‘Kalb derdi’yle terennüm ve arayışlar..

Selâhaddin Çakırgil

Bir rahatlık, bir vurdumduymazlık, bir hacıyatmazlık anlayışı hattâ..

Geçmişte ne güzel ideallerimiz vardı, gece yarılarına kadar, sabah namazı vakitlerine  kadar bitmeyen sohbetlerimiz, münazaralarımız, gökyüzünde kurduğumuz ve yeryüzüne indirmeyi  hayal ettiğimiz nizamın yere inmesi halinde neyi, nasıl yapacağımız konusunda kafa yormalarımız olurdu..

Sonra, bir dönem geldi ve eskiden hayal bile edemediğimiz nice aksaklıklar, bozukluklar birer- ikişer kısmen de olsa giderildi.

Şimdi eski âşina ve dost isimlerle bir araya geldiğimizde geçmişi hatırlıyor,  güzel hayallerimizin bir bilançosunu çıkarıyor ve de geldiğimiz noktada o eski heyecan, ümid, fedakârlık ve mücadele azimlerimizin yeni nesillerde olup olmadığı konusunda değerlendirmeler yapıyor,  hayıflanıyor ve sanki bir yerlerde bir takım yanlışlar yaptığımızı düşünüyoruz.

Daha da ilginç olanı  şu ki, galiba, bazı şeyleri eskiden çok dar düşünmüşüz ki, bugün artık yapacak çok fazla işimiz kalmamış gibi bir tatmin içindeyiz.

Halbuki dünkü şikayetlerimiz,  sadece ayağımıza batan dikenlerden, vurulan zencirlerden, karnımıza yediğimiz tekmelerden, sırtımıza ve kafamıza inen dipçiklerden, yüzümüzü – gözümüzü şişiren yumruklardandı..

Bunlar kalkınca önümüze hemen kurulu bir dünyamız çıkmayacaktı. Hayal ettiğimiz dünya kurulmayı bekliyordu..

Ve üzerimizdeki baskılar kısmen de olsa zail oldukça, sorumluluklarımız daha da artacak, harcamamız gereken çabaları daha bir arttırmamız gerekecekti.

Biz ise, genelde, mevcudla yetinen bir noktada durduğumuz için, evet belki şükrediyoruz, ama, daha ileri noktalara ulaşmak konusundaki çabaları başkalarından, yeni nesillerden bekliyoruz.

Halbuki,  Eyyub-el’ Ensarî Hz.leri‘nin inandığı değerlere göre bir dünya kurmak için Arab çöllerinden  taa Konstantıniyye / İstanbul önlerine gelip şehid olduğunda yaşının 85’lerde olduğundan  hayranlıkla söz ediyoruz da, bu durumdan kendimize bir pay çıkarmakta o kadar istekli görünmüyoruz.

(Emevîlerin zulüm ve saltanatının çetin mücadeleler sonunda sona erdirilmesi ve yönetim sahnesine bir kurtarıcı  gibi çıkan Abbasîler döneminin başlamasından sonraki birkaç yıl içinde değişen bir şey olmadını gören ve hayal kırıklığı yaşayan ulemâdan bir seçkin zat, Abbasî Halife- Sultanı’na gider  ve ‘Efendim ne güzel hayallerimiz vardı.. Ama görmekteyiz ki, değişen bir şey pek yok..’ diye yakınır.  Sultan’ın sözleri ise aynı zamanda bir ikaz gibidir: ‘Aman efendim, bir dünya saltanatıdır ki bize de ulaşmıştır; bırak biraz da biz sürelim.. ‘

 

Yoksa , bazılarımız da bu mantıkla mı değerlendiriyor içinde bulunulan durumu..

 

Her halukârda, Hz. Peygamber (S)’in, ‘Okçular mevzilerini terketmesinler ..’emrine rağmen, ganimetlerin dağıtılmasında kendilerine pay düşmeyeceği endişesiyle yerlerini terkedenler yüzünden müslümanlar büyük bir yenilgi almışlardıUhud‘da..

Bugün bizler de, dünya nimetlerinden mahrum kalmamak ihtirası ile mevzilerini terkedenler durumuna düşmüyor muyuz?)

*

Geçen hafta Bremen’den gelen dostumuz  Tekin, sabah kahvaltısında bazı dostlarla buluşacağımızı bildirip  davette bulundu..  Ona hemen,  400 sene öncelerde yazıldığı tahmin olunan ‘Oburlar Kitabı‘nın ölçülerine göre davranacağımı  söyledim; ‘Yeter ki yemek olsun, ne erken, ne geç; ânında, tam  zamanında orada olurum ve kovsan da, dövsen de yemeden gitmem..’  şeklindeki nükteleri tekrarladım.

Kararlaştırılan saat ve mekanda, genç neslin değerli kalem ve fikir erbabındanKenan AlpayTürkiye Yazma Eserler Kurumu  İst. Bölge Md. E. Emir  Hoca ve Bingöl Belediye Başkanı Yücel Barakazî ve diğer bir kaç arkadaşla buluştuk ve kahvaltı bahaneydi; iki saati aşkın bir süre dertleştik..

Tabiatiyle önceliği Yücel Bey‘e vermemiz gerekiyordu.. Çünkü hem omuzunda bir vilayetin yükü vardı, hem de Bingöl,  ‘Gitmesek de, gelmesek de, o köy bizim köyümüzdür..’ cinsinden, coğrafi mekan olarak epeyce uzak bir yerdeydi.  O da, Bingöl’deki belediye hizmetleri başta olmak üzere genel sosyal yapıdan ve sosyo-politik durumdan, sıkıntılardan, yeni nesille irtibat kurmakta karşılaşılan mes’elelerden, nelerin yapılması gerektiğinden, nelerin niçin yapılamadığından, yapılamıyanların etkenlerinden, yapılmasıyla tatmin olunan bazı hizmetlerin yetersizliğinden vs. anlattı. Ve bütün bunlar bir müslüman hassasiyetiyle dile getiriliyordu.

Hz. Ali’den ulaşan bir rivayette, ‘kalbinde din derdi taşımayan insanlardan hayır gelmiyeceği’  bildiriliyordu..

*

BİR BAŞKA  BULUŞMADA DA, AYNI YÜREK SANCILARI…

Aynı gün, bir tlf. geldi.. İnkılab Kitabevi’nden Hasan Güneş kardeşimizden..

Bir eski dostun yanında olduğunu söyledi..

O dost-ağabeyle irtibatımız 36 yıl önce  kopmuştu. Gerçi,  29 yıl önce  Hicaz’da karşılaşmıştık, ama o büyük kalabalıkta haliyle çok sınırlı idi o  buluşmamız..

Telefonda kısa bir hal-hatır soruşmadan sonra, akşama doğru Üsküdar’da buluşmayı kararlaştırdık.

Yanımda Bursa’dan yakınım Yavuz da vardı..  

Belirlenen yer zaman ve mekanda buluştuk..

45 sene öncelerden beri tanıdığım Rifat ağabey karşımdaydı, beyazlaşmış uzun sakallarıyla.. Ama cismanî hareketliliğinden, fikrî cevvaliyet ve heyecanından bir şey kaybetmemiş olarak..

Rifat ağabey, 1970’lerdeki (MNP) Millî Nizam Partisi‘nin, daha sonra (MSP) Millî Selamet‘in  kuruluşunda, -daha sonra yolları, farklı metodik bakış açılarından dolayı  ayrılmış olsa bile..- (merhûm) Necmeddin Erbakan‘ın yanında , onun  öğrencisi ve yardımcısı olarak faal şekilde bulunmuş bir mühendis idi. Onu, MNP’nin toplantılarında uzun siyah sakallarıyla tanımıştım, ilk kez.. 

*

İki saatten fazla süren bir sohbette  ve genel değerlendirmelerde bulunmaya çalıştık..

Bir ara,  ‘Ağabey, m.vekili olan oğlun hangisi, ben onu hatırlamıyorum.‘  dedim.. 

‘Aaa, o benim torun… Ömer’in oğlu..’ demez mi? Meğer,  Abdurrahim, Rifat ağabeyin, daha sonra vefat eden ve kendisini ilk gençlik yıllarından beri oğlu Ömer’in oğluymuş ve babası vefat ettiğinde 4 yaşında filanmış..

*

Rifat ağabeyle uzuuun sohbetimizde ana ortak konu, ülkede gelinen noktada,ulaşılan mevzileri yitirmemek için müslümanların ne yapması gereği üzerinde temerküz etmişti.

Şimdiki nesiller, bugüne kolayca gelindiğini sanıyorlar..

Çekilen acıları pek bilmiyorlar. 

Bugün çok sıradan ve tabiî bir hak olarak görülen nice düzenlemelerin bir hükûmet kararıyla kolayca elde edildiğini ve gelecekte de artık bu mukteseb / kazanılmışhakların geri alınamıyacağını zannediyorlar. Ve henüz 18 sene önce bile, (post-modern bir askerî darbe) diye nitelenen 28 Şubat 1997 Zorbalığı günlerinde onbinlerce insanın kazanılmış haklarının bir gecede nasıl yok sayıldığını ve onbinlerce yüksek okul diplomasını bile yok sayıp, nice lise müdürlerinin dahi aynı okulda sadece bir idare memuru haline düşürüldüğünü; kemalist laiklerin ellerine fırsat geçirmeleri halinde aynı ‘temizlik’ hareketlerini bilmem kimin ilke ve devrimlerinin korunması adına tekrarlamakta asla tereddüd etmiyeceklerini tasavvur edemiyorlar.

Ama, unutulmasın ki, ‘atatürkçülük 1923’den beri hep var olan ve laiklik de bin yıl gelecekte de sürecek ve yetecek bir sistemdir..’ gibi nâralar atan generaller vardı bu ülkede ve milleti, milletin silahıyla ve parasıyla teslim alıyorlar, kendi ülkelerinin işgalcisi durumuna düşüyorlardı..  Bu yolda yapılan yığınla askerî darbenin üzerimizden buldozer gibi geçişine şahid olmuştuk.. 

Geçenlerde Ankara’dan Saim Altunbaş  dostumuz,  hakkındaki bir resmî evrakın kenarına, 1973-80 döneminde C. Başkanlığı yapmış olan F. Korutürk tarafından osmanlıca olarak bizzat yazılan -ve sırf Yüksek İslam Enstitüsü mezunu olduğu için-, ‘bu gibilerin devlet işlerinde istihdam edilmemesi’ yolundaki görüşlerini yansıtan bir belge göstermişti.. 

Bunları yeni nesiller nereden bilsinler..

‘Ol mâhîler (balıklar) ki, derya içredir, deryayı bilmezler..’ durumu..

*

Bizim neslimizin ve öncekilerin nice büyük felaket ve ızdırablardan geçip geldiği o zorbalıkları  milletimize yeniden yaşatmak isteyen ve bunun  için çırpınan başka taifelerin, taife-i laicus‘un aralarındaki her türlü ihtilafı bir kenara bırakıp bir cebhe birliği anlayışı içinde hareket ettiklerini 7 Haziran seçimlerinde gördük..

Ama, aynı inanç temelinden beslenen ve aynı acı geçmişin mîrascısı insanlardan bir kesim, anlaşılmaz bir inad ve körlükle, alınan bu mesafeleri görmezlikten gelip, halkımızın ekseriyetinin kazanımlarını ateşe atmaktan çekinmediler  ve bir küçük partiyle işbirliğine girip aldıkları, bir milyona yakın,  yüzde 2,5 oyla bu tökezletmedeki‘üstün başarı’larıyla gurur duydular, hâlâ da duyuyorlar.

*

Bu duruma, kardeşçe duygularla müdahale etmek imkanının olup olmadığı üzerinde de durduk Rifat ağabeyle.. Ama, kesinlikle filanların kazanması, filanlara bir takım makam ve sandalyeler sunulması gibi bir takım menfaat taktik ve hesablarına asla itibar etmeden, sadece halkımızın ve ülkenin aslî değerlerinin ve kimliğinin ve de müslümanların bugün ve yarınki nesilleri adına kazanılan mevzılerin yitirilmemesi kaygusu ve ortaya çıkan tehlikelerin bertaraf edilmesi düşüncesiyle;  her iki taraftan da etkili olabilecek ve bu zamana kadar bu yolda etkili çalışmalar yapkmadıklarına hayret eddilen zevatla görüşüp bir nabız yoklaması yapılmasının gerekliliği üzerinde,‘Gayret bizden, tevfîk Allah’dan..’  diyerek  yola koyulmak gerekliliğinde karar kılındı..  (Elbette, bu yönde, ‘Biz seçimler öncesinde şu kadar sandalyelik bir kontenjan istedik, ama, gururlarından yaklaşmadılar, görsünler şimdi..’  gibi basitliklere giriftar olan eski bazı dost veya âşinâlara gitmenin faydasızlığı üzerinde de görüş  birliği vardı. Çünkü, hedefimiz birilerinin kaybetmemesi veya kazandırılması değil, nice acılarla, travmalarla elde edilen kazanımların böylesine bir körlükle elden çıkarılmaması, yitirilmemesi idi.)

Herbirimizin bu hassasiyetle hareket etmesi gerektiğini, aksi halde  müslüman halk ve Allah’u Tealâ  karşısında sorumlu duruma düşmekten kurtulamıyacağımız idrakiyle..

*

dirilişpostası