Kendisine emanet edilmişti bu çocuklar

Ahmet Taşgetiren

Haber şuydu:

“Yargıtay, 15 Temmuz darbe girişiminin ardından Sultanbeyli dosyası kapsamında tutuklanan ve müebbet hapis cezası verilen 66 askeri öğrenci hakkındaki kararı bozdu.”

Ardından tahliyeler başlamıştı.

Medya tahliye edilen öğrencilerden Furkan Çetinkaya’nın annesi ile kucaklaşma fotoğraflarını paylaşıyordu. Diğer annelerle birlikte çocuklarının suçsuzluğu için mücadele eden Melek Çetinkaya, “355 Harbiyeli vardı dün akşam 66 tanesi çıktı. Geride benim 289 çocuğum var. Onların hepsini almadan adaletin geldiğini söyleyemem” diyordu.

Nasıl okumalıyız bu olayı?

“Yargıya güvenmek lazım, adalet nasıl olsa yerini buluyor” genel yaklaşımını hatırlayarak mı?

Yoksa “Dereye su gelinceye kadar kurbağanın gözü pürtler” diye mi?

Melek anne, kendi çocuğunu kucaklarken, “Geride daha 289 çocuğum var” diyor. Onun yüreğindeki sancı bitmemiş. Devlette kaç kişinin yüreğinde bu sancı yankılanıyor dersiniz?

Annelerin savunması çok basitti: “Bunlar emirle hareket eden çocuklar. Otobüse bindirilip yola çıkarılmışlar, nereye gittiklerini bile bilmiyorlar, darbeden dolayı nasıl suçlu olurlar?”

Bu soruyu sormak ya da bu sorunun cevabını vermek “Devlet” için çok mu zordu?

6 yılları cezaevinde geçti bu çocukların. Bıyıkları terlememiş girdiler, koca adam olarak çıktılar. Koskoca bir “Devlet terbiyesi!” ile.

Müebbetten mahkum edilmişler ilk derece mahkemesinde ve istinafta…

Nasıl kolay bir mahkûmiyet kararı bu.

***

Şimdi gelelim bu dönemin yargı dosyasına.

Ne yazık ki ilk değil bu çocukların davası. Bu dönemde patır patır müebbet – ağırlaştırılmış müebbet cezaları verildi. Sonra mesela dava “üye olmamakla birlikte örgüte yardım etmek” şekline indirildi. Belki de “tutukluluk sürelerine uygun bir şeyler vermiş olmak için.”

Şu KHK ihraçları mesela. Yıllar sonra gelen “Pardon”lar… Ne kadar insana haksızlık yapıldı bu süreçte! Devlet – vatandaş ilişkisi bu mudur?

Üniversitelerde, altına “Bu bilgiler yargıda delil olarak kullanılamaz” notu düşülmüş olmasına rağmen MİT fişlemeleri ile işlem yapıldığına dair haberler yansıyor medyaya.

Ben biliyorum, Güneydoğu’da bir üniversitenin rektörü, “üniversitede gerekli sayıda FETÖ’cüyü ihbar etmemek”le suçlanmış, görevden alınmıştı.

Sık sık rastlarsınız medyada, emniyet birimleri bilmem kaçıncı operasyonu yaparlar: 15 kişi daha gözaltına alındı, yok bilmem 50 kişi daha gözaltına alındı….

Bu operasyonlarda kimin hangi suç isnadı ile gözaltına alındığını, gözaltında nelerin olduğunu bilen var mı?

Burada sadece “Devlet güçlerine güven”den söz edilebilir. Halkta “Haksız bir şey yapmazlar, gözaltına alınanların belli ki bir suçu vardır” mantığı işler.

Hukuku, devlet yapısı içindeki kurumları oturmuş, denge – denetlemesi sağlıklı işleyen toplumlarda bu değerlendirme yerindedir.

Bizde durum öyle mi? Çok çok uzun zamandır bunları tartışmıyor muyuz?

Şimdi artık “FETÖ’nün Emniyet ve Yargıdaki etkinliğinin nasıl çarpık uygulamalar ürettiği” kolay değerlendiriliyor. Peki sonrasında her şey, hani o “Hukuk devleti” dediğimiz çerçevede mi gerçekleşti?

Geçende yazdığım, bir milletvekilinin Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından “Polis düşmanı” diye damgalanması olayı, bir hukuk devleti için kabul edilebilir mi? O milletvekili, Emniyet’le ilişkiyi nasıl sürdürsün bundan sonra? Ya polis, sade insanlara – gruplara da benzeri “Öfke – ön yargı – damgalama” hissiyle yaklaşıyorsa…

15 Temmuz’dan sonra ilk KHK yayınlandığı ve binlerce insan devlet görevinden ihraç edildiğinde “Sayın Cumhurbaşkanı KHK ile ihraç edilen herkesin suçlu olduğuna nasıl inandı?” diye sormuştum.

Eski Adalet Bakanı Abdülhamit Gül “Yargının pardon deme lüksü yoktur” demişti. Ne yazık ki “Pardon” diye diye ilerliyoruz. Ve her “Pardon” memleket insanlarının birilerinin hayatından yılları alıp götürüyor.

Ömer Faruk Gergerlioğlu, askeri öğrencilerle ilgili konuyu Meclis’te Milli Savunma Bakanı (15 Temmuz günlerinin Genelkurmay Başkanı) Hulusi Akar’ın “yüzüne karşı” söylediğini hatırlatıyor. Diyor ki:

“Ben bunu Meclis’te Milli Savunma Bakanı’nın yüzüne de söyledim. ’12 Eylül’de darbede üsteğmenmişsiniz, o zaman emredileni yaptınız. Şu anda Savunma Bakanı’sınız. Bu öğrenciler de denileni yapmış ve şu anda müebbetlik. Senin vicdanın kabul ediyor mu?’ dedim. Tek kelime edemedi.”

Evet, sayın Akar, bilmiyor muydu bu çocukların emir-komuta içinde ve nereye götürüldüklerini bilmeden yola çıkarıldığını? Niye konuşmadı, niye, niye, niye?

Oysa kendisine emanet edilmişti bu çocuklar… Vah benim memleketim.