İmanın üç cephesi

Abdullah Büyük

Kalpteki imanın üç cephesi vardır ki bunların herhangi birinde nefisle verilen mücadele neticesinde bir mağlubiyet yaşanırsa, tüm beden Allah’ın düşmanlarının ve batılın işgaline uğramış demektir. Bu cephelerden ilki ve en önemlisi ilmî cephedir. Yıllardır tekrar ettiğim, ilmîleşerek dinîleşeceğiz yani hayatınızda ilme yer açtığımız ölçüde İslam’a da yer açılacak ikazı, bu cephenin muhafazasını sağlamak için çok önemlidir. Bu ilmîleşmenin temeli ise Müslümanın amentü esaslarıyla, bedeninde bu esasların sirayet etmediği tek bir alan ve iman etmeyen tek bir uzuv bile kalmayıncaya dek mücadele etmesidir. Aksi halde savunmasız kalan bu cephede nefis ve şeytan galip olacaktır. 

“…Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık; kıyamet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir...(Bakara, 2/85) gibi bir ayetin ikazına muhatap olan, muvahhit olarak tarif edilen bir mü’minin bedeninin bir kısmını heva ve heveslerine tahsis etmesi, bedenini tevhit esasında birleştirmemesi düşünülemez. Çünkü muvahhit olmak, Allah’ın, hayatın her alanına hâkim ve müdahil olduğunun bilincinde olmaktır. 

Kalpteki imanın ikinci cephesi ise edep, iffet, merhamet, sabır, şükür gibi unsurları barındıran ahlakî cephedir. Rasulullah (s.a.v)’ın utangaç kardeşine bu huyunu terk etmesini söyleyen Medineli bir Müslümanın yanından geçerken ona: “Onu kendi haline bırak; zira hayâ imandandır(Buhârî, Îmân 16, Edeb 77; Müslim, Îmân 57-59) buyurması dahi ahlakî özelliklerin imanla direkt bir bağlantısı olduğunu izaha yeterlidir. Ancak batı patentli sistemlerin kendi kurallarına göre oluşturdukları, ahlaksızlık ahlakı adı verilen ve topluma zerk edilen zihniyet sayesinde, ahlakî cephede ciddi sıkıntı çekmekteyiz. İman, yani ilim cephesindeki sıkıntı küfür ve iman arasında ince bir çizgi olduğundan dolayı çok tehlikelidir. Fakat bununla birlikte ahlakî değerler iman ile bir bütün olduğundan ikisinin ayrıştırılması düşünülemez. 

Üçüncü cephe ise ibadet ve muamelatın yani kulluk mekanizmasının temel prensiplerinin bulunduğu amelî cephedir. Bu üç cepheyi nefse, şeytanlara, insan şeytanlarına ve insan şeytanlarının kurduğu düzenlere karşı savunamazsak neticeleri tehlikeli olacaktır. Bunun için bu üç cephede verdiğimiz mücadeleyi büyük bir titizlikle sürdürmeli, hafife alma gibi bir hataya asla düşmemeliyiz. Zira bir Müslüman kardeşine yapılacak aşağılayıcı bir hitap şekli dahi, ahlakî cephede sahip olduğumuz cephanelikleri kaybetmemize ve damarlarımızda dolaşan kan gibi yakın olan şeytana mağlup olmamıza sebep olacaktır. 

Çalışmak bizden, yaratmak Allah’tandır. Bu çalışmak yeri gelir kalple manevi cephede, yeri gelir duyu organlarıyla maddi sahada olur. Fakat bu gayret ve mücadelenin neticesinde kalbi muhafaza eden mutlak fail Cenab-ı Allah’tır. 

Eğer iman kalbe girmez, dilde kalırsa böyle bir insanın Müslümanlığı şekli ve harici bir görüntüden ibarettir. Taklidî imanın tahkike kavuşturulmaması tehlike arz ettiği gibi, imana dil ile ikrarın, kalp ile tasdikin ve organlar ile amelin ilave edilmemesi de aynı ölçüde tehlike içermektedir. İmanın kalbe yerleştiğinin delili ve alameti ise o imanın iş yapar bir halde olması yani amel üretmesidir.  

Konunun ehemmiyetini daha net görebilmek için Allah’ın kitabını ders kitabı olarak okumak niyetini alarak, İbrahim suresinin 24. ayet-i kerimesini okuyup, üzerinde düşünmek bizlere birçok şey kazandıracaktır.

yeniakit