Keşke O Kurban'lardan Biri de Biz Olabilseydik..!

Nureddin Şirin

İbrahimî ve İsmailî geleneğin şiarlarından olan "kurban" dolayısıyla bir bayrama daha yaklaşıyoruz.

Her zamanki gibi kesilen hayvanlarla ilgili medyada bir sürü tartışma yapılacak yine. Yollardaki kanlardan, kaçışan kurbanlıklardan, çevre temizliğinden, belediye kontrollerinden ve belki de hepsinden daha çok kurban derilerin toplanmasından, ya da bu derilerin belli mihraklar tarafından resmi yöntemlerle gasp edilmesinden"

Biz yine "kurban"dan gafil olacağız, zira "kurban" boğazlanan birtakım hayvanlara indirgediğimiz için.

Her şeyden önce, "kurban" kelimesinin sadece boğazlanan hayvanları ifade etmediği; inek, koyun, deve vs. kesilen hayvanların "kurban"ın sadece bir kısmını ifade ettiğini Kur"an-ı kerim bize öğretiyor.

Hz. Adem"in iki oğlu Habil ile Kabil Allah"a kurban sunmuş, Habil"in kurbanı Allah tarafından kabul edilirken, Kabil"in kurbanı ise kabul edilmemiş, bunun üzerine Kabil kin ve hasedinden kardeşi Habil"i öldürmüştü.

Rivayetlerden Habil ile Kabil"in Allah"a kurban olarak; birisinin bir kucak başak, diğerinin de bir havyan kurban ettiğini, dolayısıyla, "kurban"lıkların sadece boğazlanan hayvanlardan ibaret olmadığını öğreniyoruz.

Bundan da öte, İbrahimî geleneğin şiarı olan "kurban" bize, tevhid davasının ihya ve ikamesi için; şirke, küfre, zulme ve tuğyana karşı, hakkı müdafaa etme yolunda adanmanın, bu uğurda severek feda olmanın, her türlü zorluk ve meşakkati sineye çekmenin anlamını da öğretiyor.

Acaba Hz. İsmail için "zebihullah" niçin denilir?

O küçücük yaşında babasına "baba beni sabredenlerden bulacaksın, sen Allah"ın emrini yerine getir" dediğinde, boğazına uzanan bıçak onun boğazını kesmemiş, ama o tevhidi mücadele tarihinde "zebihullah" yani "Allah için kurban olan" "Allah için kurban olmaya kedini amade kılan" olarak yerini almıştı.

Zira burada Hz. İsmail aleyhisselam"ın gösterdiği teslimiyet ve tevekkül, rıza ve sabır, onu "zebihullah" olmaya layık kılmıştı.

Dolayısıyla, Hz. İsmail"in şahsında bir insanın kendini nasıl "Allah"ın kurbanı" kıldığını öğreniyoruz; Hz. İbrahim aleyhisselam ise Allah subhanehu ve Teala"ya sadakatin ispatı için en sevdiklerinden feragat edebilme azim ve iradesinin sembolü olmuştu.

"İnne hâzâ le huvel belâul mubîn" (Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır)

Hem babanın hem oğulun aynı anda imtihanı.

Ve her ikisinin de başarıyla çıktıkları büyük imtihan...

Tarih boyunca her bir müminin Allah katında imtihanı vardır; zorluklarla, acılarla, sıkıntılarla, ölüm ve işkencelerle. Bir zaman gelir düşmanın namlusu göğüslere dayanır; bir zaman gelir, sırtlar zalimlerin kırbacıyla kanlanır, bir zaman gelir mahbesler, zindanlar insanın önüne çıkartılır, bir zaman gelir açlık, yokluk, sürgün insana yoldaş kılınır"

Yine bir zaman gelir dünyanın zevk ve sefasının cilveleri insanın içini kamaştırır; lüks konfor ve keyif arzusu damarlarda kabarır; heva ve hevesin baskısı insanı dünyanın tamahına kaptırır"

Acaba kim diyecek, "ne zalimin sopası ve silahı korkutur beni; ne de dünyanın zevk-u sefası kandırır beni"!"

Ve müminler bu imtihanlarla yüzleştiklerinde, acaba geri adım mı atacaklar, üzerlerine gelen zorluk ve musibetlerden korkup mu kaçacaklar, baskı, zulüm, tehdit ve kıskaçlar karşısında önlerine koydukları hedefleri bırakıp mı gidecekler?

Allah Tebareke ve Teala, İbrahim"in sadakatine karşı onun sınavını başarıyla verdiğini beyan ediyor ve ardından ona bir "zibh-i azim" verdiğini buyuruyor.

"Ve fedeynâhu bi zibhın azîm" (ve biz ona büyük bir kurbanı bedel olarak verdik)

Şimdi aynı şekilde bu "zibh-i azim"i nasıl tanımlayacağız? "ze-be-he" kökünden, "zibh"i "boğazlanan kurban" şeklinde tanımladığımızda, acaba, Hz. İbrahim"in kestiği koç, Allah"ın kendisine verdiği "zibh-i azim" mi olacak?

Bazı mealler ve tefsirlerde, bu "zibh-i azim"in "koç" olduğu belirtiliyor.

İbrahimimî ve İsmailî gelenek bize bu "zibh-i azim"in boğazlanan bir koç olmadığını öğretiyor.

Hz. İbrahim (a.s) imtihanlardan başarılı çıkınca, Allah Subhanehu ve Teala onu insanlara "imam" olmakla mükafatlardırmış, onu yüce bir makam ile ödüllendirmişti. Hz. İbrahim (a.s) bu ödülün azametinden dolayı, bu makamın zürriyetine de verilmesini dilemişti"

"Biz ona büyük bir kurbanı bedel olarak verdik" ayetindeki "kurban" acaba, Allah Tebareke ve Teala"nın Hz. İbrahim"in zürriyetinden seçtiği "büyük kurban" olmasın? Boğazı kesilmediği halde gösterdiği rıza ve teslimiyetle Hz. İsmail"i "zebihullah" yapan, Hz. İbrahim"in zürriyetinden gelen o "büyük bir kurban"ı da "Sarallah" yapmaz mı?

"Sarallah" yani "Allah'ın kanı" "Kanını Allah'a sunan"...

İşte o büyük kurban, Hz. Seyyidüşşüheda İmam Hüseyin"dir"

Allah"ın beytini ziyarete gidenlerin yolu tavafta, Safa"da, Merve"de, Mina"da İbrahim"le kesişirken, Bir "dede" ile bir "torun"un tarihsel serencamı bir "Kerbela"da kesişmez mi?

Atamız İbrahim"in tevhidi mücadele geleneğine bağlı olan biz muvahhidlerin yolu her ne zaman ve her nerede, İbrahim, Hacer ve İsmail ile kesişirse, bu yol bizi, "sarallah"a götürür; çünkü artık orada bıçak boğazı kesmiş, kan çölün topraklarını kızıla boyamıştır; "Eğer kanım dökülmeden ayakta durmayacaksa ceddim Muhammed"in dini; ey kılıçlar haydin gelin alın beni; parçalayın, parça parça edin bedenimi" diyen "büyük kurban"ın başı ile bedeni Aşura gününde birbirinden ayrılmıştır"

Hz. Zeyneb kardeşi "Sarallah"ın başsız bedeninin yanına vardığında "Allah"ım bu kurbanı bizden kabul buyur" diye dua ederken, "zibh-i azim"in tefsirini yapıyordu aynı zamanda"

İşte İbrahimî ve İsmailî gelenekte "kurban"ın anlamı budur; özü budur; mesajı da budur"

Bugün İslam coğrafyasının dört bir yanında, hakkın müdafaası için, göğüslerini zalim ve tağutların kurşunlarına siper edinip al kanlara boyanan muvahhidler, İbrahimce ve İsmailce bir ameli ihya edip Allah yolunun kurbanları olurlarken, bizlere bu tevhidi geleneğin kutsal şiarına kanlarıyla tanıklık ediyorlar.

Tüm cephelerimize göz attığımızda, hep "kurban"larımızı görürüz. Aslında o kurbanlarla birlikte parıldayan güneşi; gök kubbemizin aydınlatan kandili...

Ve 31 Mayıs sabahında, müezzinler "Allahuekber!" "Eşhedü enlailahe illallah" diye ezana durduğunda, "Özgürlük filosu"yla yolan çıkan kardeşlerimiz de "Mavi Marmara"da "şehadet"e durmuşlardı; çünkü onlar "kurban" olmaya hazırdılar...

Kudüs için, Aksa için kendilerini feda eden kardeşlerimizin al kanları, siyonist düşmanın kara sutünlarını sarsarken, bizler için de "kurban" olmanın onurunu yazdılar, dersini verdiler.

Cevdet'lerden Furkan'lara, yiğitlerimiz için biz de "Allah'ım bu kurbanlarımızı kabul buyur" diye dua ederken, bir gün birilerinin de bizim ardımızdan "Allah'ım bu kurbanımızı kabul buyur" diye niyazda bulunması istemez miyiz?

Bizler, İslam"ın ve mukaddesatımızın her bir yandan saldırıya uğradığını, masum ve savunmasız kardeşlerimizin kana bulandığını, namus ve iffetlerimizin çiğnenip kirletildiğini söyleyip durduğumuz bir zamanda, önce kendimize dönüp şu soruyu sormamız gerekiyor; "O halde kurbanlar nerede?" "İslam"ın ve Müslümanların savunulması uğruna; zulüm, tuğyan ve zorbalığın pençelerinin kırılması uğruna, tevhid, adelet ve özgürlük bayrağının dalgalanması uğruna kendilerini feda etmeye hazır yiğitler nerede..?

Eğer bir gün düşmanın nefesi ensemizde olacaksa, bizlerin yanıtı korkmak olmayacak! Eğer bir gün zalimlerin pençeleri boğazlarımızı sıkmaya kalkacaksa, bizlerin yanıtı oturmak olmayacak! Eğer bir gün önümüze kurulan tuzaklar ayaklarımıza dolanacaksa, bizlerin yanıtı kaçmak olmayacak.

Zira o "büyük kurban" bize öğretmişti "heyhat minnezzille"yi...

Sınavın tam ortasındayız şimdi...

O halde;

Selam Halilullah"a

Selam Zebihullah"a

Selam Sarallah"a,

Ve selam tüm zamanların kurbanlarına".

Rabbim bizleri de bu kurbanların arasına katsın"

Ne büyük kazanç, ne büyük saadet ve ne büyük kurtuluştur bu"

Ve gerçek "bayram" da budur...

"Kurban"lar ümmetimize mübarek olsun; Ümmetimiz gerçek "bayram"larla buluşsun...

 

 

velfecr