İmamın Kızı

İmamın Kızı

 


"Bir topluluk meydana gelirken özel bir değer gerekiyor. Bu da 'İyi, doğru ve güzel olan' dediğimiz değerlerdir. Bu değerler olmazsa kolektif bir toplum oluşamaz. İşte cumhuriyet inşa edilirken bu özel değerlere ilişkin derin bir tanım ortaya koyamadık. Osmanlı'da mahalleler belliydi. Cami, imam, Kuran, tekke, külliye ve esnaf gibi bir çok birim bir arada idi. Bu klasik mahallenin yerine Cumhuriyet modern belediyeleri koyarak rakip oldu. Bu rakip içerisinde öğretmen, okul, ders kitapları ve öğrenci gibi unsurlar barındırıyordu."

Bu sözler meşhur sosyolog Şerif Mardin'e ait. Bu konuşmada sayın Mardin, "imamın Cumhuriyet öğretmenini yendiğini" de söylemiş.

Cumhuriyetin eğitim ve kültür politikası sonunda ülke insanı, derin bir yarıkla iki kesime bölündü. Yukarıdaki benzetmeye göre söylersek, zıtlaştıkları noktada Cumhuriyet öğretmenini dinleyen yüzde otuz, imamı dinleyen yüzde yetmişlik iki kesim oluştu.

Vaktiyle İmam Hatip Okulu mezunlarının köylerde hem imam hem de öğretmen olmaları teklif edilmiş ve "cumhuriyet aydınları" buna şiddetle karşı çıkmışlardı. Eğer bu teklif kabul edilmiş olsaydı öğretmen ile imam bütünleşir, aralarında mücadele, yenme ve yenilme olmazdı. "İyi, doğru ve güzel" ile ilgili değerler, dinimiz, geleneğimiz ve modern hayatın gerekleri göz önüne alınarak devamlı gelişir, süreklilik içinde değişim gerçekleşir, "biz olarak, biz kalarak çağdaşlaşma" amacına ulaşırdık. Cumhuriyet aydınları buna imkan vermediler, insanlar camide Müslüman, sokakta ve kamusal alanda "din dışında" olsunlar istediler. Bunun asla olamayacağını bilemediler, düşünemediler, düşünmek de istemediler.

Bu sözde aydınlar bununla da yetinmediler, imamın (dindar Müslümanların) oğlunun ve kızının öğretmen, subay, hakim" olmasının da önünü kesmeye çalıştılar. Çünkü "imamın çocuğu" okuyup öğretmen vb. olduğunda "onların istediği gibi (bir manada dinsiz veya dine soğuk, yahut dilde Müslüman amelde ilgisiz") olmuyordu. Bunlar namaz kılıyorlar, oruç tutuyorlar, kızlar başlarını örtüyor, flört yapmıyorlardı"

İşte bu noktada ikinci bir sosyolog, Nilüfer Göle konuşuyor:

"Açıkçası benim görüşüm bu. Eğitim Atatürk devrimlerinden çok daha önce başlamış bir süreç. Baktığınız vakit en çok Abdülhamit döneminde eğitim kurumları, üniversiteler yapılmış. O devamlılığı getirmiş ve daha da yenilenmiş. Şerif Hoca'nın metaforuna devam edersek yani eğitim, öğretmen Cumhuriyeti, İmam da İslamiyeti temsil ediyorsa hakikaten imamın kızı da bugün öğretmen olmak istiyor ama başörtüsüyle."

"Biz bekliyorduk ki imamın kızı öğretmen olmak istiyorsa iyi... Ama bize benzeyerek olsun. Aslında kendine benzeyerek 'mahrem öğretmeni' olmuş oluyor, ama imama da tam benzemiyor. Tamamen seküler. Moderne de benzemiyor, geleneksel İslam'a da benzemiyor bütün mesele burada..."

"Moderne benzemiyor", mesela başı açık öğretmen değil. Peki böyle olsa, birilerinin modern ölçütlerine uymasa ne olur, ülkeye ne zarar getirir?

"Geleneksel İslam'a benzemiyor".

İşte bu nokta bizim tartışabileceğimiz bir alanın içinde.

Tartışmayı sonraya bırakıp sonucu söyleyelim:

Geleneksel İslam'ın içinde (onun, Müslüman kalarak değişmenin ölçütleri ve sınırları ile ilgili kurallarına göre) "başörtülü öğretmen olmak mümkündür, caizdir ve bu "modernliğe zıt" olsa da "İslam'a da zıt" değildir.

 

 

yenişafak