Kurtuluş Kapısı'nın Açılışı

Abdullah Dai

“Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah, onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de Allah, onları azablandıracak değildir.”1

Böyle buyuruyor Âlemlerin Rabbi, Rahmân, Rahîm Allah Teâlâ…

Yasama konusunda şirk koşan Mekke şirk devletinin yönetici ve yetkililerinin:

“Ey Allahımız, eğer bu (Kur’ân) bir gerçek olarak senin katında ise, gökyüzünden üstümüze taş yağdır veya acı bir azab getir.”2

Dilemelerine karşılık böyle buyurdu Rabbimiz Allah Azze ve Celle!..

En son Nebî, ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.), onların arasında olduğu müddetçe Allah, onların dilediği, olmasını istediği azabı indirmeyecek, aralarındaki “Âlemlere rahmet olarak gönderilen” Rasulün hürmetine onlara azab etmeyecektir…

Ayet’in iniş sebebine baktığımızda bunu görüyoruz…

Enes b. Mâlik (r.a.) şöyle anlatır:

Ebu Cehl:

Ya Allah, eğer bu Kur’ân, Senin katından (gelme) hakkın kendisi ise, durma bizim üstümüze gökten taş yağdır yahud bize acıtıcı bir azab getir, dedi.

Bunun üzerine şu ayetler indi:

“Oysa sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah, onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken de Allah, onları azablandıracak değildir.

Onlar, Mescid-i Haram’dan (insanları)alıkoyarlarken ve onun (gerçek ve lâyık) koruyucuları değilken Allah, ne diye onları azablandırmasın? Onun (asıl) koruyucuları yalnızca korkup sakınanlardır. Ancak onların çoğu bilmezler.” (Enfal, 8/33-34)3

Laik-demokratik bir şirk devleti olan Mekke’de şirk içinde yaşayanlara, kullarına merhametli Allah Teâlâ, iki güvence, yani iki emniyet vermiştir:

1-“Âlemlere rahmet” Rasulullah (s.a.s.)’in aralarında bulunuşu.

2-Günahlardan, hatâlardan, kusur ve yanlışlıklardan istiğfar etmek, Allah’dan mağfiret dileğinde bulunmak.

Bu ikisi olduğu müddetçe Allah, bir topluma azab etmeyeceğini beyan buyurmaktadır…

Ebu Musa (r.a.)’nın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, ümmetim için bana iki emniyet indirdi:

‘Sen içlerinde bulunduğun sürece, Allah, onları azablandıracak değildir. Ve onlar, bağışlanma dilemektelerken (istiğfar edip dururken)de Allah, onlarıazablandıracak değildir.” (Enfal, 8/33)

Ben geçtiğim (ahrete intikal ettiğim) vakit, kıyamete kadar onlarda istiğfarıbırakacağım.”4

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor:

Rasulullah (s.a.s.) zamanında güneş tutuldu. Bunun üzerine Rasulullah (namaza) durdu. (Kıyamı o kadar uzattı ki,) neredeyse rükû’a eğilmeyecekti. Sonra sanki doğrulmayacakmış gibi (uzun) bir rükû yaptı. Daha sonra başını kaldırdı (ve) secdeye varmayacakmış gibi (ayakta kaldı). Sonunda secdeye kapandı. Bunu da, sanki başını kaldırmayacakmış gibi uzattı. Sonra (secdeden) kalkıp aynı şekilde uzun zaman oturarak kaldı. Akabinde (ikinci secdeyi yapıp, başını kaldırmayacakmışgibi bunu da uzattı. Sonra doğruldu. (ikinci rek’ata kalktı) diğer (ikinci) rek’atta da böyle yaptı ve secdesinin sonunda “üf, üf” diye üfledi. Sonra da:

“Ya Rabbi, Sen, ben aralarında iken onlara azab etmeyeceğini va’detmedin mi? Onlar istiğfara devam ettikçe kendilerine azab etmeyeceğini va’detmedin mi?” deyip namazını bitirdi.

Bu esnada güneş de açıldı.5

Ebu Bürde, babasından naklen rivayet eder. (Babası şöyle anlatıyor:)

Rasulullah (s.a.s.) ile birlikte akşam namazını kıldık. Sonra otursak da Onunla beraber yatsıyı da kılsak! Dedik ve oturduk.

Derken yanımıza Rasulullah çıka geldi ve:

“Siz, hâlâ burada mısınız?” buyurdu.

Şöyle cevab verdik:

Ya Rasulallah, seninle birlikte akşam namazını kıldık. Sonra: Oturalım da Seninle birlikte yatsıyı da kılalım, dedik.

“İyi ettiniz!” Yahut “İsâbet ettiniz!” buyurdular.

Sonra başını göğe kaldırdı. Çok defalar başını göğe kaldırırdı. Ve:

“Yıldızlar, gökyüzünün emniyetidir. Yıldızlar gitti mi, gökyüzüne va’dolunan gelir. Ben, ashabım için bir emniyetim. Ben gittim mi ashabıma va’dolunanlar gelir. Ashabım da, ümmetim için bir emniyettir. Ashabım gittimi, ümmetime va’dolunan şeyler gelir.” buyurdular. 6

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) şöyle der:

Şübhesiz Allah, bu ümmette iki güvence kılmıştır. Onlar aralarında bulunduğu müddetçe azabın, kapılarını çalmasından güvende ve koruma altında olurlar.

O güvencelerden birini Allah katına aldı. Diğeri ise aranızda bulunmaktadır. Onlar, Allah’ın:

“Hâlbuki sen onların içindeyken Allah, onlara azab edecek değildir. Ve onlar, mağfiret dilerken de Allah, onlara azab edici değildir.” Buyruğunda bahsettikleridir.7

Osman b. Ebi’l-Âs (r.a.)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Yeryüzünde Allah’ın azabından yana iki güvence vardır. Birinci güvence benim varlığım, ikincisi ise istiğfardır. Zamanı gelince ben gideceğim, ancak istiğfar kalacaktır. Bundan dolayı her bir günah ve suç için bağışlanma dilemeye çalışın!”8

Abdullah ibn Abbas (r.anhuma) aynı konuyu gündeme getirerek şöyle der:

Yüce Allah, bu ümmete iki güvence vermiştir. Bu iki güvence sizde olduğu müddetçe azabdan beri olursunuz. Bu iki güvenceden birini, yüce Allah katına almıştır. Diğeri de hâlâ elinizin altındadır. O da Yüce Allah’ın: “Bağışlanma dilerken de Allah, onlara azab edecek değildir.” buyruğudur.9

Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.) şöyle demiş:

Yüce Allah:“Oysa sen onların içindeyken, Allah onlara azab edecek değildir. Bağışlanma dilerken de Allah, onlara azab edecek değildir.” (Enfal, 8/33) buyurarak azabdan yana size iki güvence vermiştir. Bunlardan biri olan Rasulullah (s.a.s.) vefat edip Allah’ın katına gitmiştir. İstiğfar ise kıyamete dek aranızda kalacaktır.10

Ebu Hüreyre (r.a.)da aynı şeyi gündeme getirerek şöyle söyler:

Sizlere verilmişiki güvence vardır. Biri gitti, diğeri kaldı. Yüce Allah:

“Oysa sen onların içinde iken, Allah onlara azab edecek değildir. Bağışlanma dilerlerken de Allah, onlara azab edecek değildir.” (Enfal, 8/33) buyurmuştur. 11

El-Medain, kimi ilim adamlarından şöyle dediğini nakletmektedir:

Rasulullah (s.a.s.) döneminde, Arablardan kendi nefsi aleyhine günahta ile giden ve günah işlemekten çekinmeyen birisi vardı. Rasulullah (s.a.s.) vefat edince, yünlü elbiseler giyindi ve işlediklerinden geri döndü. Dine bağlılığını ve ibadete yöneldiğini dışarıya vurmaya başladı.

Ona:

Eğer Rasulullah (s.a.s.) hayatta iken sen bu şekilde yapmış olsaydın, O, senin bu durumuna sevinirdi.

O,şu cevabı verdi:

Benim iki emanım var idi. Onlardan birisi gitti, diğeri kaldı. Yüce Allah:

“Oysa sen onların içinde iken, Allah, onlara azab edecek değildir.” diye buyurmaktadır.

İşte bu, iki emandan biri. İkincisi ise:

“Bağışlanma dilerken de Allah, onlara azab edecek değildir.” buyruğundaki emandır.12

Bütün bunlardan apaçık anlaşıldığına göre yegâne Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), başta iman eden ümmeti olmak üzere içinde bulunduğu toplum için bir güvence idi…Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, Rasulullah (s.a.s.)’in içinde bulunduğu topluma O’ndan dolayı azab etmemiş, emin kılmıştır… İnsanlar için azabdan dolayıbirinci güvence olan Rasulullah (s.a.s.)’in vefâtından sonra, ayet-i kerimede ve Rasulullah (s.a.s.)’in beyanında gündeme gelen ikinci güvence kalmış,kıyamete kadar devam edeceği bildirilmiştir… O da, bilindiği gibi“İstiğfar”dır… Günahlardan nâsûh tevbe ile tevbe etmek, hâtâları düzeltmek, noksanlıkları tamamlamak ve kusurları gidermektir… Bununla beraber Allah’dan bağışlanma dilemek, mağfiret talebinde bulunmaktır… İman, iyi niyet ve ihlâs ile bu Salih amel gerçekleşirse, gerek ferd, gerekse toplum azabdan emin olur, kurtuluşa ererler…

“Günahların Allah tarafından bağışlanması anlamında bir terim olan mağfiret, sözlükte, örtmek, gizlemek, birinin kusurunu ifşâ etmeyip bağışlamak mânâsına gelen (ğufrân) kökünden türemiştir. Allah’a nisbet edildiğinde, kulunun günahınıörtüp, kusurunu bağışlaması anlamına gelir (lisânü’l-Arab, ‘ğfr’ md).

Rağıb el-İsfehânî, Allah’a izâfe edilen mağfireti, kulunu azab görmekten koruması şeklinde yorumlamıştır. Aynı kökten gelen istiğfâr, ‘kişinin, kusurunun bağışlanmasını Allah’dan talep etmesi’ demektir.

İsfehânî’ye göre bu talebin, hem söz, hem fiille olması gerekir. Aksi hâlde istiğfâr, kişiyi yalancı durumuna düşürür.”13

Selmân (r.a.)’ının rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Çok bağışlanma dileyin. Zirâ yüce Allah, ancak sizleri bağışlamak için istiğfâr dilemesini öğretmiştir.”14

Fadaşe b. Ubeyt’den.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kul, Azîz ve Celîl olan Allah’dan bağışlanma dilediği sürece, Allah’ın azabından güvende olur.”15

“Merhamet olunmuş vasat ümmetin” her muvahhid mü’min ferdi, duâ ve istiğfâr kalkanına sığınmalı ve kuşanmalıdır… En büyük düşman olan şeytanın tuzaklarına karşıistiğfâr kılıcını kuşanmalı ve düşmana karşı her ân tetikte olunmalıdır…

Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Gerçekşu ki şeytan, sizin düşmanınızdır, öyleyse sizde onu düşman edinin. O, kendi gurubunu, ancak çılgınca yanan ateşin halkından olmaya çağırır.”16

“Ey âdemoğulları, Ben size and vermedim mi ki: Şeytana kulluk etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.

Bana kulluk edin, doğru yol budur.’

And olsun o, sizden bir çok insan neslini saptırmıştır. Yinede aklınızı kullanmıyor muydunuz?”17

En büyük ve baş düşmanımız şeytan ve taraftarları, her ân yeni bir düzenin, yeni bir tuzağın ve düşmanlığın peşindedirler…

“Ey âdemoğlu, Şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi, sakın sizi de bir belâya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz, gerçekten şeytanları inanmayanların dostlarıkıldık.”18

Şeytan, ilk insan ve ilk Peygamber Âdem (a.s.) ile eşi Havva (r.anha)’ya vesvese vererek aldatmış, böylece hatâ işlemelerini sağlamıştı… Onlar, hatâ işlediklerinin farkına varıp idrak edince istiğfâr etmiş nâsûh tevbe ederek, kendilerini düzeltmiş ve Rabbleri Allah’ın affına nâil olmuşlardır…

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“Ve ey Âdem sen ve eşin cennete yerleşin. İkiniz, dilediğiniz yerden yiyin amma şu ağaca yaklaşmayın. Yoksa zalimlerden olursunuz.’

Şeytan, kendilerinden örtülüp gizlenen çirkin yerlerini açığa çıkarmak için onlara vesvese verdi ve dedi ki: ‘Rabbinizin size bu ağacı yasaklaması yalnızca, sizin iki melek olmamanız veya ebedî yaşıyanlardan kılınmamanız içindir.”

Ve:‘gerçekten ben size öğüt verenlerdenim’ diye yemin de etti.

Böylece onları aldatarak düşürdü. Ağacı tattıkları ânda ise, ayıp yerleri kendilerine beliri verdi ve üzerlerini cennet yapraklarından örtmeye başladılar. (O zaman) Rabbleri kendilerine seslendi: ‘Ben sizi, bu ağaçtan men’etmemiş miydim? Veşeytanın, sizin gerçekten apaçık bir düşmanınız olduğunu söylememiş miydim?’

Dediler ki: ‘Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik, eğer bizi bağışlamazsan ve esirgemesen gerçekten hüsrâna uğrayanlardan olacağız.”19

“Derken Âdem, Rabbinden (bir takım) kelimeler aldı. Bunun üzerine (Allah’da) tevbesini kabul etti. Şübhesiz O, tevbeleri kabul edendir. Esirgeyendir.”20

“Sonra Rabbi, O’nu seçti, tevbesini kabul etti ve doğru yola iletti.”21

“(Allah dedi ki:) Gerçekten Ben, tevbe eden, inanan, Salih amellerde bulunup ta sonra doğru yola erişen kimseyi Şübhesiz bağışlayacağım.”22

İlk insan ve ilk Nebî Âdem (a.s.) ve eşi Havva (r.anha), şeytanın vesvese vermesi ile yaptıkları yanlışlıktan tevbe edip dönmüş, hatâlarını düzeltmişlerdi… Bu tavırlarıyla, kıyamete kadar gelecek nesillerine en güzel örnek olmuş ve çocuklarının da kendileri gibi davranmalarının güzelliklerini ortaya koymuşlardı… Kadın olsun, erkek olsun çocukları, ne zaman büyük düşman şeytanın hucûmlarına uğrarlarsa, tevbe silahına sarılıp, istiğfâr kalkanına sığınmalıdırlar… Tevbe ve istiğfârınşartlarına uyarak, Allah’a sığındıkları takdirde Allah, onları affedip şeytanın tuzaklarından kurtarır…

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“İblis (Allah’a):

Senin izzetine and olsun ki, ruhları bedenlerinde olduğu sürece onları ayartmaya devam edeceğim, dedi.

Bunun üzerine Azîz ve Celîl olan Allah şöyle buyurdu:

İzzetime ve Celâlime and olsun ki, Benden bağışlanma diledikleri sürece Ben de onlarıbağışlayacağım.”23

Veşöyle buyurur Rabbimiz Allah Teâlâ:

“Eğer sana şeytandan yana bir kışkırtma (vesvese veya iğva) gelirse, hemen Allah’a sığın. Çünkü O, işitendir, bilendir.

(Allah’dan) sakınanlara şeytandan bir vesvese eriştiğinde (önce) iyice düşünürler (Allah’ızikredip anarlar), sonra hemen bakarsın ki, görüp bilmişlerdir.”24

Şeytana ve şeytanîlere karşı muvahhid mü’min ve muttakî şahsiyetlerin değişmez tavrı bu olmalıdır… Eğer yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah’ın beyan buyurduğu gibi davranılacak olunursa, şeytanın şerri def edilir ve tuzakları param parça parçalanır ve her hangi bir zarar vermez…

Katâde (rh.a.) şöyle der:

Kur’ân, hastalığınızı da, bunun devâsını da size bildirmektedir. Hastalığınız, günahlarınızdır. Bunun devâsıda istiğfârdır!25

İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Allah, istiğfâra devam eden kimsenin her sıkıntısı için bir çıkış yolu ve her keder için bir ferahlık sağlar. Onu, hiç beklemediği bir yerden rızıklandırır.”26

Allah’a ve ahiret gününe katıksız iman eden muvahhid mü’minler, istiğfar etmekle, isyandan itaate, fısktan takvaya dönmüş olurlar… Günahlardan, hatalardan tevbe edenler, onları hiç işlememiş gibi olup, Allah’ın affı ile tertemiz bir hâle gelirler… Muttakî bir mü’min vasıflarını elde edenler için Âlemlerin Rabbi Allah’ın mükâfâtı şöyle beyan buyrulmuştur:

“Kim Allah’dan korkup sakınırsa, (Allah) ona bir çıkış yolu gösterir.

Ve onu hesaba katmadığı bir yönden rızıklandırır. Kim de Allah’a tevekkül ederse, O, ona yeter.”27

Bu hakikatten dolayı, Allah’ın Rasulü Nuh (a.s.) kavmine seslenerek şöyle demişti:

“Bundan böyle, dedim. ‘Rabbinizden mağfiret isteyin. Çünkü gerçekten o, çok bağışlayandır.

(Öyle yapın ki,) üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.

Size, mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler versin, ırmaklarda versin.”28

Bu ayetleri delil getirerek, mü’min müslümanlara nasihatta bulunan İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)’ın olayını ibni Subayh anlatıyor:

Bir kişi, el-Hasen’e kuraklıktan şikayet etti. Ona:

Allah’dan mağfiret dile, dedi.

Bir diğeri O’na, fakirlikten şikayet etti. O’na da:

Allah’dan mağfiret dile, dedi.

Bir başka kişi, O’na:

Allah’a duâ et de bana bir oğul ihsân etsin, diye ricada bulundu.

Ona da:

Allah’dan mağfiret dile, dedi.

Bir başkası, bahçesindeki kuraklıktan O’na şikayet etti. O’na da:

Allah’dan mağfiret dile, dedi.

Biz, böyle demesinin sebebini O’na sorduk. O’da:

Ben, kendiliğimden bir şey söylemedim. Çünkü yüce Allah, Nuh sûresi’nde:

“Rabbinizden mağfiret isteyin. Çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.

(Öyle yapın ki,) üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.

Size, mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar, bahçeler versin, ırmaklar da versin.” (Nuh, 71/10-12) diye buyurmaktadır, diye cevab verdi.29

Bu apaçık delillerden sonra deriz ki, toprakları işgal edilmiş, esaret altında ve hemen hemen her bölgesinde savaş olup kanları oluk oluk akan ezilen ve sömürülen İslâm Milleti’nin her ferdi, katıksız bir iman ile istiğfâra sarılmalı, yegân Rabbimiz Allah’dan mağfiret dilemelidir… Tağuttan, tağutî düzenlerden, bütün ideolojilerinden, kurum ve kuruluşlarından arınıp tertemiz olarak istiğfâr etmeli, başta demokrasi ve laiklik olmak üzere tüm beşerî anlayışlara nâsûh tevbe ile tevbe edip, Tevhid’e ve İslâm’a dönülmelidir…Günahlara pişman olup istiğfar edilerek, Allah’dan mağfiret dilenince Allah, ummadığımız yerden bizi rızıklandırır ve bir kurtuluş kapısı açar…

Abdullah b. Mesud (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kime istiğfâr verilirse, o kişiye mağfiret de verilir. Çünkü Allah şöyle buyurur: ‘Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O, çok bağışlayıcıdır.” (Nuh, 71/10)30

Dipnot

<!--[if !supportLists]-->1. <!--[endif]-->Enfal, 8/33.

<!--[if !supportLists]-->2. <!--[endif]-->Enfal, 8/32.

<!--[if !supportLists]-->3. <!--[endif]-->Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 131, Hbr. 169.

Sahih-i Müslim, Kitabu Sıfatu’l Münafikin, B. 5, Hbr. 37.

İmam Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ıNüzûl, çev. Dr. Necati Tetik – Necdet Çağıl, Erzurum, T.Y, Sh. 254-255.

Abdülfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, Sh. 191.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, çev. Hüseyin yıldız, İst. 2012, C. 7, Sh. 103. İbn Ebi Hâtim, Ebu’ş-Şeyh, İbn Merduye ve Beyhakî’nin Delâil’inden.

<!--[if !supportLists]-->4. <!--[endif]-->Sünen-i Türmizî, Kitabu Tesairu’l-Kur’ân, B. 9, Hds. 3276.

<!--[if !supportLists]-->5. <!--[endif]-->Sünen-i Ebu Davud, Kitabu Salâtu’l-İstiska, B. 9, Hds. 1194.

Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Kusûf, B. 20, Hds. 1496.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkâmutu’s-Salâ, B. 152, Hds. 1265.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Yaşar Güngör,İst. 2011, C. 2, Sh. 487, Hds. 1880.

<!--[if !supportLists]-->6. <!--[endif]-->Sahih-i Müslim, Kitabu Fedâilü’s-Sahabe, B.51, Hds. 207.

<!--[if !supportLists]-->7. <!--[endif]-->İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, Tefsirü’l-Kur’âni’l-Azim, çev. Dr. SavaşKocabaş, İst. 2011, C. 5, Sh. 31, İbn Ebi Hatim’den.

Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 109. Beyhakî,Şuabu’l-İman’dan.

<!--[if !supportLists]-->8. <!--[endif]-->Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 111. Deylemî’den.

<!--[if !supportLists]-->9. <!--[endif]--> Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 109. İbn Ebi Hatim, Ebu’ş-Şeyh ve İbn Merdûye’den.

<!--[if !supportLists]-->10. <!--[endif]--> Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 109. İbn Cerîr, Ebu’ş-Şeyh, Taberânî, İbn Merdûye, Hakim ve İbn Asâkir’den.

<!--[if !supportLists]-->11. <!--[endif]-->Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 108. Ebu’ş-Şeyh, İbn Hakim ve Beyhakî, Şuabu’l-İman’dan.

<!--[if !supportLists]-->12. <!--[endif]-->İmam Kurtubî, el- Câmiu Li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1999, C. 8, Sh. 25.

<!--[if !supportLists]-->13. <!--[endif]-->Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, Ank. 2003, C. 27, Sh. 313-314. Adil Bebek’in Kalemin’den.

Rağıb el-İsfehânî, Müfredât, çev. Prof. Dr. Abdulbaki Güneş – Dr. Mehmet Yolcu, İst. 2010, Sh. 757-758 (Ğ.f.r. md.)

<!--[if !supportLists]-->14. <!--[endif]--> Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 14, Sh. 654. İbn Merdûye’den.

<!--[if !supportLists]-->15. <!--[endif]-->İmam Hafız İbn Kesîr, A.g.e. C. 5, Sh. 32, Hds. 3344.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 6, Sh. 20’den.

Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 109.

<!--[if !supportLists]-->16. <!--[endif]-->Fatır, 35/6.

<!--[if !supportLists]-->17. <!--[endif]-->Yasin, 36/66-62.

<!--[if !supportLists]-->18. <!--[endif]-->Arâf, 7/27.

<!--[if !supportLists]-->19. <!--[endif]-->Arâf, 7/19-23.

<!--[if !supportLists]-->20. <!--[endif]-->Bakara, 2/37.

<!--[if !supportLists]-->21. <!--[endif]-->Taha, 20/122.

<!--[if !supportLists]-->22. <!--[endif]-->Taha, 20/82.

<!--[if !supportLists]-->23. <!--[endif]-->İmam Hafız İbn Kesîr, A.g.e. C. 3, Sh. 53, Hds. 1842.

Ahmed b. Hanbel, Müsned, C. 6, Sh. 29,41 ve Ebu Ya’lâ, Müsned’den.

Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 109. Beyhakî, Esmâ ve’s-Sıfat’tan.

<!--[if !supportLists]-->24. <!--[endif]-->A’râf, 7/200-201.

<!--[if !supportLists]-->25. <!--[endif]-->Celâleddin es-Suyutî, A.g.e. C. 7, Sh. 108. Beyhakî, Şuabu’l-İman’dan.

<!--[if !supportLists]-->26. <!--[endif]-->Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vitr, B. 26, Sh. 1518.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l Edeb, B. 57, Hds. 3819.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, C. 9, Sh. 256, Hds. 10217.

<!--[if !supportLists]-->27. <!--[endif]-->Talak, 65/2-3.

<!--[if !supportLists]-->28. <!--[endif]-->Nuh, 71/10-12.

<!--[if !supportLists]-->29. <!--[endif]-->İmam Kurtubî, A.g.e. C. 18, Sh. 48.

<!--[if !supportLists]-->30. <!--[endif]-->Taberânî, Mu’cemu’s-Sağir Tercüme ve Şerhi, çev. İsmail Mutlu, İst. 1997, C. 2, Sh. 404-405, Hds. 703.

<!--[if !supportLists]-->31. <!--[endif]-->Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2011, C. 17, Sh. 262. Hds. 17216. Taberânî, el-Mucemu’l-Evsat’tan.

 

vuslat