İnşaallah, Söylenen Söze, Amelen de Bağlı Kalınır

Selâhaddin Çakırgil

Başbakan Davudoğlu 17 Ekim gecesi  Kanal 7 ve Ülke  tv.larının ortak yayınında bir saatten fazla süren ve dolu dolu geçen bir sohbete katıldı. Bu sütunlarda daha önce de değinildiği üzere, Davudoğlu’nun meydanlarda, kitleler huzurunda yaptığı konuşmalarda daha çok hamâset hâkim olmaktayken; daha dar çerçevede ve kapalı mekanlarda yaptığı konuşmalarda yılların hocalığının özelliklerini ve bilgilerini dirayetli şekilde ‘konuşturuyor’.

Davudoğlu’nun, özellikle yeni hazırlanan bir kanun tasarısı konusunda söyledikleri üzerinde durulması gerekiyor. Çünkü, bir yıl öncesine kadar Erdoğan ve ekibine övgüler düzen kimileri, ‘herkesi suçlu gösterecekler..’ gibi tuhaf iddialar geliştiriyorlar.

Halbuki, yapılmak istenen düzenlemeler, AK Parti’nin geç kaldığı bir konulardan bazıları.. ‘Molotof kokteyli’nin nelere mal olduğu ve hattâ İstanbul’da 3 sene öncelerde bir belediye otobüsüne atılan ve ‘molotof kokteyli’ denilen alev bombasının, patlayıcıların alevleri içinde yanan gencecik bir kızın hayatını kaybetmiş olmasına rağmen, o konuda bir  kanun düzenlenmesinin bu zamana kadar yapılamamış olması yanlıştı.

Modern denilen toplumlarda molotof koyteyli atılarak, bombalar patlatılarak, etraf ateşe verilerek, tahrib edilerek gösteri yapılmasına güvenlik güçlerinin seyirci kaldığı gibi bir husus tasavvur bile edilemez. Nitekim, geçen haftaki gösteriler sırasında, bir kadın, yurt dışındakilere de Kobani’ye destek mahiyetinde gösteriler yapmaları çağrısında bulunduğu tweet’inde ‘yurt dışında molotof kokteyli, sağa-sola zarar veren gösterilerden kaçınılması gerektiğini’ emredercesine kesin bir dille hatırlatıyordu. Anlaşılıyordu ki, o kişi, dışarda, yurt dışında bu gibi tahrib edici, yakıp yıkıcı veya maskeli gösterilere asla müsamaha edilemiyeceğini biliyordu. Bu hatırlatmanın tersinden bir diğer okunuşu da, bu gibi eylemlerin, saldırıların, Türkiye’de yapılabileceği ve yapılması gerektiği şeklindeydi. Zâten, yapılan da oydu. Hem de Kurban Bayramı günlerinde neler yapıldığı, ne alçaklıkların, IŞİD savaşçılarına nisbet olunan barbarlıklardan geri kalmıyacak şekilde sergilendiği görüldü..

Geciken bir diğer düzenleme çabası da, gösterilere katılanların yüzlerini kapatmalarına güvenlik güçlerinin müdahale edememesi, seyirci kalması durumu idi. Halbuki, gösteri yapmak isteyenler, kendilerini, eylemlerinin sorumluluğunu kabullenecek kadar kimliklerini ortaya koyabilecek bir medenî cesaret sahibi olmalıdır. Çünkü, aksi halde, yüzü kapalı bir protestocunun kim olduğu, kim adına hareket ettiği ve hattâ bir takım karanlık odaklarla irtibatının olup olmadığı da anlaşılamıyacaktır. Ve günümüzde modern denilen hiçbir ülkede, yüzlerini kapayan göstericilere müsamaha ile yaklaşılmaz. Bu gibilere, o modern denilen ülkelerdeki güvenlik güçlerinin nasıl haşin davrandığı hatırlanabilir.

Bu açıdan, Davudoğlu’nun Molotof kokteyli ve benzeri diye kanuna bir yasaklama şeklinde girecek. Silahlı bir saldırı neyse o da odur.  Bu kanunla, Kolluk Denetim Kanunu'nu getiriyoruz. Bu hakları istismar eden polis de cezalandırılacak. Hiçbir özgürlük kısıtlanmayacak, vatandaşımız mağdur edilmeyecek. Özgürlükleri teminat altına alıcı tedbirler olacak.’ sözleri de yeteri kadar açıktır ve bu düzenlemeler hattâ çok daha önceden yapılmalıydı.

Davudoğlu’nun sözkonusu proğramdaki görüşlerine geniş bir özet olarak bakalım:

*‘Çözüm süreci Ortadoğu’daki karmaşalar içinde büyük bir başarıdır. Daha önce 90'lı yıllarda yasaklanan bir çok şeyi biz değiştirdik, getirdiğimiz yeni anlayış, ferdlerin devletle ilişkisinin yeniden restore edilmesi için adımlar attık. Bütün bunlar olmuşken şiddetin sebebi ne, niye hâlâ silah kullanılıyor?’

*’Dersim'i bombalayan, 90'lı yıllarda köyleri yakıp, ve bunları yaparken devlet otoritesini koruduğunu sanan CHP zihniyetiyle, o güzelim Diyarbakır'ı Mardin'i Batman'ı savaş alanına çeviren HDP zihniyeti aynıdır.

(...) Biz şu iyi niyetle hep yaklaştık. Demokratikleşme paketlerini yaparız, gerekli adımları atarız. Geçen sene bize verilen sözler yerine getirilmediği halde demokratikleşmeden hız kesmedik. Neydi bize verilen söz? Mayıs ayında sınır dışına çekilecekti bu terör örgütü mensubları. Silahlarını bırakıp çekileceklerdi. Silahlarını bırakmadılar, çekilmediler. Çünkü hep bir hesab içindeler.

Tam o sırada Gezi olaylarının patlak vermesi bir tesadüf değildir. Birileri Türkiye'de bir yaranın, kanayan bir yaranın şifa olmaya başladığını görünce başka yaraları kanatarak o kabuk bağlamaya başlayan yarayı da açmaya çalıştı. Geriye çekilme durdu. Biz yine de sabırla takib ettik, çünkü bu proje bizim projemiz. (…) Daha sonra Mesud Barzanî'nin Diyarbakır'a gelişiyle, gittikçe artık çözüm süreci daha da toplumsal bir karşılık bulunca bu sefer 17 Aralık, 25 Aralık komploları bir başka gölge getirdi. Dikkat edin onu yapanlar aynı zamanda 2 sene önce, 3 sene önce KCK operasyonlarını yaparak yine bu yarayı derinleştiren kesimlerle aynı kesimler. (…) Mesele, birisi bir türlü bu yaranın kabuk bağlamasını istemiyor. Sonra o yaranın kabuk bağlamanın ötesinde yavaş yavaş şifa bulması ve yara gibi görülen şeyin organizmayla bütünleşerek bir şifa halini almasını istemiyor. Biz buna rağmen ve bütün bu şeylere rağmen çözüm sürecini kararlılıkla yürüttük. Bize verilen hiçbir söz yerine getirilmemiş olmasına rağmen, bütün bir yaz ve iki seçim geçti, bu seçimlerde nasıl bir baskı uygulandığını biz biliriz, oradaki AK Parti siyasilerine. İl başkanlarımızın kardeşleri öldürüldü, kendileri kaçırıldı, ilçe başkanlarımız, bir terör havası.’

Mesajları şu oldu: 'Burada siyaset olacaksa ben yaparım. Özgürlük olacaksa, ki benim anladığım kadar olur.' Bu işte aynı 90'ların şeyi. 'Siyaset yapacaksan sen yapamazsın bizim dediklerimiz yapacak', yani tersinden bir mantıkla bir yaklaşım sergileniyor. (...)’

’Çözüm sürecinin tekrar olumlu atmosferinin topluma yayılması gerekiyor. (…) Adım adım, gıdım gıdım yükselttiğimiz çözüm sürecini çökertmeye çalışan, önce kendisi altında kalır.’

*’Birileri Türkiye'de bir yaranın, kanayan bir yaranın şifa olmaya başladığını görünce başka yaraları kanatarak o kabuk bağlamaya başlayan yarayı da açmaya çalıştı. Geriye çekilme durdu. Biz yine de sabırla takib ettik, çünkü bu proje bizim projemiz.(...) Türkiye'de etnik ve mezhebi her çatışmanın sun’î, konjonktürel, ârizîdir. Asırlar süren beraberliğimiz dolayısıyla çok güçlü bir tarihî harmanda yoğrulmuş bir toplumuz. Bu ârizî durumun ortadan kalkması için bir taraftan demokratikleşme yoluyla insanların en doğal haklarını teslim eden,  ama diğer taraftan da ülkenin toprak bütünlüğünü, siyasi dirliğini, birliğini teminat altına alan bir sürecin adı çözüm süreci..’ (...) Ülkenin dirliğini, birliğini, toplumun huzurunu temin etmek için son derece gayri tabiî güvenlik yöntemleri uygulanması gerektiği düşünülüyordu. Köylerin yakılması, meralarda yasaklar.. 1990'lı yılları kastediyorum. (...) Aidiyet hissi. 90'lı yıllarda ve de 80'li yıllarda, daha önceki başka dönemlerde de özellikle 30'lı, 40'lı Dersim Olayları'nda hep devleti öne alan ve devletin güvenliğini temin ederek ülkeyi bir arada tutmaya çalışan politikalar benimsendi.

AK Parti'nin farkı şuydu: Devleti değil, devletin meşruiyetini halk nezdinde güçlendirecek şekilde insanı öne alan bir yöntem benimsedik, (...) 12 yıl içinde. Daha önce 90'lı yıllarda yasaklandığında ülke birliği korunacak zannedilen birçok şeyi değiştirdik.. (…) ’Getirdiğimiz yeni şey, yeni anlayış ve çözüm sürecinin ana omurgasını bu oluşturuyor. Bireylerin hangi etnik ve mezhebi kimliğe ait olurlarsa olsunlar devletle ilişkisinin, siyasal sistemle ilişkisinin restore edilmesi, yeniden tanımlanması ve aidiyetin güçlendirilmesi. (…)Bütün bunlar olmuşsa şiddetin arkasındaki gerekçe ne? Niye silah kullanılıyor? Niye başka bir vandalizme yol açılıyor?’

*’Kobani bahane edildi, tıpkı Gezi'de yapıldığı gibi. Tam bir terör alanı estirildi. Okullar yakıldı, belediyeler taşlandı, Kur’an Kursları yakıldı. Sonra partilerimize saldırdılar. 16 yaşında Yasin kardeşimiz damdan aşağı atılarak, kafası ezilerek öldürüldü. Elinde kurban eti vardı, kurban dağıtıyordu.’

*

IŞİD‘in terör dehşeti sanki ilk kez yaşanıyormuş gibi..

Davudoğlu’nun bu sözleri üzerinde durulmayı gerektiriyor. Ancak, onun asıl sözleri, Türkiye’den IŞİD konusunda Amerikan emperyalizminin öncülüğünde ve dayatmasında oluşturulan uluslararası koalisyon içinde yer alması ve rol biçilmesine dair..

Çünkü, IŞİD’in bir anda her şeyin önüne çıkarılması ve uluslararası koalisyon güçleriyle bunca bombardıman edilmesine rağmen, netice alınamadığının Amerikan yetkililerince itiraf edilmesi yüzünden, Türkiye, kendisinden ateşin içine girmesi istenen ülke konumunda.. Doğrudur ki, IŞİD örgütü, sıradan devlet mekanizmalarının ve ordularının bile yapamıyacağı sür’atle ve taktiklerle, hareket ediyor.. Ve her an, cebhelerini, saldıracağı yerleri değiştiriyor ve yorgunluk alâmeti göstermiyor neredeyse.. Suriye’de, Kobani’de, Amerikan ağır bombardımanları altındayken, bir aydır direnirken; bakıyorsunuz, başka yerlerde de aynı çetin savaşçılıklarını sergiliyorlar.. Irakda, El’Anbar eyaletini tamamen kontrolüne aldıktan sonra, Bağdad’ın 40 km. kadar yakınına sokulup Ramadî’yi almak üzere bir hassas noktaya kadar ilerliyor ve 18 ekim günü de Hit şehrini ele geçirdiği  ve Irak Ordusu’nun burada da tıpkı Musul’da olduğu gibi, ağır silahlarını, mühimmat ve teçhizatını, ağır silahlarını bırakarak  kaçtığı haberi geliyor.

Ve kitleleri dehşete düşürecek baş kesme görüntüleri veya Irak ve Suriye rejimlerine bağlı yüzlerce  asker, milis veya diğer güçleri esir alıp, sadece iç çamaşırlarıyla çıplak bıraktıkları yüzlerce genç insanı, kızgın çöllerde süründürdükten sonra, tarayarak öldürme sahneleri..

Bu sahneler elbette korkunç..

Bu sahneleri biz Bosna’da ya da Karabağ’da görmemiş miydik, 20 sene öncelerde..  50-60 yıldır, Filistin’de, Tel-Zaatar’da,  Sabra ve Şetila’da, Cenin’de,  Gazze’de yaşamamış mıydık? Ya da, Cezayir’de, Ruanda’da, Vietnam’da, Çeçenistan’da..

Daha yakın zaman diliminde,  Irak’da 2003’deki Amerikan işgalinden sonra Ebu Gureyb zindanlarında Amerikalılar tarafından sergilenen korkunç zulümler olarak görmemiş miydik..

Haydi, ‘hâfızâ-i beşer nisyan (unutkanlık) ile mâluldür..’  diyelim; o halde IŞİD’in yaptıkları, Esed diktatörlüğünün, Baas rejiminin eliyle son 3,5 sene boyunca öldürülen 200 binden fazla insanın ölümüyle kıyaslanacak olursa..

O halde, Amerikan emperyalizmi ve müttefikleri, niçin sadece IŞİD örgütünün yaptıklarına ilgi gösteriyor? Duyguları çok hassas olduğundan mı?  Ötekiler insan değil mi?

Demek oluyor ki, mes’elenin aslı başka..

Kendi kontrolleri dışında hareket eden bir gücün devreye girmesine tahammülleri yok..

Buna rağmen, Amerikan makamları, kendi kara güçlerini devreye asla sokmayacaklarını ısrarla belirtiyorlar. Ve üstünlük sağlanabilmesi için hava bombardımanlarının yetmiyeceğini , başarı kara ordusunun mutlaka devreye girmesi gerektiğini ise genelde bütün askerî stratejistler devamlı vurguluyorlar. Onlar adına başkalarının savaşmasını istiyorlar.. Bu kara ordusu da Türkiye’nin ordusu olmalı, onlara göre..

Ayrıca, Amerikan emperyalizmi, Adana- İncirlik Üssü’nü istiyor.. Amerikalı en üst dereceli yetkililer geliyorlar, görüşmelerde bulunuyorlar ve Türkiye ise, anlaşıldığına göre, direnmeye çalışıyor. Medyalarında ‘Türkiye artık bizim müttefgikimiz değil..’ diye eleştiriler yayınlatıyorlar.. Almanya ise, daha da ileri gidiyor ve önde gelen politikacılarının ağzından ‘Türkiye’nin NATO’dan atılması’nın istendiği tartışma proğramlarını ekranlara getiriyorlar.

Kaldı ki, Amerika’nın buna ihtiyacı askerî gerçeklere dayanmıyor. Çünkü, Amerika hava güçlerini harekete geçirmek isterse, -ki , şimdi bunu yapıyor da-,  Irak’da üssleri var, Bahreyn’de üssleri var, Suudî rejiminde üssleri var, Ürdün’de üsleri var, İsrail rejimi işgalindeki topraklar zaten Amerika’nın Ortadoğu’daki uzantısı.. Akdeniz ve Kızıldeniz’deki Amerikan uçak gemileri de emrinde..

O halde, İncirlik’de ısrar etmekten maksad, Türkiye’yi bir şekilde ateşin içine çekmek.. Sonunun ne olacağı belli olmayan bir bataklığa..

Türkiye ise, açık olarak, IŞİD ve benzeri örgütleri, yapılanmaları ortaya çıkaran asıl etkenin Suriye ve Irak’daki belli ideolojik ve mezhebî tahakküm arzularından ve baskılarından kaynaklandığını düşünüyor. Ve sıtmayı önlemek için, sivrisinekleri avlamak yerine bataklığın kurutulması gerektiğini düşünüyor.

Ve bunun için, once, Suriye’den Türkiye,  Ürdün ve Lübnan gibi ülkelere kaçan milyonların,  ülkelerine, yurtlarına, evlerine-barklarına dönebilecekleri ve saldırıdan masun olacakları, korunacakları, uçuş yasağı olan , güvenlikli bölgeler oluşturulmasını istiyor.

Amerikan yetkilileri ise, ‘Bunlar konuşulabilir ama, öncelikli planımız değil;  hattâ Esed rejimi de öncelikli planımız değil, şimdi hedefimiz IŞİD..’ diyor.

İşte bu noktada, Davudoğlu 17 Ekim gecesi katıldığı tv. proğramındaki konuşmasında, ‘Bizim şartlarımız yerine getirilmeden ve oyunun sonunu görmeden, bir adım bile atmayız, bu hususta kesin kararlıyız.. ‘ diyor ve ‘oyunun sonunu sadece Amerika’lıların görmelerinin kendileri için yeterli olmadığını, kendilerinin de bunu görmeleri ve ikna olmaları gerektiğini’  belirtiyor ve ’Biz Ortadoğu coğrafyasına bütüncül bakıyoruz, (...) Esed Şam'da otururken, IŞİD unutulur yarın başkası çıkar. Güvenlik boşluğu doğan bölgelerde IŞİD çıktı. IŞİD ile PYD 1,5 senedir komşuydu. Biz geçen sene Kasım ayında IŞİD mevzilerini vurduk, terör örgütü ilan ettik.Tel­-Abyad'ı önce Esed rejimi vurdu, sonra IŞİD girdi, Resulayn'ı rejim vurdu PYD girdi.(…)’ diyerek, IŞİD’in öyle bir anda ortaya çıkmadığını ortaya koyuyordu. Yani,  nice saf değiştirmeler ve düne kadar düşman olunanlarla bir anda yan-yana tavırlar geliştirmeler de olmaz değil.. Ortadoğu bölgesinde bugün büyük bir yangın geliştiriliyor.. Libya ve Yemen yanıyor.. Ortadoğu’nun en katı diktatörlük rejimlerinden bir diğeri olan Suudî rejimi, Yemen’deki gelişmeler dolayısiyle, kuzeyindeki Irak’ ve Suriye’den sonra, güneyindeki Yemen’de ortaya çıkan yeni durum ve  ‘şiî’ güçlerinin üstün duruma gelmeleriyle kuşatılmakta olduğunun korkusu içinde..  Yemen’de Husî aşiretinin mensublarının başkent San’a’nın kontrolünü, IŞİD güçlerinin hareketliliğini hatırlatacak şekilde ele geçirmeleri, IŞİD’i korkunç bir tekfirci ve terörist güç olarak niteleyen İran medyasınca inkılabçıların büyük zaferi olarak alkışlanıyor.

Öte yandan, İran’ın, Suriye’yle ilgili siyasetinden dolayı resmî ağızlardan Türkiye’ye yönelttiği ağır suçlamalardan ayrı olarak, Pakistan’a da, İran’a Pakistan içinden terör saldırılarının önlenmemesi durumunda, Pakistan içinde askeri operasyonlar yapacağının ihtarını veriyor.

Yani, müslüman coğrafyaları büyük bir kaosun içine mi sürüklenecek, yoksa büyük  doğumların sancıları mı bunlar, tahmin etmek zor..

*

Bu durumda, Amerikan emperyalizmi ve müttefiklerinin IŞİD terörü gerekçesiyle dünya çapında bir ortak cebhe oluşturarak, yeni bir Haçlı Seferi mantığıyla müslüman cografyasında, - üstelik kendilerinin tamamen içinden çıkılmaz hale getirdiği sosyal arenaya, bir ‘kurtarıcı’ edâsıyla çıkmaya kalkışması sırasında, ona yardımcı durumuna düşmemek için, Türkiye ne kadar direnebilecektir, o da ayrı bir mes’ele..

Gönül, Türkiye’nin bugünkü yönetim kadrolarının dile getirdikleri açık beyanlarının, sözlerinin amelen de takibçisi olmalarını ister.

 Ve konu o kadar sâde değil, son derece girifttir.

Unutulmasın ki, 100 yıl önce, nice kayıpları telafi edebilmek ümidiyle, istemiye istemiye savaşa katılan Osmanlı, bir tarafdan ’Cihad-ı Ekber’ ilan ederken; diğer taraftan da, ordularını alman generallerinin komutasına bırakıyordu.

*

Bir not..

Farsça bilen bir okuyucu, önceki yazımda, İran Dışbakan Yard. Abdullahiyan’ın medyada yer alan açıklamalarını verişime, o sözlerin yanlış aktarıldığı gerekçesiyle bir eleştirmiş ve o konunun yer aldığını belirttiği farsça bir bölümü göndermiş..

Ona verdiğim cevabî izahı buraya da aktarayım:

‘İran Dışbakan Yard.'nın açıklamasının aslında bulunan bir farsça metni göndermişsiniz. Farsçayı bildiğinize göre, tercümesini de kendiniz yapsaydınız. Başkaları yaparken, bazı yerleri tam olarak aktarılamamış olabilir, ama, yazıda dile getirilen o hususlar, sizin gönderdiğiniz metnin içinde de genel çerçevesiyle yok mu? Yani, metnin özünde bir çarpıtma sözkonusu değil..

Haa, üstü kapalı ifadelerin yorumlanmasında, başka mânâlara da varılabileceği söylenebilir.

Mesela, ‘Suriye rejiminin değişmesi halinde, şübhesiz ki, hattâ sionist rejimin (İsrail'in) güvenliği de kalmayacaktır..'  sözü üzerine, farklı yorumlar yapılabilir. O ifadenin devamında, ‘Biz müttefikimizi (yani Suriye‘deki Baas rejimini ve Esed diktatörlüğünü) savunmak için gerekli olan her adımı atarız ve atacağız.’ da denilmekte; bu durumun da, İsrail’in güvenliğini yok edeceği hatırlatılmakta..

Bu söz şimdi, İsrail’i tehdid mi, korunmaya çağırmak mı, ya da ısırılacağını önceden bildirmek mi?

Yarım asırlık Baas diktatörlüğü, 1982’de Hama’nın yerle bir edilmesi başta olmak üzere, nice sivil yerleşim birimlerini de bombardımanlarla defalarca yerle bir etmişti.  Bugün ise, baştan başa bütün Suriye viraneye döndürülmüştür ve milyonlarca insanın hayatları mahvolmuştur. Ki, Şah bu kadarını yapamamıştı İran’da.. Böyleyken, İİC. Dışişleri Bak. Yard. gibi bir resmî ağızdan ve daha önceki yüksek makamlardakilerce yapılan nice benzer açıklamalara paralel olarak böyle taahhüd beyanlarının tekrarlanması ve devletin elindeki gazetelerden de ‘İran’ın ulusal menfaatlerinin korunması için’ Suriye’deki rejiminin korunacağı veya korunması gerektiği’nin açıklanması, çok mu kabul edilebilir bir durumdur, sahi?

Suriye’de 3,5 yılı aşkın zamandır devam eden iç savaşta bugün, devreye giren IŞİD gibi bazı güç odaklarının kendi planlarına aykırı sonuçlar verebileceği veya inisiyatifin ellerinden çıkabileceği endişesi ortaya çıkınca, devreye giren emperyalist odakların Suriye’ye nasıl müdahale ettikleri ortada iken; o güçlerin iktidarını devam ettirmesine gözyumacağının işaretini verdikleri Esed diktatörlüğüne İİC’nin de, artık geçerliliğini bütünüyle yitirmiş olan ‘direniş cebhesi’ gibi gerekçelerle bu kadar sahib çıkmasının izahı hangi mantıkla yapılacaktır?

Suriye'nin, bugün  IŞİD'i durdurmak adına emperyalist güçlerce bombardıman edilmesini Esed ve hâmileri ses çıkarmaz ve hattâ ‘IŞİD vuruluyor..’  diyerek, -kendi ülkelerinin bütünlüğüne bir müdahale olarak saymayıp-, memnuniyetle karşılarken;  Suriye’yle 500 yıl öncesinden 100 sene öncesine kadar 400 yıl birlikte yaşamış ve aynı kaderi daha bir paylaşmış olan Türkiye’nin de devreye girmek ihtimali karşısında, açık-kapalı tehdidler savrulması, emperyalistlerin bir ‘İran- Türkiye kapışması’nın psikolojik zeminini hazırlamaktan başka ne işe yarar?

Bu gibi ‘ulusal menfaatler’ sözkonusu olunca, başkalarının da kendi ‘ulusal menfaatler’i için benzer oyunlara girmesine de itiraz etmemek gerekmez mi?

Kaldı ki, her bir müslümanın, ister sıradan insan olarak, isterse yönetici durumunda bulunurken, şu veya bu devletin ‘ulusal menfaatler’ini değil, herşeyden önce, İslam’ın adalet / hakkaniyet prensiplerini esas alması gerekmez mi?’

haksöz