Kahire de sizin Saraybosna da..

İbrahim Karagül

Tunus'u ve Mısır'ı kavuran çöl rüzgarı Balkanlar'ın dondurucu soğuğunda, gece yarısı Mostar Köprüsü'nden şehri seyrederken bile içimizi ısıtıyordu. Kendimiz Karadağ'da, Bosna'daydık ama aklımız fikrimiz Mısır'daydı.

Bir taraftan oldukça yoğun görüşme trafiğini izliyor, Balkanlar'daki karmaşık sorunları anlamaya çalışıyor, Türkiye'nin bütün bölgede oluşturmaya çalıştığı iletişim kanallarını somut etkilerini analiz ediyor diğer taraftan Mısır'dan gelen haberleri birbirimize aktarıyor, değerlendiriyorduk.

Böyle bir zamanda Balkanlar'da ne işimiz vardı? Bütün dünyayı sarsan, dalga dalga yayılan isyan ateşi dururken bu ziyaret bir bölge ülkesine olmalıydı. Daha önceki Balkanlar ziyaretinden iyi hatırlıyorum: Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile bir yere gidiyorsanız, uçak havalandığında nereye gideceğinizi kestiremeyebilirsiniz. Ankara'ya giderken yönünüz Katar'a, Kazakistan'a ya da bir başka ülkeye dönebilir. Saatin, yol uzunluğunun hiç önemi yoktur.

Mesela; Hırvatistan ve Sırbistan'la üçlü mekanizmaların kurulduğu dönemde Zagrep ve Belgrad'daki temasların ardından Türkiye'ye dönecekken gece yarısı Bosna'da bulduk kendimizi. Davutoğlu ve Haris Sladziç havaalanında gece saat 02.00'de görüşme yaparken biz de bir odada dışişleri heyetiyle bitkin halde saatlerce beklemiştik.

"Bu sefer de öyle olabilir" diye kendimi hazırlamıştım. Olmadı ama Dışişleri Bakanı gece saat üçte, uçakta temasları hakkında bizi bilgilendirirken gözlerimi açık tutmak için ne kadar çaba harcadığımı tahmin edemezsiniz. Biz bu haldeyken Dışişleri Bakanı müthiş bir özen ve ciddiyetle Bosna'dan, Balkanlar'dan, Sırplar'dan, üçlü mekanizmalardan, Bosna'nın toprak bütünlüğünden, bölgedeki ortak mirasımızdan, Ferhatpaşa Camii'nin mimarisinden, Mısır'daki gelişmelerden, Ortadoğu'nun geleceğinden söz ediyor, göz ucuyla da "bakalım İbrahim ne zaman uyuyacak" dercesine beni süzüyordu.

Direndim, uyumadım ama sohbetin sonunu da bizim uyku ve yorgunluğumuzun getirdiğini anladım. İki günde yedi uçak yolculuğuna Bakan'ın ekibi dışında kimsenin uyum sağlayacağını sanmıyorum. Onlar; yorgunluk bir tarafa, her olumsuzluğu neşeye dönüştürmeyi öğrenmişler. Osman Sert'in, Aliya İzzetbegoviç'in kabrini ziyaret sırasında uğradığı kazadan bile espri üreten bir yetenekleri var. Ali Sarıkaya'nın derin analizleri, bütün ciddiyetini ve sorumluluğunu takınarak yaptığı ince espriler ve anlattığı fıkralar gibi.. Yakında Prag Büyükelçisi olarak göreve başlayacak olan Cihad Erginay'ı; Türkiye'ye getirmek için aldığı Boşnak böreklerini kendi eliyle servis etmeye mecbur bırakmaları gibi.. Sözcü Selçuk Ünal'ın koşuşturmaları ve bitmez tükenmek bilmeyen telefon konuşmaları gibi... Onlar Davutoğlu'nun temposuna uyumu bir hayat tarzına dönüştürmeyi başarmışlar..

Ortadoğu yanarken Balkanlar'a gidilir mi? Evet, gidilir, gidilmeli de. Dünyanın en gergin, hassas bölgesinde, bu temaslar sonrası bir Türkiye gerçeği var artık. Türkiye birkaç yıldır bölgede çok önemli girişimlere öncülük ediyor, etnik çevrelerin birbiriyle ilgili algılarına müdahil oluyor, bir araya gelemez denilen insanları aynı masa etrafında topluyor. Sırbistan, Hırvatistan ve Bosna Hersek ile yürüttüğü üçlü mekanizmalar belli bir olgunluğu geldi. Bosna Hersek'teki üç etnik yapı arasındaki ilişkilerde, yeni Anayasa çalışmalarında, hükümet kurma çalışmalarında Türkiye var. Etkinlik öyle bir hal almış ki, Almanya gibi bazı ülkeler, "Türkiye nereden çıktı, gökten zembille mi indi" şaşkınlığını, rahatsızlığını yaşıyor.

Ziyaretin ilk bölümü Karadağ'dı. Balkan ülkeleri Dışişleri Bakanları toplantısı yapıldı. Toplantıda, bölgesel işbirliğinin, ortaklık projelerinin yanı sıra Davutoğlu'ndan "Ortadoğu'da neler oluyor" sorusunun cevaplarını da dinlediler. Yemek'te sunulan "çorba"nın bütün katılımcı ülkelerde "çorba" olması üzerinden bir ortak tarih vurgusu yapıldı ve bunun adını, "çorba diplomasisi" koyduk. Davutoğlu Balkanlar'ı "lezzetli bir çorba" olarak tanımladı ve onlara "gelin Balkanlar'ı Boğaz'da tartışalım" dedi.

Bir Türk Dışişleri Bakanı ilk kez Banya Luka'ya gitti. Savaştan önce yüzde ellisi Boşnak Müslüman olan bölgede bu nüfus yüzde ona gerilemiş. Savaştan önce varolan 17 cami yıkılmış ama Türkiye'nin katkılarıyla bu camilerin 12'si yeniden yapılmış.

Bosna Hersek'ten ayrılmak isteyen Bosna Sırp Cumhuriyeti'ne karşı hem Sırbistan'dan hem de bölge ülkelerinden Bosna Hersek'in toprak bütünlüğü güvencesi almış Türkiye. Milliyetçi Sırplar'ın Bosna ve Türkiye algıları biliniyor. Ancak Banya Luka'da Milorad Dodik'le gergin başlayan görüşme tahminlerin ötesinde bir noktaya ilerledi. Dodik Davutoğlu'nu konferansa davet etti, Davutoğlu da onu İstanbul'a. Üstelik Bosna Hersek'in toprak bütünlüğünü de ağzına almak durumunda kaldı. Görüşme öncesi, Bosna Sırp Cumhuriyeti bayrağı dışında bayrak konulmayan basın odasına, görüşme sona ererken apar topar Türkiye ve Bosna Hersek bayraklarının konulması dikkat çekiciydi. Türk heyetinin Sırp liderle görüşme öncesi restorasyonu devam eden Ferhatpaşa Camii'ni ziyaret etmesi ise daha çok dikkat çekiciydi.

Bunları izlerken aklımız fikrimiz Ortadoğu'da olduğu için Davutoğlu'na sorularımız ağırlıklı olarak Mısır'la ilgili oldu. Türkiye'nin sessiz kalmasının mümkün olmadığını, bütün gelişmeleri dikkatle izlediğini ve pozisyon aldığını, kitlelerin haklı taleplerini son derece önemsediğini, bölge ülkelerin reform yapmalarının zorunluluk olduğunu, demokrasi ve özgürlükler konusundaki hassasiyeti gördük cevaplarda. Araplar'ın şiddete bulaşmamaları uyarısının yanı sıra Türkiye'nin bölgedeki derin değişimi çok iyi değerlendirdiğini fark ettik. Ortadoğu değerlendirmesinden bir cümle özellikle dikkatimi çekti. "Talat Aydemir ve Madanoğlu cuntaları başarılı olsaydı Türkiye bugünkü Mısır gibi olacaktı..."

İster Ortadoğu'da ister Balkanlar'da olun fark etmiyor. Mostar'da Mısır'ı konuştuğunuz gibi, Kahire'de Bosna sorunundan uzak kalmanız mümkün değil. Böyle bir ortak tarih peşinizdeyse, kaçacak yeriniz yok demektir. Dolayısıyla dondurucu soğukta, gece yarısı Mostar Köprüsü üzerinde resim çektirirken Kahire de, Bağdat da, Beyrut da en az Saraybosna kadar sizinledir. İşte bizim gerçeğimiz bu.

YENİŞAFAK