İhtilal

Merve Kavakçı

15 Temmuz darbesi sadece ülkemizin değil, içinde bulunduğumuz bölgenin işgalini hedefleyen bir eylemdi. Kuvveden fiile dökülse de sonuçlandırılamadı. Bunda bu ülkenin insanının samimi duruşu ve bence en önemlisi cesareti en büyük rolü oynadı. Cesaret, hiç şüphesiz her insanda olabilir. Ama toplumsal cesaret ferdi olandan ayrışır ve kitleleri temsil etmesi açısından daha zor geliştirilebilir ve daha dikkate şayandır. Şöyle bir cümleye gerek yok, bu milletin genlerinde cesaret kodlanmıştır. Hayır, böyle söylemek yerine ben şahsen şunu tercih ederim: O gece Türkiye insanının göstermiş olduğu cesareti, menfur saldırılar dizisi, diyelim ki, ABD’de yahut Fransa’da yahut Kanada’da gerçekleşseydi, aynı şekilde sonuçlanmazdı. İnsanlarımızın o gece, bir bütün olarak ortaya koymuş oldukları tavır, duruş ve direniş belki de hiç bir eşi benzeri olmayan bir örneklik teşkil etmiştir.

Şimdi biliyoruz ki bir tarafta ellerini ovuşturan, bıyık altından kıs kıs gülen, sonun geldi Tayyip Erdoğan diyen bir kesim de vardı o gece bu ülkede. Dikkat ediniz, burada meseleyi kişiselleştirme üzerinden ifade ediyorum, zira iktidar sınıfından çok, lideri üzerinden yürütülen bir kampanyanın parçasıydı 15 Temmuz. Kişiselleştirme bu milletin düşmanlarına kolaylaştırma, süreci basitleştirme, böl parçala metodunun sosyal alanda gerçekleşmesine vesile olacaktı. Olmadı. Allah’ın inayeti ile olmadı. Toplumun farklı kesimlerinden insanlar ve fakat tek bir imanı güçle birleştiler o gece. Bunda bu vatanın siyasi lideri cumhurbaşkanımızın feraseti en önemli etkendir. Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz ya, Sayın Erdoğan’ın o geceki cesur duruşu, halk arasında, halkla birlikte, halkın önünde sahaya inmesi direnişin ivme kazanmasında önemli bir etken olmuştur. Hiç darbe görmemiş, hiç tecrübe etmemiş, daha önceki nesillere nazaran rahata alışmış bu ülke gençliği ancak inandığını yaşayan, söylediği ile hareket eden bir liderliğe itibar ederdi o gece. Öyle de oldu. Bence hakettiği kadar üzerinde durulmayan, belki dikkatten kaçan bir önemli faktör de doğru kararın beklemeksizin, zamanında alınmış olmasıdır. Bir başka ifadeyle, cesaretin zamanlı gösterilmiş olması, şümullü bir planla birleştirilmiş olmasıdır direnişin önünü açan, darbe girişimini kalkışma seviyesinde muhafaza ettiren, sonuçlandırtmayan.

Şimdi üzerinden bir sene geçtiği bugünde, geriye bakıyor ve görüyoruz ki, 15 Temmuz aslında bir süreç. Kendiyle başlamayan, kendiyle bitmeyen bir süreç. 7 Şubat kadar 17-25 Aralık kadar, kalkışma sonrası devreye sokulan ekonomik darbe girişimi kadar, sonra Avrupa’daki Türk vatandaşları üzerinden sürdürülen uluslararası siyasi darbe girişimi kadar, bir süre sonra şimdiye uzanan dönemi de kapsayacak şekilde, Katar üzerinden yapılmak istenen darbe girişimi kadar bir ve “tek” sürecin parçası. Kimisi kanlı, kimisi paralı, kimisi ruhi, yani farklı yüzleri, katmanları, alanları ama sonuçta aynı mekanizmanın, aynı fiiliyatın bir parçası.

Peki, şimdi neredeyiz? Türkiye şehitler verdi, Türkiye gaziler kazandı. Türkiye travmasını atlatma gayretine girdi, Türkiye büyüdü, Türkiye bütünleşti, yaralarını sarmaya başladı. Böyle ağır bir travmayı atlatmamışçasına yoluna devam etti. Darbecilerle hesaplaşarak, onları adalet önüne çıkartarak.

Ha, diyeceksiniz ki ama bu kadar saldırıyorlar ülkemize… Ben de diyeceğim ki Doğan medyası ve türevleri vardır ya kısacası 28 Şubat medyası, solcu, Kemalist, Atatürkçü vesaire, onlar gibi, saldırıyorlarsa ne âlâ, demek ki doğru yoldayız ülkece..

Perspektifi doğru çizersek, olayları doğru okur, geçmiş ve şimdiyi sağlıklı değerlendiririz.

yeniakit