Hukukun korunması sorumluluğu

Abdullah Büyük

Müslüman bir insan, diğer bir Müslüman kardeşini gıyaben hukukunu korur. Bu durum onun için vazgeçilmez bir vazifedir. Uyarılması, ikaz edilmesi gerekiyorsa, bu vazifeyi de usulüne, metoduna uygun olarak yapar. Çünkü Müslüman bir insanın, tabir yerinde ise paldır-küldür bir hayatı yoktur.

Son zamanlarda bu hassas konu ne yazık ki yara almıştır. Toplantılarda ve gerekse internet aracılığı ile Müslüman bir kardeşimiz, diğer bir Müslüman kardeşini yerden yere vurmakta ve bundan da zevk almaktadır. İşte bu ve benzeri canlı misallerden-örneklerden hareket ederek ve Ramazan Ayı'na olan bağlılığımızı da hesaba katarak siz okurlarımıza özel bir mesaj sunmak istiyorum.

Buhari'de geçen sahih bir hadise özet olarak şöyledir. Sahabeden biri nefsine uyar ve şarap içer. Yaptığı suçun cezasını çekerken, bir başka sahabe kendisine hakaret eder. Bunu duyan Peygamberimiz: "Ona hakaret etme. Çünkü o, Allah ve Resulünü sever", buyurur.

Bir başka misal: Hz. İsa Havarileri ile bir şehrin kenar semtinden geçerken, çöplüğe atılmış bir köpek leşini görür. Havariler, köpek leşinin kokusuna dayanamayıp yüzlerine başka taraflara çevirdiklerinde Hz. İsa, elindeki çubuğu köpeğin parlayan dişine doğru uzatır ve: Bakınız, köpeğin dişi inci gibi parlıyor, buyurur. Günümüzde bu konuya, bardağın boş tarafını değil, biraz da dolu tarafını görmeli sözü damgasını vurmuştur.

Bir başka örnek: Tüm peygamberlerin ortak özelliklerinden biri de, zemm-i fiil esastır, zemm-e faile değil. Yani insanların yaptıkları olumsuz olaylar, fiiller kınanır, zemmedilir, ancak isimler üzerinde pek durulmaz. Peygamberimizin dönemine ait olan yüzlerce, binlerce olumlu veya olumsuz olaylar yaşandığı halde, o olumlu veya olumsuz olayları yaşayanların isimleri zikredilmez. İki isim müstesna. Bunlardan biri Ebu Lehep, diğeri ise Hz. Zeyd bin Harise'dir. Bu iki ismin de zikredilmesinin birçok sebep ve hikmetleri vardır. Bu konuya girmek istemiyoruz.
Bu üç örnek ışığında günümüzde yaşanan bazı canlı misaller vererek, mesajımızı bitirmek istiyorum.

Merhum Necip Fazıl Kısakürek, bir ara akıncı gençlik ile ülkücü gençlik arasında köprü olmak istedi. Her iki grubun güzelliklerini bir araya getirmek istedi. Bunu duyan birçok kardeşimiz, merhumun eserlerini yaktı, yırttı. Acaba bu tavır meşru veya doğru bir tavır mıydı?
Süleymaniye Vakfı sorumlusu Muhterem Abdülaziz Bayındır, özgün çalışmaları ile imsak konusuna yönelik bazı açıklamalarda bulundu, birçok insan, adeta "vur abalıya" tavrına girdi. Hatta Diyanet İşlerinden daha olgun bir tavır beklerdik. Bir taraftan Bayındır Bey isim söyleyerek "hodri meydan" diyor ki bu tavır da hatalıdır. Diyanet İşleri son noktayı koydu, denilerek, bir özgün çalışmaya teşekkür dahi edilmiyor. Ve tüm bu olanlar, milyonlarca insanın, özellikle gençliğin önünde yapılıyor. Örnek almak isteyen gençliğin önünde.

Merhamet, derin anlayış, ağızlardan çıkan sözlerin kayda alındığı gerçeği ve ilahi kamera altında yaşadığımız hakikati v.s bir bir dökülüyor.

Eğer biz Müslümanlar, vahye dayalı ölçülerin ışığında birbirlerimizin hak ve hukukunu korumazsak, Rabbimiz de kullarının hak ve hukukunu korumaz.

Eğer biz Müslümanlar birbirlerimizi sevmezsek, Rabbimiz de bizleri sevmez.

İsmini hatırlayamadığım Salih bir zat ve aynı zamanda ilimde derinleşmiş bir alim diyor ki: Biz, öyle zatlar biliriz ki bazı söz ve tavırlarını reddederiz, ancak şefaatlerini umarız. İşte bu olgunluk, toplumun nice nice problemlerinin çözülmesini sağlayacak bir olgunluktur.

Ekranlarda, televizyonlarda, internet aracılığı ile bazı kardeşlerimizin kontrolden çıkarcasına ağzına aldıkları sözleri, tavırları kabul etmeyebiliriz. Hatta o hatalı söz ve tavırları usulüne uygun olarak tenkit de edebiliriz. Amma yakarak, yıkarak, hakaret ederek ortaya koyduğumuz tavırlar, öğrendiğimiz ilimlerin, bilgilerin, edeple, ahlakla buluşturulmadığı acı gerçeğini de burada itiraf ediyoruz.

Son paragrafımızı yine Salih bir zatın ibret verici şu değerlendirmesiyle bitirelim: Herhangi bir olay veya tavır veya söz ile karşı karşıya geldiğinde, eğer onlarla alakalı Kur'an'dan veya Sünnetten bir delil bilmiyorsan, nefsine dön ve şu soruyu yönelt; "acaba Peygamberimiz olsa idi, böyle yapar mıydı veya böyle konuşur muydu?" Cümlenize sevgiler ve saygılar sunuyoruz.

yeniakit