'İslam Bizim Neyimiz Olur?'u Çözmek

Ahmet Taşgetiren

Dini atalarımızdan miras olarak almasak, şuurlu bir hidayetle onunla buluşsaydık herhalde, dinden dünyamıza giren her şeyin farklı bir anlamı olurdu. O din, hayatımızı kare kare değiştirir, bizi yeniden inşa ederdi. Adeta damarlarımıza yeniden kan yürür, hayat yürürdü. Her uzvumuz yeniden dirilir, canlanırdı. 

Rasulûllah (s.a.)’ın İslâm’ı tebliğ ettiği ilk insanları düşünün. İslâm onlar için neydi? Habeşistan’a hicret eden ikinci İslâm kafilesinin reisi Cafer bin Ebî Talib, Habeş Necaşisi’ne İslâm’ı anlatırken, bakın nasıl saf bir çerçeve çiziyor; bu, o neslin, her İslâm kuralını nasıl yeni bir hayat ilkesi olarak gördüğünün de ifadesidir: 

“Ey Emir! Biz cahil bir kavim idik. Taştan, ağaçtan yapılmış putlara “ilah” diye tapardık. Ölü hayvanların etlerini yer, kız çocuklarımızı diri diri toprağa gömerdik. Kumar oynar, faizcilik yapardık. Zinayı, bir kadının birkaç erkekle münasebette bulunmasını hoş görürdük. Akrabamıza karşı vazifelerimizi bilemezdik. Komşularımızın hakları tanımazdık. Güçlüler, zayıfları ezer, zenginler, fakirlerin sırtından kazanırdı. Aramızda hak nedir, bilinmezdi. 

Allahü azimüşşân, bizim ıslahımızı diledi, içimizden bir “Peygamber” çıktı. Asâleti vardı. Soyu temiz, kabilesi temiz idi. Kendisini doğrulukla tanıtmıştı. Bizi Allah’ın birliğine çağırdı, ibadet etmeyi gösterdi. Dedelerimizin putlarından ayırdı. Bütün ahlaksızlardan uzaklaştırdı. Kan dökmeyi, kumar oynamayı, içkiyi, faizciliği, yalancılığı, yetimlerin mallarına dokunmayı yasak eyledi. Bütün iyilikleri öğretti. Doğruluğu, sözünde durmayı, komşulara, akrabaya, iyi muamele yapılmasını, kadınların şerefini, kız çocuklarının hayatını kurtarmayı emretti. Bizi vahşetten kurtardı. Medeniyete soktu, iyi bir insan olmamızı sağladı. Biz de O’na inandık. Yolunda gidiyoruz.” 

Dinin en küçük ayrıntısını ihmal etmeyen bir yaklaşım bu. Alfabe öğrenir gibi öğrenmek ve her yeni bilgiyi büyük bir neş’e içinde hayata yansıtmak; işte ilk İslâm neslinin İslâm’a yaklaşımı. 

Şimdi dinle ilişkimizde bir problem var. Bu problemin özü de, dinin hayatımızdaki anlamı ile ilgili. “Din ne bizim için?” Galiba bu soruyu yeterince berrak cevaplandıramıyoruz. 

 

Allah, Kur’ân, Peygamber, Ahiret gibi en temel inanç konuları hakkındaki “anlamlı bilgi” yetersizliği içinde olanlarımızdan tutun, bu alanlardaki bilgilerin hayata nasıl yansıması gerektiğini kavrayamayanlarımıza kadar çok çeşitli konumlarda, ama ortak paydası “din ve hayat birlikteliğini çözememek” olan insanlarız. 

Kimimiz için sadece bir bağlılık hissi İslâm. Bir aidiyet. Ama bunun içi boşalmış. O aidiyetin ne anlama geldiği hemen hiçbir zaman düşünülmemiş. Allah var ama, sadece sığınmak gerektiği zaman. Kur’ân, duadan ibaret. Peygamber, kandillerde hatırlanan bir ulusal kültür boyutu. Ahiret, biraz dünyadan kopuş riski, biraz korku, biraz endişe ile gündemimize giren bilinmezlikler yurdu. “Hayatı düzenleyen din” olarak İslâm pek bilinmiyor. Hayat, İslâm’ın elinden alınmış ve başka başka değer yargılarının tanzimine emanet edilmiş. Öyle ki, İslâm’ın tüm hayatı düzenleme iddiasına ilişkin bir soru bile kalmamış gündemimizde. Ama yine de Müslümanız. 

Kimimizin hayatında İslâm, ibadetler boyutu ile kalmış. Belli zamanlarda hayatımıza giriyor ve çıkıyor. İbadetin özü çalınmış. İslâm bir şuur dokusu, bir hayat kılavuzu, İslâm hayatın bütün anlamı haline gelememiş. Din önemli ama, dünyadan sıra gelirse...Vakit bulup hatırlandığı zamanlarda, mekanlarda... Dünya, şuurlu bir din duyarlığı bulunmadığı için, ibadet alanlarına uzanmak dahil, sürekli rol çalan bir hırsız. Müslüman öncelikle “İslam benim neyim olur?” sorusunun doğru cevabını bulmak durumunda…