Kemalist-laik sistemin ana partisine, yeni Hükûmet’te yer verilmemeli!

Selâhaddin Çakırgil

Seçim sonrasında nasıl bir hükûmet oluşturulacağı, önemli bir problem olarak karşımızda.. Çünkü, ülkeyi 13 senedir yöneten AK Parti, tek başına hükûmet kurabilmesi için, 18 m.vekiline ihtiyaç duyduğu bir tablo ortaya çıkmıştı..
Bu 18 sandalye noksanını hangi parti karşılayacak ve ortak Hükûmet kurmakta, AK Parti’nin yanında yer alacaktı? Çünkü, AK Parti yine de yüzde 41 ile, en büyük parti idi ve en yakın rakibi yüzde 16’lık bir geriden, yüzde 25 oy alan CHP geliyordu. Diğerleri de, yüzde 16,5 oyla MHP ve yüzde 13 ile HDP idi. 550 sandalyelik Meclis’de, AK Parti, 258 m.vekili, CHP 132, MHP ve HDP ise, 80’er m.vekili çıkarıyorlardı.
Bu tablo da, normalde, gelecekteki hükûmetin hangi parti tarafından ve nasıl kurulabileceğinin ipuçlarını veriyor olmalıydı.
Ama, işte bu noktada normal olmayan bir tavır çıktı ortaya..
Kendileri seçimi birinci parti olarak kazanamamış ve birinci parti durumuna gelmekten çok uzak olan partilerin, AK Parti’nin 13 yıl aradan sonra ilk kez tek başına hükûmet kuramıyacağı ve muhalefet partilerinden gelecek 18 sandalyelik bir desteğe ihtiyac duyacağı bir noktaya gelmesini bir fırsat olarak değerlendirmek istemeleri tabiî idi, elbette.. Nitekim, muhalefet partileri, ilk anda, bu tabloyu hiç beklemiyor olmalıydılar ki, şaşkınlıktan, kendileri büyük bir zafer kazanmış gibi bir havaya kapılıyorlar ve bu tabloyu, AK Parti’nin büyük bir yenilgisi ve kendilerinin de büyük bir zaferi gibi göstermeye ağırlık veriyorlardı.
Halbuki, ortada öyle bir tablo yoktu, sadece AK Parti biraz tökezlemişti, o kadar..
*
Zafer sevinç ve şaşkınlığıyla yapılan bu ilk andaki sağlıksız değerlendirme, ortaya ciddî bir problemi de çıkarıyordu. Çünkü, seçim neticesi ortaya çıkar çıkmaz, HDP eşbaşkanlarından S. Demirtaş, ‘AK Parti ile asla bir koalisyona girmeyecekleri’ni açıklaması, diğer muhalefet partilerince de benzer şekillerde açıklamalarla daha bir takviye edildi.

Evet, HDP, seçimlerden beklenenin de üstünde, yüzde 10 barajını kılpayı değil, yüzde 13 gibi net bir rakamla geçerek çıkmış ve artık bir ‘bölge partisi’ değil, ‘ülke partisi’ olduğu açıklamasını rahatlıkla yapabilecek bir konuma gelmiş, ülkenin belli bir bölgesinden değil, her bir tarafından da oy almıştı. Ancak, Demirtaş’ın ve bu partinin diğer önde gelen isimlerinin ilk anda yaptığı açıklamalar, güç zehirlenmesine uğradıklarının işaretini veriyor ve daha bir net olarak vurguluyorlardı ki, bu parti yine de bir bölge partisidir. Üstelik, tablo da bu durumu yanlışlamıyordu. Çünkü, bu parti belli bir bölgede, yüzde 85’leri bulan bir oy patlaması yapmıştı.

Anlaşılıyor ki, bu partinin özellikle kürd kimliğine yaptığı vurgu, kemalist-laik rejimin 90 -100 yıldır bayrakdarlığını yaptığı resmî ideolojinin türkçülük siyasetine bir tepki olarak böyle bir sonucu vermesinde etkili olmuştur. Yani, bu oy patlaması, 13 yıldır iktidarda bulunan AK Parti’ye bir tepki değildi. Çünkü, bir siyasî iktidarın vatandaşlarını mennun etmek için neler yapması gerekiyorsa, AK Parti de onları yapmıştı. Hele de kürd etnisitesine mensub halkın kitleler halinde yaşadığı yörelerde, Anadolu Kürdistanı’nda yapılan hizmetler, herhalde bu zamana kadar görülmediği gibi, 10 yıl öncelerde de tasavvur edilemiyecek çapta idi.. Buna rağmen, halk, o yörelerdeki deyimle, ‘hizmet’e değil, ‘kimlik siyaseti’ne oy kullanmıştı. Ki, o etnik kimliğin bu kadar rahat ifade edilmesi de, yine AK Parti’nin getirdiği düzenlemelerin sonucuydu. Bunlara ek olarak, son 2,5 yıldır artık kanın durdurulması yönünde çok ciddî adımları da AK Parti Hükûmeti atmıştı ve halk kitleleri, rahat nefes almaya başlamış ve ayrıca, henüz 15 yıl öncelerde varlığı resmen kabul edilmeyen kürd diline, TRT bile TRT Kürdî adında bir kanal ayırıyordu.
Bu gibi durumlar ve AK Parti’nin, Çözüm Süreci denilen siyaseti, özellikle de MHP’yi derinden tedirgin ediyor ve bu gelişmeleri, kendi varlık sebebine kesinlikle aykırı görüyordu. Nitekim, bu durum, yeni Meclis’in başkanının seçilmesi sırasında ortaya çok erken bir şekilde çıkacaktı..
*
CHP lideri K. Kılıçdaroğlu ise, hâlâ, Hükûmet’in yüzde 59’u oluşturan üç parti tarafından kurulması gerektiğini, kurulacağını söylüyor; dahası, bu beklentisini garanti altına almak için büyük bir fedakârlık yaparak, MHP Lideri Bahçeli’ye, ‘Başbakan sen ol..’ teklifinde bile bulunuyordu, kamuoyu önünde açıkça.. Bunu söyleyken, türkçü ve kürdçü eğilimleri, etnik kimlikleri ön plana çıkaran MHP ve HDP’nin nasıl bir araya gelip, ortak hükûmet oluşturabileceğini ve böyle bir vazifelendirmenin Cumhurbaşkanı tarafından yapılıp yapılmayacağını düşünmeden.. Kaldı ki, AK Parti atlanarak, bu üç partiye hükûmet kurması gibi gariblikleri tezgahlayacak bir Demirel yoktu, Cumhurbaşkanlığı’nda.. Cumhurbaşkanı Erdoğan, AK Parti’yi 13 yıl iktidarda tutan ve ülkeye oldukça büyük, başarılı ve göz alıcı hizmetler sunan birisi olarak, yarım asra yaklaşan siyasî hayatı içinde yaşadığı eski entrikaları tekrarlıyacak değildi, herhalde..
*
Meclis Başkanlığı için Deniz Baykal’ın ismi ortaya çıkınca.. CHP bayağı heyecanlandı ve son kertede, HDP de Deniz Baykal’a vereceğini hissettiriyordu. Ancak, MHP lideri Bahçeli, ‘Biz HDP’nin desteklediği bir aday’a oyvermeyiz ve boş oy veririz..’ deyince, yüzde 59’luk muhalefet bloku olarak nitelenen farazî birlik paramparça oluvermiş ve AK Parti’nin adayı Savunma Bakanı İsmet Yılmaz, AK Parti’nin 258 oyuyla Meclis Başkanı seçilmiş, Baykal ise 182’de kalmıştı. Esasen, CHP liderliğinden hangi sebeblerle ayrılmak zorunda kaldığı bilinen bir kişinin Meclis’in Başkanı seçilmesi ve Devlet Protokolü’nde Cumhurbaşkanı’ndan sonra ikinci sırada yer alan bir mevkıie gelmesi ve gerektiğinde Cumhurbaşkanı’na vekalet edecek bir makama getirilmesi, çok tuhaf ve de o özel durumunun ödüllendirilmesi olurdu.
Meclis Başkanlığı seçimi, gelecek Hükûmet’in hangi partiler tarafından kurulacağı veya kurulamıyacağının ipuçlarını vermeye başlamıştı..

Şimdi yeni hükûmet kim tarafından ve nasıl oluşturulacak?
HDP, elde ettiği neticesinin Erdoğan’ın ve AK Parti’nin siyasetlerinin değil, kendi çabalarının meyvası olduğuna kitleleri inandırmak için, AK Parti’yi kendilerinin en karşıt tarafı gibi göstermekten meded umuyor.. Bu açık.. Halbuki, HDP, eğer silahlı bir güçten, PKK’nın Dağ Kadrosu’ndan, Kandil’den yönlendirilmeyen bağımsız bir parti olsaydı, belki de, AK Parti ile ülkenin problemlerini çözmekte etkili bir konum ile, hükûmet ortağı olarak çok faydalı hizmetler görebilir ve hem ülke ve hem de kendisi güçlenebilirdi. Ama, bu fırsatı bilerek takib ettikleri siyasî taktiklerle kaçırdılar.
*
Bu durumda, geride kalıyor, ‘AK Parti + CHP’, ya da ‘AK Parti + MHP’ modelleri..
18 sandalyelik bir noksanlık için, AK Parti + MHP hükûmeti, olabilecek, akla en yakın bir model gibi gösteriliyor, AK Parti’nin taban kesiminde..
Elbette bunun getireceği yığınla dezavantajlar da olacaktır. Çünkü, böyle bir hükûmette kendilerinin fayda göremiyecekleri ihtimali belirince, Bahçeli’nin -2002 Haziranı’nda 3,5 yıllık ve henüz 1,5 yıl daha vakti olan DSP+MHP+ANAP Hükûmeti’ni terkedivermesi gibi- Hükûmet’i terketmek kararı alıvermesi durumu ortaya çıkabilir. Esasen, Bahçeli şimdiden, ‘erken seçim’i esas alacak bir hükûmetin olabileceğinden söz etmesi de bunu gösteriyor..
Ama, kendi menfaat hesablarına göre ‘erken seçim’e ayarlanmış böyle bir hükûmet, ülkenin muhtac olduğu istikrarı sağlıyamaz ve sadece ortakların birbirlerine ayak oyunları içinde geçer.. Ki böyle bir hükûmette bile, alınacak bakanlıklarda, 13 yıldır geçmişin tortularını temizlemeye çalışan Hükûmet gider, onun bunca çabaları da heder olur ve o yaptıklarını kendi elleriyle yıkmak gibi bir tablo ortaya çıkabilir.. Kaldı ki, MHP’li bir hükûmet’in, HDP’nin dayandığı etnik kesimlerin yaşadığı kitleler üzerindeki menfi ve uzaklaştırıcı etkisi bir ayrı acı semere olacaktır.
*
Ve hele de.. Eğer, AK Parti +MHP kurulamayıp, AK Parti+ CHP Hükûmeti gibi bir hilkat garibesi ortaya çıkarsa..
Aman Allah’ım..
Buna yola kesinlikle yakınlık gösterilmemelidir. Çünkü, 90 yılı aşkın bir geçmişin bütün veballerin, baskıların, zulümlerin, cinayetlerin sembolü olan bir CHP’nin Hükûmet’e ortak edilmesi, kemalist-laik ideolojinin fiilen dokunulamaz durumda olan kalıntıları zâten tamamen temizlenememişken, o zulüm ideolojisinin bağlılarının devlet kadrolarına yeniden
dönmelerine ve yeni bir taze nefes almalarına yol açacaktır ki, bu, büyük bir vebal olur. Bu açıdan, AK Parti’nin millete sunduğu bunca hizmetten sonra, bir topal ördek konumunda kalacak bir hükûmetin kurulması adına, bu millete uzun vâdede ağır ve zehirli sonuçları olacak bir uygulamaya fırsat vermemesi umulur. Böyle bir tablonun ortaya çıkaracağı olumsuzlukların vebali, Erdoğan’ın da, Davudoğlu’nun da ve onların fikrini, çizgisini benimseyen yakın çalışma arkadaşlarının ve kadrolarının da taşıyamıyacağı kadar ağır olabilir.

Bu bakımdan, bir iktidar uğruna kendisini oluşturacak partilerin menfaatlerini gözetecek olan ve milletin imkân ve zamanını boşa harcayacak, heder edecek olan bir Hükûmet yerine, yeniden, millete gidip, iradesini yeniden gözden geçirmesine fırsat vermek ve seçimin tekrarlanmasına giden yolu kolaylaştırmak en mâkul çare olsa gerek..
Ki, Hükûmet’i kurma vazifesinin Davudoğlu’na verilmesinden sonraki 45 gün içinde herhangi bir hükûmet kurulamazsa, Meclis otomatik olarak münfesih olacak ve seçimlerin yenilenmesi gereği ortaya çıkacaktır.
Seçimler aynı sonuçları verirse, o zaman yeni duruma göre yeni siyasetler belirlenir.
Ama bugünkü tablo, bir sırf AK Parti’yi bertaraf etmek için zoraki denge hesabları gereği, milletin iradesinin çarpıtılmasına yol açmıştır ve bu çarpık tablodan sağlıklı bir netice ummak, hayal olsa gerek…

*

dirilişpostası