Muhasebe

Ahmet Taşgetiren

Kılıçdaroğlu’nu Ümit Özdağ ile yaptığı “Gizli mutabakat” sebebiyle eleştiren “Kötü bitiş” başlıklı yazım 346 yorum aldı.

Her çevreden insan yorum yazdı. Kılıçdaroğlu’na yönelik eleştiriye katılanlar vardı, “İşte desteklediğiniz Kılıçdaroğlu” diyenler vardı, “Erdoğan’a bir şey diyemiyorsunuz, Kılıçdaroğlu olunca kılıçlarınız keskinleşiyor” diyenler vardı. Millet İttifakı paydaşı liderleri yerden yere vuranlar vardı…

Durduğum yere ilişkin bazı noktaları paylaşmak istiyorum:

-Siyasette kamplaşmaya karşı çıktım, halen de karşıyım. Hele bu kamplaşmanın benim de kendimi bağlı hissettiğim “muhafazakâr değerler” adına yapılmasına kesinlikle karşıyım. Bunun iktidarın ardı arkası kesilmeyen politikası haline gelmesini, en çok, Türkiye’nin birlik beraberliği için hayati önem taşıdığını düşündüğüm muhafazakâr değerler açısından sakıncalı buluyorum.

-Bu sebeple farklı ideolojik eğilimleri bir araya getiren Millet İttifakı oluşumunu önemsedim. Türkiye’de kamplaşmaya karşı oluşumda, farklı eğilimdeki insanların birbiriyle iletişiminin ülkemizdeki “iç barış” açısından önemli bulmamın da büyük etkisi vardır. Bu sebeple geçmişte Ak Parti tarafından geliştirilen ve maalesef akim kalan “Alevi açılımı”, “Kürt açılımı”, hatta “Gayr-ı müslim açılımı”nı destekledim. Benzeri biçimde “Komşularla sıfır sorun” politikasını destekledim. Türkiye’nin içerde ve bölgede barışa ihtiyacı vardı, bugün de var. “Türkiye yüzyılı” olacaksa böyle bir zeminle olur diye düşünüyorum.

-Millet İttifakı’nda başından beri “Ortak aday” belirsizliğini eleştirdim. Bunun ilerde en büyük sancıya yol açacağını yazıp durdum. Ali Babacan “Önce seçilecek ortak adayın da yol haritası olacak olan ortak protokol” dedikçe, ben “Yarın ortak aday konusunun problem olacağını” yazdım.

-İleri safhalarda CHP camiası muhtemel tüm adayları kamuoyunda tüketirken, “Ortak adayın CHP’den olması”, daha ilerde de “Kılıçdaroğlu’nun olması, başkalarına CHP camiasının oy vermeyeceği” temasını gündeme getirmeye başladılar. Bir yandan da “Kılıçdaroğlu’nun kazanamayacağı” teması yürüyordu.

-Ben bu süreçte Kılıçdaroğlu’nun “Ortak aday” konusunu gündeme getirmemesini, “kendi adaylığını dayatacağı” gibi bir şüphe ile ifadelendirdim. Bunu diğer İttifak paydaşlarına karşı bir “Emr-i vaki hesabı” olarak görüyordum, nitekim öyle oldu.

-Meral Akşener’in Kılıçdaroğlu konusundaki tereddüdünün sonuç vermemesi, İttifak içinde bazı konuların “İttifak zora girer” kaygısıyla konuşulmadığı gibi bir durumu ifade ettiğini yazdım, bunun İttifak’ın geleceği için de sağlıklı olmadığını not ettim.

-Kılıçdaroğlu’nun “Farklı toplumsal eğilimlerin ittifakı”na öncülük etmesini, bunun için CHP gibi bir yapıyı bazı fedakarlıklara razı ederek buna ikna etmesini önemsedim. “Helâlleşme” çizgisini de önemli buldum.

“CHP değişmeden Türkiye değişmez” yaklaşımı, CHP’de siyaset yapan İlahiyatçı sosyolog Muhammed Çakmak’ın bir ifadesiydi. Bunu ilk söylendiği zaman not ettim, yazdım, “Evet aynen öyle” dedim.

“Helâlleşme” CHP’nin Tek Parti dönemi dahil toplum değerleriyle kavgalı dönemlerinin günahlarına yönelik bir “özür beyanı” idi. “Yanlış yaptık, helâllik istiyoruz” diyordu Kılıçdaroğlu. Muhafazakâr camianın buna “Hayır, günahlarınla canın cehenneme” diyemeyeceğini düşündüm hep. Muhafazakâr değerler adına tüm bir CHP camiasını dışlama hakkı, yetkisi kimsede yoktu. Size bir adım gelene en azından bir adım gitmeliydiniz. Evet, “Helâlleşme” konusundaki duyarlılığım en azından bu sebeptendi. Siyaseten “düşman” gerekebilirdi, ama en azından “Tebliğ hassasiyeti” bu davranışı doğrulamıyordu. Evet benim bir davam var. Hayatımız o çizgide geçti. Ama kendimi fanatik bir “kamp adamı” olarak da görmüyorum. Türkiye’deki kamplaşmayı sorun olarak görüyorum yine davam adına.

“Helâlleşmeyi ve farklı toplumsal - fikri eğilimlerin iletişimini önemli bulmak, onların tamamına angaje olmak anlamına gelmiyordu. Yani ne “Millet İtitfakı”na ne de Kılıçdaroğlu çizgisine yönelik bir “Agajmanım” olmadı. Onun için Kılıçdaroğlu, ahlâki açıdan çok çok sorunlu bulduğum bir gizli mutabakat içine girince, en net biçimde eleştirmeyi tabii yazarlık sorumluluğu olarak gördüm.

-Burada önemli bir şeyi daha not etmek istiyorum: Herkesin bilebileceği gibi ya da benim anladığım çerçevede Karar gazetesi, muhafazakâr değerler dünyasını hem ülke için hem kendi hayatları için hayati önemde bulan bir medya grubu. En çetin mücadele dönemlerinde Yeni Şafak’ta çalıştılar, sonra Star’dan geliyorlar…

Evet, bünyesinde farklı eğilimde birçok yazar var. Ama Karar yönetimi, benim anladığım, kendi muhafazakâr değer dünyası ile farklı eğilimdeki insanların Türkiye üzerine, insanlık üzerine birlikte kafa yormanın yanlış olmadığından yola çıkıyor ve “Yüzlerce çiçek açsın” diyor.

Bunları niye yazdım? Bu gazete bugün 21 yıldan bu yana iktidarda bulunan muhafazakâr bir siyasi kadronun bazı politikalarını eleştirdiği için “muhalif gazete” olarak niteleniyor. Diyeceğim şu ki, bu gazete ve yazarlar, birisine angaje olmayı tercih etseler herhalde öncelikle iktidar tarafından en azından dışlanmamayı isterler. Ama gazete olmak ya da yazarlık o değil, işte, bana göre… Ülke için, doğru bildiğini söyleyebilmektir yazarlık… Bu bazen, siyasi yakınlığı da aşabilmeyi gerektirir. Bu bazen, reklam ambargosuna, başka kısıtlamalara katlanabilmeyi gerektirir.

Bunları yazıyorum, bazı arkadaşlar, “Kılıçdaroğlu’na gelince kılıçlarınız keskinleşiyor” dedikleri için…

Herkes emin olsun, Kılıçdaroğlu, henüz muhalefette iken o gizli protokol sapmasını nasıl eleştirdiysek, şayet iktidarda olsa, ve mesela “15 Temmuz’un arkasında BAE var” dedikten sonra 250 kişi hiç şehit olmamış gibi gidip para anlaşması yapsaydı, yine eleştirirdik…

Şimdi öyle yapmıyor muyuz?

Uzunca bir muhasebe oldu, gene yazarız, merak etmeyin… Yeter ki, iletişim kopmasın…