesle bunun tartışmasını karakolda sürdürdük. "Sizin amacınız belli, ne yapıp edip bizi Kudüs Günü programından uzak tutmaya çalışıyor, bunun için de sözde GBT kontrolünü bahane ediyorsunuz. Sizin bu yaptığınızın hiç bir hukuki dayanağı yok. Tamamen keyfi ve mantık dışı " dediğimizde, hazırladıkları bir tutanağı önümüze getirdiklerinde uyduruk gerekçelerini daha iyi farkettik. "Polisin pankartları aramasına engel olduğu için gözaltına alınan" diye başlıyordu tutanak. Tutanağı imzalamamız istendiğinde, altına "tutanak gerçek dışıdır, imzalamıyoruz" diye yazdık.
Tabi bu arada gözaltı süremiz üç saate ulaşmıştı. "Hani nerede GBT? Değil üç saate, 3 dakikada bütün sülalemizin GBT'sini çıkartabilirdiniz, ama nedense üç kişinin GBT'si 3 saat oldu hala gelmiyor" diye itiraz ettiğimizde, "Ne yapalım sistem böyle işliyor!" diye cevap alıyorduk. Biz de bunun üzerine, "Elbette sistem böyle işleyecek. Sistemin niçin böyle işlediğini anlamak için allame olmaya gerek yok. Tel Aviv'deki siyonistlerin canı sıkıldığında otomatik olarak burada sistemde aksaklıklar olmaya başlıyor. "İsrail'i ölüm olsun! "Kudüs özgür olsun" "Siyonitler kahrolsun" derseniz, Olmert'lerin canını sıkarsanız, sistem üç saat değil 30 saat bile aksar!" dediğimizde, "bizim yapacağımız bir şey yok" karşılığını aldık..
Elbette doğru söylüyorlardı. Benim öfkem ve kızgınlığım polis memurlarına değildi. Zira kendileri de "biz verilen emirleri yerine getiriyoruz" diyordu. İyi de "emir" nereden/kimden geliyordu..? Karşımdaki muhataplar polis memurları olduğu için bu emri verenlere olan sözümü onlara söyleme durumunda kalıyordum: "Biz Osmanlı'nın çocuklarıyız, Sultan Abdulhamid'in çocuklarıyız, biz La ilahe illallah'ın çocklarıyız, İngiliz'in ve Amerika'nın çocukları değil.." diye feveran edişimizin ne anlama geldiğini gören polis memurlarının dediği sadece "tamam sus artık!" oluyordu...
Neticede tüm bu engellemeler Kudüs Günü'ne yönelik "özel" uygulamalardı. O sırada İstanbul Mazlumder şübesinden Beytullah kardeşimizin önce telefonla arayarak ve daha sonra da karakola gelerek hukuksuzluğa itiraz etmesi polisin kabe tavrıyla karşılık bulması beni hepten çileden çıkarmıştı. "Siz gestapo musunuz?" diye tepki göstermemizden sonra ortam tamamen gerilmişti... Bu arada Beytullah kardeşime gösterdiği hassasiyet ve kardeşlik hukukundan dolayı şükranlarımı sunuyorum.
Artık oyalama yeni bir aşamaya girmişti. Aynı karakolda üç hafta kadar önce bir gün sabahlayıp GBT kontrolünden geçtiğimiz halde, GBT taktiği sürdürülürken, gülünç bir gerekçe daha getirilerek üç saate bir üç saat daha eklenecekti. Üç saatten sonra oğlum Ruhallah ve Ahmet Turan'ın GBT'si gelmiş, "aranmadıkları" belli olmuştu ama, benim için işlemler henüz daha bitmemişti; daha doğrusu bitmeyecekti. Zira gelen resmi bir yazıda, cezaevinde iken 1999 yılınnda Selam gazetesinde yayınlanan bir köşe yazımızdan aldığımız 3 yıl hapis ve 120 milyon para cezasından dolayı "arandığımız" söylendi..
Kudüs Günü davasından dolayı yattığımız hapis cezası 2004 yılının Kasım ayında son bulduğunda, cezaevi infaz idaresi yattığımız sürenin sözkonusu 3 yıllık cezayı da kapsadığı hesaplanmış iken, bu kez yeni bir hesap ortaya çıkarılmıştı. Öyle ki Beşiktaş Adliye'si infaz bürosuna götürüldüğümüzde, memur hanım Bayrampaşa Cezaevi'n gitmemiz için evraklarını bile hazırlamıştı. Bir de kalkıp "niye sinirleniyorsun?" diyorlar. Sinirlenmek ne kelime, aklımız yerinde duruyor ya, ona çok şükür...
Memur hanıma, "bana ne olup bittiğini anlatmadan, nasıl oluyor da hemen hapishaneye gönderiyorsunuz? Önce şu meseleyi bir izah edin bakalım!" dediğimizde, diğer infaz memurlarıyla birlikte tartışmaya başladık. "Bizim kayıtlarımızda senin 3 yıllık hapis cezasından arandığın gözüküyor" dediklerinde yatılacak hapis sürelerini belirten "müddetname" üzerinden meselenin aslını izah etmeye başladım. Bunun üzerine Ankara ile irtibata geçerek, ortadaki yanlışlığı düzeltmeye çalıştılar. Bir süre sonra, "aslında bu şartlarda seni hapishaneye göndermemiz gerekiyor. Ama hapis yatman konusu da kesin değil. Onun için seni şimdi serbet bırakıyoruz, ama Pazartesi günü buraya gelip bu hesabı bir daha gözden geçirmemiz gerekiyor" diyerek şartlı bıraktılar. Biz de şartlı serbest bırakılma evrakını imzaladıktan sonra iftar vakitlerinde Kudus Yolu'dan Cihad ve İkbal kardeşlerimle, Kudüs Günü programına istanbul dışından gelen dostları uğurlamak için Sultanahmet yolunu tuttuk.
Bir Kudüs günü vaktinde başlayıp Adliye infaz bürolarında devam eden ve içinde birçok bilinmezi ve karanlık noktayı barındıran bu senaryo ne anlama geliyordu? Değişik çalışmalar ve girişimlerimiz bir yerler için artık rahatsızlık uyandırmıştı. Şimdilik açıklamayı uygun görmediğim bir dizi gelişme ile birlikte, bir etkisizleştirme süreci başlatılmış oluyordu. Arkasının geleceğini de bekliyoruz zaten.
Nice dost ve kardeş bildiklerimizin yandan ve arkadan vurmalarıyla yara alan bedenlerimize bir de önden birkaç mzrak saplansa ne olur..?
İyi de, ne? Üstad Bediüzzaman'ın dediği gibi, "at hırsızlarına verilen cezalar" ile mi? Dolambaçlı entrikalar ile mi? "pardon, aslında senin şu anda içerde olman gerekiyor, yanlışlıkla bırakmışız" demekle mi? Bırakın lütfen bunları.. Gittiğimiz yol Kudüs'e çıkar; öyle de gideceğiz, böyle de gideceğiz! Bir Kudüs Günü'nün heyacanını bütün benliğimizde hissettiğimiz bir günde bize bunları yaşatmaya kalkmakla, Kudüs Günü'nden alı koymakla, pankart ve posterleri engelleme ile olacaksa bu eğer, orada posterleri kaldırılmayan Şehid Ahmed Yasin, Seyyid Nasrallah, Fethi Şekaki gibi önderlerin sevgi ateşinin yüreklerimizi yakıp tutuşturduğunu, açılmayan pankartlarda yazan "İsrail yok olmalıdır!" hedefini benliklerimize kazıdığımızı belirterek, şimdilik son sözümüzün "Kudüs Günü'nün ihya ve ikame edilmesini en büyük İslami görevlerimizden bilerek bu sorumluluğumuzu hayatımız boyunca bir namus borcu olarak korumaya çalıştık. Baskı, entrika ve yıldırmalarla bir Kudüs Günü'nden alıkonulmuş olsak da Fatih karakolunda birisi oğlum toplam üç kişiyle birlikte Kudüs gününü ihya etmekten de geri durmadık ya. Ellerimiz ve ayaklarımız da bağlansaydı, gözlerimizle yine de Kudüs Günü'nü ihya edecektik" olduğunu belirtelim...
Kudüs Günü karakollarda da kutlanır, 8 yıl cezaevlerinde kutladığımız gibi...
Bu arada hükümete küçük bir sorumuz olacak: bu olup bitenler neyin bedeli ya da neyin diyeti acaba?
Anlayan anlasın artık..."
VELFECR
Nureddin Şirin Kudüs Günü pankart ve posterlerinin alana bırakılmamasına itiraz ederken Polis Diriliş Saati Dergisi yazarı İsmail Duman'ı da gözaltına alıp daha sonra bıraktı Nureddin Şirin gözaltına alma olaylarına itiraz edince, oğlu ile birlikte gözaltına alındı Nureddin Şirin, oğlu ruhullah ile gözaltına alınırken Kudüs Der- yöneticilerinden Ahmet Turan da gözaltına alındı Ahmet Turan, Nureddin Şirin ve oğlu Ruhullah Polis tarafından gözaltına alınıp Fatih karakoluna götürüldü Özgür der yöneticilerinden Rıdvan Kaya ve Kenan Alpay da gözaltına alındı |
101 |