Irak, Suriye ve Mısır yeniden daha bir kaynarken..

Selâhaddin Çakırgil

Ortadoğu bölgesi, her zamankinden daha hafif sayılamıyacak büyük bâdire ve tehlike işaretlerini vermeye devam ediyor..

Bağdad'da,  yıllardır devam eden patlamaların bir diğeri daha 13 Haziran günü tekrarlandı ve ölenlerin sayısı 70'i geçti.. Yüzlerce de yaralı.. Yani, bizdeki Uludere Faciası'nda ortaya çıkan rakamın birkaç misli, hemen her gün ve yıllardır tekrarlanıp duruyor..

Bu, bir facia veya cinayete kılıf uydurmak değil, bölgede oynanmakta olan uluslararası emperyalist-şeytanî oyunların çok yönlülüğünü ve bu bölge halklarının hiçbirisinin hayat hakkının ve huzurunun diğerinden ayrı düşünülemiyeceğini hatırlamak içindir..

Ayrıca, Irak'da, Malikî Hükûmeti'nin girdiği siyasî girdabdan çıkması da çok zor gözüküyor.. Mâlikî Hükûmeti, her an düşürülebilir.. Çünkü, Barzanî ve Muqtedâ es'Sadr Grubu da, ona artık destek vermediklerini açıkça ifade ediyorlar.. Ve Meclis oyunlarıyla ve İİC.'nin ve daha da ilginç olanı, yeni bir buhran istemeyen ABD'nin de desteğiyle ayakta durabiliyor Mâlikî Hükûmeti..

İlginç olan şu ki, İİC hariç, bölge ülkelerinin hemen hepsi, Mâlikî Hükûmeti'ni mezhebçilik yapmakla suçlarken; İran ve Irak medyası da, Malikî'ye karşı çıkanları ve diğer bölge ülkelerini ve güç odaklarını mezhebçilik yapmakla suçluyorlar..

Ve Mâlikî Hükûmeti bertaraf edilebilirse, ondan sonra durumun normalleşeceği de kesin değil..

Afganistan ve Pakistan'daki durumu ise, ayrıca zikretmeye gerek yok.. Yıllardır aynı manzara..  

Suriye ise, zâten uluslararası güçlerin bir parmak ısırması sergilediği bir kanlı boğuşma alanı..

Öldürülenlerin sayısı, günlük ortalama 50-60 civarında..

Tek başına, aylardır devam eden bu durum bile, 43 yıllık  Esed Khanedanı'nın, yarım asırlık Baas rejiminin hükûmet etmekte hiç bir mantığının kalmadığını göstermektedir..

Ve bu boğuşmada eriyip gidenler de insan.. Ama, dünya seyirci..

Her iki tarafta, silah sahibi olup, birbirleriyle savaşan güçleri sözkonusu etmiyorum..

O mücadelenin dışında, ne olduğunu, niçin olduğunu bilmeyen, bilecek durumda bile olmayan çocukların, kadınların, savunmasız sivillerin bir bombardımanda, patlamada düzinelerce  katledilmelerinden, kurban olmalarından sözediyorum..

Vahşî boğuşma derken bunu kasdediyorum..

Yoksa, diğer konular bir tarafa, mevcud Suriye rejimi, bu ülkede vatandaşlarının hayat hakkını korumak, gözetmek gibi bir güçten de yoksun olduğunu göstermiştir ve sadece bu haliyle bile, hükûmet etme yetkisini çoktaaan yitirmiştir.. Ayrıca, hele de son 50 yıldır, halkın inancına düşman bir ideolojinin eliyle kurulmuş bir kanlı saltanatın ve askerî rejimin ve diktatörlüğün kanlı mekanizması olan bu rejimin itaat edilmemesi gereken bir zulüm mekanizması olduğunu, uluslararası hukuk açısından bile hukukîliğini çoktaaan yitirdiğini tekrarlamaya gerek yok..

Onu, bugün bir takım maslahat ve stratejik hesablarla koruyanların ve oluk oluk insan kanı akmasına seyirci kalanların Allah huzurunda mes'ul, insanlık huzurunda da utanç duyacakları açıktır..

Bu hususta, Rusya, Çin, İran, USA ve AB ülkeleri başta olmak üzere, her güç odağının kendi yerini kontrol etmesini beklemek, her ne kadar mânasız ise de, bir gün gelir, bu zulüm mekanizmasının işleyişinde rol alanlar ve etkili olanlar utanç içinde kalırlar..

Amerika ve  Rusya başta olmak üzere, Suriye'deki bu kanlı diktatörlüğü ayakta tutan, ona destek verenlerin uydurdukları gerekçe ise, bu rejim giderse, El'Qaide'nin geleceği şeklindeki korkutma çabası..

Bu korkunun yersiz ve yalan olduğunu Tunus ve Mısır'da isbatladı, müslümanlar..

Bu gibi öcü ve umacılar icad ederek, hedeflerine varmak isteyen asıl entrikacıların kimler olduğu  ve her gün yeni yeni şeytanî oyunları kimin  tezgahladığı görülmekte.. Suriye'deki bu kanlı diktatörlük rejiminin İsrail rejimi karşısında direniş cebhesi olduğu iddiası ise, o kadar komik ki, bu rejimin kendi ülkesine ve halkına uyguladığı tahribatın binde birini bile o düşmana karşı vermiş değil..

*

Bu arada, Mısır Anayasa Mahkemesi'nin, tam da, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ikinci merhalesinin yapılmasının eşiğinde, aylarca önce yapılan ve İslamî eğilimli sosyal kesimlerin  yüzde 74'le kazandığı parlamento seçimlerini, iktidarı dolaylı -dolaysız nice entrikalarla ellerinde tutmaya çalışan Silahlı Kuvvetler'in istek ve entrikalarına paralel olarak ibtal etmesi bu ülkenin geleceğini de daha bir karartmıştır..

Bir askerî kaynağın, 'Biz iktidarı istemiyoruz ama mahkeme kararına ve kanuna göre iktidar bize geri dönüyor' demesi, tam ta, T.C.'deki geçmiş dönemlerin darbecilerinin mantığını yansıtması açısından daha bir ilginç..

*

Leyla Zana ve Şerafeddin Elçi bile Erdoğan'a itimad ederken..

Bazı çevreler, Uludere/ Roboski Faciası'nı Türkiye'deki mevcud (rejimden çok) iktidara karşı bir mücadele bayrağı haline getirmeye çalışıyorlar..

Olabilir..

Ne pahasına olursa olsun, sırf birilerinin yıpratılması hedef alınırsa, güzel bir imkan..

Ama, bu faciayı, kabullenen, te'vil eden bir iktidar yok.. Bir hata veya kusuru, ihmali, resmen kabullenmiş ve gerekli kanunî tahkikat yollarını harekete geçirmiş bir iktidar sözkonusu..

Ama, mes'ele üzüm yemek değil de, bağcı dövmek ise.. O yola girenleri kim döndürebilir?

Haa, denilebilir ki, 'biz lûtuf beklemiyor, hakkımızı istiyoruz; kimsenin ianesine, yardımına ve de  merhametine ihtiyamızın yok, hakkımızı bileğimizin hakkıyla alacağız..'

Tamam..

Ama, unutulmasın ki,  AK Parti bütünüyle değil, ama, Tayyîb Erdoğan ve yakın çevresindeki dar kadronun, gönül dünyası ve düşünce yapısının insana, ırk ve kavim ayrımı yapmaksızın yaklaştıran, baktıran özelliği dolayısiyle,  T.C. rejiminin 'kürd mes'elesi' olarak isimlendirilen ve en temel mes'elelerinden olan konuya, en sağlıklı, mâkul ve âdil şekilde yaklaşabilmek açısından, geçmişteki örneklerine pek rastlanmıyan bir yapıya sahib olduğunu düşündüğümü gizlemiyorum ve bundan dolayı, bazılarınca ağır şekilde eleştiriliyorum da.. Hattâ, o kadar ki, benim ömrüm boyunca   kendime hiç yapıştırmadığım ve yakıştırmadığım 'türkçü' veya başka kavmiyetçi eğilimleri bana nisbet ederek.. Veya 'türk islamcıları..' gibi dışlayıcı ifadelerle.. Ben ki, hiç bir kavmi reddetmeden,  yüceltmeden veya aşağılamadan, kendisini hiç bir kavme veya mezhebe nisbet etmeden, Allah'u Tealâ'nın müslümanlara verdiği isimle, sadece ve sadece 'muslim, /müslüman' olarak isimlendirmekte her pahasına olursa olsun ısrar eden birisi iken..

Ama, nasıl ki, benim gibi düşünmeyenlerin öyle düşünmek hakları varsa; herhalde, benim de başkaları gibi düşünmemek hakkım vardır..

Kaldı ki, 14 Haziran günü, Leylâ Zana gibi, kürd hareketi içindeki en etkili isimlerden birisi bile, bu mes'eleyi Tayyîb Erdoğan'ın çözeceğine inandığını ve bu inancı yitirmediğini açıkladı..

Onun sözlerini Şerafeddin Elçi gibi, yine kürd hareketi içinde dikkat çekici ve etkili bir isim de benimsedi ve tekrarladı..

Bu isimler bile, geldikleri bölgenin mahallî özelliklerinden veya gönül koymalarından, kırgınlıklarından veya kendilerini kuşatan kitlelerin beklentilerinden ayrılarak, bu kadar net bir itimad belirtirken, benzer bir kanaate kalben sahib isem, ben niçin açığa vurmayayım? Kaldı ki, Erdoğan'ın gönül dünyasına yeni değil, 40 yıldır âşina olan birisi iken.. (BDP lideri Selahattin Demirtaş'ın, Leyla Zana'ya, Erdoğan hakkındaki itimadı, güveni ve beklentisi dolayısiyle,  'Saf olma.. Erdoğan'a nasıl inanırsın?' demesini ise yadırgamamak gerekiyor..

Bu isimler, bu kanlı yaranın kapanmasını istemezler, çünkü kendi etkinliklerini, planlarını bu yaranın daha bir iltihablanması ve gangren haline dönüşmesinde görmektedirler..

Bu bakımdan, yarınlarda, kürd kavminden bazı müslümanların bile, bu mes'elenin yıllarca en ağır bedelini ödeyenlerden birisi olan Leyla Zana'yı da 'caş' (satılmış- uşak) olarak nitelemeleriyle karşılaşılırsa, şaşılmamalıdır..)

*

Elbette, Leyla Zana'nın Erdoğan hakkındaki bu güven ve beklentisinin bütünüyle hemen meyva vereceği beklenmemelidir.. Onun da kendi anlayışını, kanaatini, doğru bildiklerini uygulamaya koyarken, içinde bulunduğu şartları hesab etmek hakkı vardır.. Çünkü, asıl bedeli ödeyecek olan odur..

Erdoğan'ın, bugün, kürdçenin ve halkımızın içindeki diğer mahallî dillerin seçmeli ders olarak okutulması kararını açıklaması merhalesine gelmesi kolay olmamıştır.. Elbette seçmeli dersi yetersiz bulanlar da olabilir.. Anadilde eğitim de istenebilir.. Ki, bu satırların sahibi, 6-7 yıl öncelerde, bu konuları yazdığı zaman, bu konunun okuyucuların itirazlarıyla karşılaştığı gerekçesiyle, fazla sık işlememem hususunda bir hatırlatmayla karşılaşmıştı.. Ama, ben genel çizgimi yine değiştirmemiştim..

Ve bu ülkede sadece kürd kavminden insanlar yok.. Laz, çerkez, gürcü, (kendilerini kürd kökenli saymayan)  zaza,  arnavud, boşnak, pomak, abaza, tatar, arab, rûm, ermeni, vs. halklar da var.. Bütün bu halkların harbirisinin fıtrî ve tabiî haklarının da tanınması gerekir.. Ama, bunu yaparken, sahneyi yıkarak değil, halkların birbiriyle kardeşlik duygularını yitirmemelerine dikkat göstererek..

*

Kaldı ki, bu gibi fıtrî ve tabiî hakları yok saymak üzere, ideolojik bir saplantı içinde olan türk kavmiyetçiliğinin yılmaz bekçileri de nöbette.. Onlar da pusuda bekliyor..

Bütün bu güç odakları arasındaki dengeler gözetilmez ve  'yıkılırsa yıkılsın, nereden inceyse oradan kopsun..' havasında bir tavır geliştirilirse, onun bedelini, sadece bu gibi konulardaki ideolojik temeller üzerinde ayak diretenlerin değil,  bu gibi konularla meşgul bile olmayan, günlük hayatını devam ettirmeye çalışan her kesimden milyonların hayat hakkı da tehlikeye atılır..

Kaldı ki, ülke içine mahsus bir özellik gibi sanılan bu konunun aynı zamanda uluslararası satranç oyununun bir parçası olduğu asla görmezlikten gelinmemelidir..

 

Merhûm Sabri Ülker..

1920 yılında Kırım'da başlayan ve 92 yıl sonra 12 Haziran 2012 günü İstanbul'da noktalanan bir dünya hayatı..

Ticarî ve sınaî hayatında, hele de gıda sektöründe gözalıcı başarılarla dolu bir çizgisi olmasına rağmen; sessiz, iddiasız, şahsî gösterişden uzak ve, bir gönül adamı denilebilecek çapta bir hayat..

Şahsen hiç tanışmadım..

30 küsur yıl önce arkadaşlarımız, çıkardığımız dergilere reklam almak için gittiklerinde..

Kendisi bizzat karşılamış ve 'Evladım, yayınlarınızı biliyor ve takib ediyorum.. İnancımız istikametinde yaptığınhız yayınlara destek vermek isterim.. Ancak, ben bu ideolojik kavga içinde herhangi bir tarafta görünmek istemiyorum.. Bunun için, size vereceğim reklamın parasını ödeyeyim, ama, derginizde reklamımız yapılmasın..'  mânâsında bir ma'zeret dile getirmiş ve arkadaşlarımız da, 'Bu anlayışı saygıyla karşıladıklarını, amma, karşılıksız bir para alamıyacaklarını'  söyleyip teşekkür ederek ayrılmışlardı..

Onun uslûbu, anlayışı taa o zamanlar ilgimi çekmişti..

'Biskui dede'  filan dediler, arkasından yazan niceleri..

Evet, hayata biskui üretimi ile başlamıştı, ama, onun ilgi alanı sadece biskui ile sınırlı kalmamıştı ve ürünleri, önce ülke içinde sonra, Ortadoğu ve diğer bütün müslüman coğrafyalarında aranır- tercih edilir olmuştu. Ve o başarıyı, daha sonra, özellikle son çeyrek yüzyıl boyunca, müslüman coğrafyalar dışındaki dünya pazarlarına da açılmış ve o yarışta da, sadece kalitesiyle değil, ambalajıyla da bu pazarlarda gözalıcı bir yer açmıştı..

Ama, yazık ki, o, hemen bütün dünya pazarlarına girebilmişken, TSK'nın birliklerindeki kantinlere, ordu pazarlarına, orduevlerine girememişti.. Çünkü, TSK, 'yeşil sermaye' diye bir heyula, bir gulyabanî oluşturmuştu, zihin dünyasında ve İslamî kimlikleriyle ön plana çıkanların başarılı olmaması için her türlü entrikayı sergiliyordu, özellikle de 12 Eylûl 1980 ve 28 Şubat 1997 zorbalıklarının kaçınılmaz sonucu olarak..

Yine de, (merhûm) Sabri Bey hakkında yakından bilgi sahibi değildim.. Ama, onunla ilgili olarak  duyduklarım, dinlediklerim, hakkında beslediğim hüsn-i zannı daha bir güçlendiriyordu..

Üstü kapalı olarak bir örnek zikredeyim..

12-13 yıl öncelerde, sadece T.C. iç siyasetinde değil, dünyada da geniş yankılar uyandıran bir zorbalık ortaya çıkmış ve bir müslüman, sırf müslüman kimliğinden dolayı, kemalist-laik rejimin düşmanı olarak gösterilmiş, topluma, dönemin en üst resmî makamında bulunan ve halen de hayatta olan bir zâlim ve entrikacı kişi tarafından, bir 'ajan provatör', bir hain gibi sunulmuş ve vatandaşlıktan bile atılmıştı..

Daha sonraki bir zaman diliminde o müslüman kardeşimizin bizzat anlattığına göre..

'O hengamede, o kadar güç durumda kaldım ki.. Birlikte yola çıktığım dâva arkadaşlarım bile karşı karşıya kaldığım sıkıntılara hemen hiç ilgi göstermezken, hiç tanımadım bir yerden, Sabri Ülker Bey'den beklemediğim bir anda, çoğu problemlerimi halledebileceğim bir mikdar yardım ulaşıvermişti..  O,  'Evladım, yine ihtiyacın olduğunda, çekinmeden haber ver..' diye de haber göndermişti..'

Bu canlı şahidliği ilk elden dinledikten sonra, Sabri Ülker'e daha bir saygı beslemiştim..

Allah rahmet eylesin..

*

Özal ve Yazıcıoğlu'nun ölümleri üzerindeki ibham perdesi..

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün talimatı üzerine hem BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu'nun trajik ölümü ve Turgut Özal'ın vefatı üzerinde, Devlet Denetleme Kurulu'na hazırlattığı raporlar kamuoyuna açıklanınca, o ölümler üzerindeki ibhamlar yeniden gündeme geldi..

Her iki isim, herhangi bir suikasd olmaksızın da vefat etmiş olabilirler..

Ama, bir kemalist rejim düşününüz ki, kendisine karşı çıkanları taa başından beri safdışı etmekle, ezmekle, sindirmek ve yoketmekle şöhret yapmış ve o konuları hâlâ da dosyalarını hâlâ da açtırmamışken..

Bu rejim, Adnan Menderes'i, 10 yıllık ve milletin sevgisini kazanan bir Başbakanlık'tan sonra, iki 'Bakan'ıyla birlikte, en alçakça zulümlerle, ahlâksızlıklarla idâm etmekten kaçınmamış ve nice askerî darbelerle milletin eğilimlerine zencirler çekmekten geri durmamışken.. (Ki, Menderes, cellâdların eline düşmemek için, önceden biriktirdiği uyku haplarını yutarak, intihara teşebbüs etmiş ve iki gün komada kalmıştı.. Darbeci subaylar onu uyandırmak için, Amerika'dan bile jetlerle ilaç getirtip, uyandırmışlar ve hemen arkasından da, sağlam olduğuna dair bir doktor raporu zorla alınarak ve burada tekrarından bile teeddüb ettiğim ahlâksızca zulümlerle, dâr'a çekilmişti..

Evet, bu zulümleri, halkımızın itaat etmeyi yine de sürdürdüğü bir zulüm düzeni tezgahlamıştı..)

*

Bugünlerde, eski bir parlamenterin, 'Menderes'in cesedinin, mezarından çıkarılıp, demir bir kafes içinde, denize atıldığı'  şeklindeki iddiası da üzerinde durulması gereken bir başka konudur..

Evet, geçmişte, üç dönem Denizli M. Vekilliği yapan M. Kemal Aykurt, 9 Haziran günü medyaya yansıyan açıklaması daha bir ilginç.. Çünkü, Aykurt, o dönemde görev yapan ve şu anda 70 yaşında olan ve bu zamana kadar korktuğu için konuşmadığı ileri sürülen bir askerden aldığı istihbarata göre Menderes idâm edildikten sonra, cesedinin bir demir kafes içinde denize atıldığını, onun mezarına ise o sırada ölen bir bekçinin cesedinin konulduğunu iddia ediyordu..

Bu, çok ilginç ve ağır bir iddia.. Herhalde, Menderes ailesinden kalanlardan alınacak örneklerle, şimdi Vatan Caddesi'ndeki Anıt-Mezar'a taşınan kemiklerden DNA testi karşılaştırması yapılması halinde ortaya çok çarpıcı bir durum çıkabilir..

Hatırlanacağı üzere, Mart-1960'da Urfa'da vefat eden Saîd Nursî'nin cesedi de, 27 Mayıs 1960 Askerî Darbesi sonrasında, mezarından çıkarılıp, belirsiz bir yere götürülmüş ve onun cesedinin de uçakla götürülüp Akdeniz'e veya Tuzgölü'ne atıldığı iddiaları sözkonusu edilmişti..

Şimdilerde ise.. Meclis'de teşkil olunan 'Darbe ve Muhtıralar'ı Araştırma Komisyonu', geçmişi sorgularken, 

Menderes ve arkadaşlarının idâmları, hapisleri ve siyaset sahnesinden safdışı edilmeleriyle sonuçlanan 27 Mayıs 1960 İhtilali'ni gerçekleştiren dadbeci subaylardan Ahmet Er, Saîd Nursî'nin mezar yeri kayıtlarının İçişleri Bakanlığı'nda olduğu bilgisini verdi.

İhtilalden sonra oluşturulan 38 kişilik darbeci subaylar birliği olan ve ülke idaresine el koyan Millî Birlik Komitesi'nde de yer almasına rağmen, 6 ay kadar sonra bu komutedeki derin görüş gayrılıkları üzerine, komiteden atılıp yurt dışırna sürülen (14'ler)'den birisi olan ve dönüşünde bir süre Alpaslan Türkeş'in yanında yer almasına rağmen, daha sonra sişyasetten tamamen çekilip, memleketi Manisa-Akhisar'da ikamet etmeye başlayan Ahmet Er, sözkonusu komisyon üyelerine yaptığı açıklamada, darbelere ve muhtıralara şiddetle karşı olduğunu ve darbeleri gerçekleştirenlerin nasıl zenginleştikleri konusunda mal varlıklarının incelenmesi gerektiğini de hatırlatmış ve  B. Saîd Nursî'nin cesedinin 27 Mayıs Darbesi'nden hemen sonra, -vefatından iki ay kadar sonra- Urfa'daki mezarından çıkarılıp nereye götürüldüğüne dair soruya ise, "Bir bilgim yok. Ancak Alparslan Türkeş'in bana verdiği bilgiye göre Said Nursî'nin gömüldüğü yere ilişkin belge ve kayıtlar İçişleri Bakanlığı'nda bulunuyor" diye konuşmuş..

*

Bu gibi karanlık cinayetler, entrikalar, T.C. Rejiminin 80 yılı aşkın ömründe o kadar çok ki..

İskilibli Âtıf Efendi'nin, yıllarca önce yazdığı bir kitabı, daha sonra yapılan Şapka Devrimi'ne karşı çıkılmasının tetikleyiciisi görülerek yargılanıp idâm edilmesi bunun en çarpıcı örneklerinden.. (Bir ilahiyat prof.'u olarak siyaset sahnesinde de, medyada da yıllardır akıl almaz şahsiyet zigzakları gösteren YN. isimli kişi, geçen ay katıldığı bir tv. proğramında, İskilibli Âtıf Efendi'nin, 'şapka kanununa muhalefet' ettiği için değil, vatana ihanet suçlamasıyla idâm edildiğini ve bunun halktan gizlendiğini iddia ediyordu.

Bu kişi, 'şapka devrimi ve diğer bütün kemalist devrimler (!)'e karşı çıkanların her birisinin 'vatan hainliği suçu' işlediğinin kabul edildiği şeklindeki kemalist zorbalığı görmezlikten geliyordu.)

Ve, daha niceleri..

Eşref Bitlis gibi bir orgeneralini ve nice diğer yüksek rütbeli kumandanlarını bile, kendilerine aykırı bir noktada hissettikleri anda, kazâ veya intihar süsü vererek hayattan safdışı etmiş ve bu ölümler üzerine alel-acele düzmece raporlar hazırlayıp, gerçeği saklamışken..

Faili meçhul cinayetlerle, yargısız infazlarla 20 bine yakın vatandaşını yoketmişken..

Muhsin Yazıcıoğlu ve Turgut Özal'ın vefatlarında da, kamuoyu, niçin, 'Bu işin içinde bir bit yeniği vardır ..' demekten uzak kalabilsin..

Ki, Cumhurbaşkanı Gül'ün talimatıyla DDK tarafından yapılan araştırmalar sonunda hazırlanan raporlar, ortaya cevabı verilemiyen yığınla mübhem noktaları çıkarmış bulunmaktadır.. Nitekim, Özal'ın ölümüyle ilgili DDK'nın hazırladığı Araştırma ve İnceleme Raporu'nda, 'Merhum Turgut Özal, görevi başında vefat eden bir Cumhurbaşkanı'dır. Ölümü, uzun süreli devam eden ağır bir hastalık neticesinde olan ve beklenen bir ölüm değildir. Ölümü, ânî bir ölüm şeklinde gerçekleşmiştir. Görevi başında ve ânî şekilde ölen bir Cumhurbaşkanı'nın ölümü her zaman 'şüpheli'  bir ölümdür. Bu itibarla, ölüm nedeninin belirlenmesi amacıyla herhangi bir otopsi ve/veya Köşk yerleşkesinde delil tespiti benzeri işlemlerin yapılmamış olması tam anlamıyla 'akıl tutulması' ile izah edilebilecek bir durumdur.."  ifadelerine yer verilmiş..

Ki, bir cumhurbaşkanının ölümü ânında, gereken hemen hiç bir tıbbî araştırmanın yapılmamış olması için sadece 'akıl tutulması' ihtimalinin dile getirilmiş olması bile gereksiz bir ifade olarak görülmeli. Çünkü bu ifade, nicelerinin gizlenmesine, sorumluluklarının örtülmesine gerekçe teşkil edebilir..

*

Şemdin Sakık'ın yeni ifşaatı?!..

A. Öcalan'dan sonra, PKK'nin iki numaralı ismi iken, yakalanıp Türkiye'ye getirilen ve yıllardır, cezaevinden yaptığı açıklama ve verdiği bilgilerle Öcalan'a eleştirilerini giderek arttıran Şemdin Sakık, Diyarbakır'da devam eden faili meçhul cinayetlerle ilgili olarak savcıya ifade verirken, '19 yıldır sır olarak saklıyorum.' diye anlattıkları; 12 Haziran günlü medyada yer aldı.. Bu açıklamalarda fitne hesabı olduğu kadar, gerçek payı olabileceğini de unutmamak gerekir..

1990-1995 yılları arasında Doğu ve Güneydoğu'da barınan örgüt mensublarının yerlerini tek tek gezdiğini ve rapor haline getirdiğini anlatan Sakık, 'Tunceli, Diyarbakır, Bingöl, Şırnak ve Ağrı, bütün bölgeyi gezdim, örgüt mensublarını dinledim, konuştuk-tartıştık. Vardığımız sonuç, verdiğimiz silahlı mücadelede tıkanma yaşandığı, bu tıkanmanın yeni taktikler ve açılımlarla aşılması gerektiğiydi. Bunu telsizle Öcalan'a ilettim. Öcalan'ın yeni taktiği, 'Bu artık silahla olmaz' diyen yöneticileri öldürtmek oldu.' ifadelerini kullanmış ve A. Öcalan'ın talimatıyla örgüt içi infazları gerçekleştiren grubun 'özel' silahlar kullandığını ve bu silahların örgüte destek veren bazı ülke ordularına aid olduğunu dile getirmiş..

Bölgede örgütün kullandığı ve barındığı yerlerin neredeyse tamamını gezdikten sonra Şam'a döndüğünü ve bu çalışmaları Öcalan'a sunduğunu anlatan Şemdin Sakık, bir süre sonra, Öcalan'ın talimatıyla 'Tahran'a gittiğini, orada önce gözaltına alındığını ve sonra serbest bırakıldığını' iddia ediyor.. Sakık bu arada İran'ın kendilerine silah verdiğini ve gerekli gördüğü zamanz bu silahları geri aldığını da ileri sürüyor.. Bununla, belki de,  tehlikeli bir oyun kurmaya kalkışıyor..

Çünkü, bu gibi iddialar, İran ve Türkiye'yi karşı karşıya getirmek için de uydurulmuş olabilir..

 

Merhûm Roger Garaudy'nin ardından..

Roger Garaudy isimli fransız vatandaşı, 99 yıllık ömrünün son üçte birlik bölümünü 'müslüman' olarak tamamlayıp,14 Haziran 2012 akşamı, Paris'de dünyaya vedâ etti..

O, bir marksist ve ateist düşünce adamı olarak, Fransa Komünist Partisi'nin en üst yönetim kadrolarında yıllarca bulunmuş ve kendi ideolojisi doğrultusunda birçok eserler vermiş birisi idi..

Ama, daha sonra, beynini kurcalayan soruların cevabını kiliseden alamadığı gibi, marksizmden de bulamadığını görmüş ve o soruların cevabını İslam'da bulduğunu söyleyerek, 'müslüman' olduğunu açıklamıştı..

Garaudy, 'müslüman' olduktan sonra da, bir çok eserler verdi.. Ama,  müslüman olduktan sonra da, içinden yetiştiği hrıstiyan-materyalist kültürün etkilerinden bir anda ve bütünüyle kurtulabilmiş değildi, elbette..

Bu bakımdan müslüman dünyada da tartışılan bazı fikirleri yok değildi..

Buna rağmen, o, müslüman olduğunu açıkladıktan sonraki 30 yılı aşkın dönem boyunca, bu yeni çizgisinden dönüş yapmadı..

Merhûm Garaudy ile, 20 sene öncelerde, Tahran'da birkaç gün boyunca birlikte olmuştuk..  Ulemâdan bazı zevâtla görüşmelerde de bulunmuştu; başta -şimdi dünyamızda bulunmayan- ve Bergson ve Russell olmak üzere, Avrupa'lı bir çok filozof ve fikir adamlarıyla yazışma ve  tartışmalarıyla şöhret kazanan Muhammed Taqî Caferî isimli ünlü bilge- huccet-ul'Îslam başta olmak üzere..

Garaudy, İslam'ın itiqadî ve fikrî temelleri açısından kendisini tatmin ettiğini söylüyor ve amma, müslümanların halinden ve disiplinli düşünme ve çalışmak gibi konularda sınıfta kalmasından yakınıyordu.. Ki, onun bu şikayetine tamamen karşı çıkılması da haksızlık olurdu, tabiatiyle..

O, bu şikayetlerini, 'İslam'ın Avrupalılara anlatılmasını bize bırakınız.. Çünkü, siz, İslam'ı anlatmak isteyince, hemen bağdaş kurup yer minderinde oturmak gerektiğini bile, İslam'ın bir parçası gibi göstermeye kalkışırsınız.. Amma, Avrupa insanı, yerde oturmayı bir yaşayış tarzı olarak kabullenemez.. Onun yaşayış tarzında böyle bir usûl yoktur..' noktasına kadar vardırıyordu.. Onun bu sözlerine, bu satırların sahibince, 'Üstad, yerde oturmak ne kelime, İslam, kendisine inananların namazda alnını yere koymasını, secde etmesini istiyor..' karşılığı biraz da esprili bir şekilde verilince, 'Oui, Oui.. Evet, evet.. ' diye tebessümle karşılık vermişti.. (Tahmin edilebilir ki, o görüşmelerde, yerde oturmakta oldukça zorlandığı için, kendisine sandalye veriliyordu..)

İslam İnqılabı'nın yıldönümü törenleri dolayısiyle, Tahran-Azâdî Meydanı'nda milyonlarca insanı görünce de şaşkınlığını gizleyememiş ve 'Bu milyonlarca insan, yüzmilyonlarca saati demektir.. Bu kadar milyonlarca saati, Avrupa'nın en güçlü ekonomik yapılarını bile sarsar..' demekten kendisini alamıştı..

Ömrünün son döneminde, siyonist yahudilerin dünyaya, insanlığa karşı işledikleri suçlar konusunda  devamlı makaleler, konuşmalar yapıyor, kitablar yazıyordu.. Bundan dolayı, anti-semitizm (yahudi düşmanlığı) suçu işlediği iddiasıyla yapılan yargılamalarda, kendisine para cezası bile verilmişti..

*

Asırlarca, 'Judo-Chretien (yahudi-hristiyan) bir kültürün mustahkem kalesi olarak kabul edilen Avrupa'nın kültür ve fikir hayatına, ömrünün son üçte birlik bölümünde, 30 yılı aşkın bir süre boyunca güçlü bir itirazcı olarak, müslümanların yanında ve İslam tarafında safını yer alarak,   muhakkak ki, önemli bir rol oynamıştı.. Onun ömrünün bu son üçte birlik, 30 küsur yıllık bölümü,  üçte ikilik ilk bölümündeki dünyasına karşı fiilî olarak da bir reddiye teşkil teşkil ediyordu..

Allah'u Tealâ'dan rahmet niyaz ediyorum..

 

haksöz