HİLAFET MAKAMI MÜLGADIR

Abdurrahman Dilipak

Çoğu kimse bu konuyu kemali ciddiyetle ele almıyor. Bir kere Hilafet kaldırılmalı. 481 sayılı yasanın 1. MADDE’si şöyle: “Halife hal edilmiştir. Hilâfet, Hükümet ve Cumhuriyet mâna ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan hilâfet makamı mülgadır.” Halife görevden alınmış, hilafet makamı ilga edilmiş. O zaman Hilafet nerede? “Hükümet ve cumhuriyet mana ve mefhumunun içinde mündemiç, tahtında müstetir”dir. Daha sonra Hikaye şöyle gelişti: 1 Kasım 1922’de saltanat ve halifelik birbirinden ayrılarak saltanat kaldırıldı ve halifeliğin yetkileri dinî konularla sınırlandırıldı. Vahdeddin’in ülkeden 1 Kasım 1922de ayrılmak zorunda bırakılmasından sonra, Abdülmecit Efendi, TBMM tarafından 18 Kasım 1922’de halife seçildi. 3 Mart 1924’te de, yani bundan 102 yıl önce hilafet kaldırıldı. 18 Kasım 1922de TBMM tarafından Abdülmecit halife seçildi. 1 yıl 4 ay olarak halife kaldı. Abdülmecit efendi Abdülaziz’in oğlu Vahdeddin’in amcasının oğluydu.

Hilafetin tarihi arka planı, Tanzimat döneminde yaşananlar ayrı bir konu. Ben bugüne dönük yanına bakacağım bu yazımda. 1. Meclisin o sarıklı kalpaklılardan oluşan ilk açılış töreni muhteşem. Cuma günü Hacı Bayram’da hatimler indiriliyor, dualar okunuyor. TBMM de kürsünün arkasında “Ve emruhum şu beynehum” yazıyor. Dış kapıda, bir yandan ay yıldızlı bayrak, öte yanda Kelime-i Tevhid yazılı sancak. Bakın o sancak ve o ayet yazılı levha bir kez indirildikten sonra bir daha asılmadı. O gün o fotoğraftakilerin çoğu namazlı idi, ama daha sonra Cuma namazına gelenler bile sayılı idi. Said-i Nursi bu durumun farkına varınca “Neuzu billahi minsessiyase” diye oradan ayrıldı. Abdülmecit’i halife seçen meclis bu meclis.

Hilafetin kaldırılmasına giden yolda önemli bir hadise de, Afyon milletvekili İsmail Şükrü‘nün imzasını taşıyan “Hilâfet-i İslâm ve Büyük Millet Meclisi” başlıklı risalede saltanatın kaldırılmasının uygun görüldüğü, ancak hilâfetin asla kaldırılamayacağı, halifenin sadece ruhanî sorumluluklarının değil, dünyevî görevlerinin de bulunduğu ve içinde yaşanan olağanüstü şartların normale dönmesiyle halifenin bunları yerine getireceği belirtiliyor ve İslam âlemine sabırla beklemesi tavsiye ediliyordu. Bu durum Mustafa Kemali rahatsız etti. Hemen belirtelim ki bu mecliste de güzel şeyler yapılmadı değil, ama eleştirirken de överken de itidalli olmak gerek.

Hilafet kaldırıldı” diye şikayet ediyoruz da, Abdülmecit halife olarak kalsaydı şikayet etmeyecek miydik? Halife aynı zamanda ressam. Halifenin iki tablosunu buldum internette, Tablolardan birinin adı “Harem’de Goethe”, 1917 tarihli bu eser halen Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesinde. Diğer eserinin adı ”Harem’de Beethoven”, 1915, İstanbul Resim ve Heykel Müzesinde. Her iki resimde Hilafetten 5-6 sene öncesi. “Haremde Goethe” isimli tablo, haremde bir kanepeye uzanmış, başı-bağrı, kolları açık bir kadın Goethe okuyor. Diğer resimde “Harem Beethoven”de ise Sarayın hanımefendileri oturmuşlar, biri piyanonun başına geçmiş, biri keman çalıyor, 2 erkek ve hanımlar Beethoven dinliyorlar. Konsülün üstünde Beethooven büstü var.

İki de fotoğraf var internette. Birinde, Abdülmecit Efendi ve kızı Dürrüşehvar Sultan Fransa’da sahilde yürüyor ama, yanındaki hanımefendinin başı açık ve başında şapkası var. Herhangi ortalama bir Fransız hanımefendisinden farkı yok görünüşte. Abdülmecid Efendi, kızı Prenses Dürrüşehvar Sultan ve damadı Prens Nevvab Azam Cah ile birlikte, Hilafet makamından ayrıldıktan yıllar sonra da 1931’de çekilen fotoğrafta da hanımefendinin başı açık. Böyle bir halifenin görevde kalması durumunda bundan memnun olacak mıydık! Demem o ki, 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılışı ile Ümmet otoritesiz kalmadı. Daha önce Hilafetin de Saltanatın da içi boşaltılmıştı. Sadece hilafet makamı değil, saltanat da çökmüştü. Akif safahatında, saraydan sarhoş naraları yükseldiğini yazar. Ordu, Enver, Talat, Cemal paşaların elinde oyuncağa dönmüştü. Abdülhamit’in Selanik’e sürgün edilmesi ile İslam ümmetinin siyasi birliği ve otorite merkezi de tarihe gömülmüştü. Toplum da artık o eski toplum değildi. Ahlaksızlık almış başını gidiyordu. Akif o dönemi Safahat’ında uzun uzun anlatırken “Müslümanlık nerde! Bizden geçmiş insanlık bile” diyordu!

Sahi Abdülhamit’in hilafet ve saltanat dönemindeki bir çok güzellikler yanında bazı yanlışlıklarını konuşamayacak mıyız? Sad-i Nursi, Mehmet Akif gibi bir takım Müslüman alimler saraydan neden uzaklaştılar? Tamam, onların sözlerindeki aşırılıkları da bir kenara koyalım, ama Abdülhamit’in hiç yanlışı yok mu idi? Yapılan yanlışlıklar ve güzellikleri görmeden bu yaşanmışlığı nasıl ibret dersine, tecrübeye dönüştürebilecektik.

2. Abdülhamit‘in kız kardeşi Seniha Sultan‘ın kocası Damat Mahmud Celaleddin Paşa Osmanlı’da Adliye Nazırı idi. Abdülhamid’e muhalif tutumu nedeniyle 1899’da oğullarıyla birlikte Avrupa’ya kaçmıştı. 1879 doğumlu Prens Sabahaddin ise Seniha Sultan ile Mahmud Celaleddin Paşa’nın oğlu olup ilk Türk sosyologlardan biri olarak, adem-i merkeziyetçilik fikrini savunan liberal düşünceye sahip, “Jön Türk” hareketinin önemli isimlerinden biriydi. Annesi Seniha Sultan da Abdülmecit‘in kızı ve Abdülhamit‘in üvey kız kardeşiydi. Bu yapı devam etse ne yazardı. Aslında Cumhuriyet Osmanlının devamıdır ve derin Osmanlının maskesiz bir şekilde ortaya çıkmış halidir.

4 Halife dönemini hatırlayalım. Hz. Muhammed’in (sav) risaleti 610 yılında ilk vahiy ile başladı ve 632 yılında vefatı ile risalet dönemi sona erdi. Peki daha sonra ne oldu? 4 Halife dönemi sahabeler, vahiy katib’leri, ravilerin yaşadığı dönem… Hz. Ebu Bekir 632’de göreve başladı 634’te vefatı ile görevi sona erdi. 2 yıl görevde kaldı yani. Hz. Ömer 634’te göreve geldi, 644’te şehadeti ile görevi sona erdi. 10 yıl görevde kaldı. Hz. Osman 644’te geldi, 656’da şehadeti ile görevi sona erdi. 12 yıl görevde kaldı. Hz. Ali ise 656’da göreve geldi, 661’de şehadeti ile görevi sona erdi. Bu dönem yaklaşık 5 yıl sürdü. Peygamberimizin vefatından sadece 29 yıl sonra bu devlet Kerbela fitnesi ile son buldu.

İttihat Terakki 1889’da kurulacak ve 1918’de dağılacaktır, ama dağılmadan önce de “Müslümanların Halifesi sıfatı”nı taşıyan Abdulhamit’i Selanik’e, bir Yahudi iş adamının evine sürgüne gönderip, mecburi iskana tabi tutacaktır. 2. Abdülhamit 1909’da Selanik‘e sürülmüş ve 1912’de İstanbul’a dönmüştür. Abdülhamit’ten sonra halife ve sultan alan Osmanlı Hakanı Vahdettin 6. Mehmed / Vahdeddin ise 17 Kasım 1922’de İstanbul’dan ayrılıp Batı’ya sığınmak zorunda bırakılmıştır. Son iki halifenin başına gelenler Cumhuriyetin ilanından öncedir. Zaten Cumhuriyeti kuran da İttihat ve Terakki’nin siyasi kanadı değil mi? Çınar içinden çürümüştü, biri gelip bir omuz vurunca yapı çöktü.

Hilafet kaldırılınca ne oldu? İttihad ve Terakki’nin “Osmanlı İtibar-ı Millî Bankası“nın nakdi ve sair mal varlıkları olarak hayata geçirilmiştir yeniden. Banka 1927’de Türkiye İş Bankası’na devredilmişti. Bu yapılmadan önce de 3 Mart 1924 Hilafetin kaldırılışı ile birlikte 26 Ağustos 1924’de İş Bankası’nın kurulmasının ardından, Hilafetin kaldırılmasından 6 ay sonra Hilafet Fonundaki dini vergilerden oluşan paralarla, Hilafet makamı üzerinden, Hilafete bağlı topraklardaki Müslüman halkın kurtuluş savaşına verilmek üzere, çoğu dini vergilerden oluşan bu paralara da el konuldu. Riba haram olmasına rağmen, bu paralar bir Riba kuruluşu olan İş Bankası’na sermaye olarak verildi ve Laikçi CHP’nin de bankanın yönetimine katılması sağlandı. Tabi İş Bankası’na aktarılan paralar bunlarla da sınırlı değil. Daha sonra İttihat ve Terakki üyelerinin Malta sürgünü sonrası Afyon’da kurdukları “Afyon Terakki Bankası’nın da sermayesi ve mal varlığı İş Bankası’na devredildi, CHP’nin üzerinden Anadolu sermayesinden İş Bankası’ndan hisse senedi vermek üzere toplanan paraların önemli bir bölümü, İş Bankası’na başkalarının üzerinden yatırıldı ve ortak olmak için para yatıranlara de uygun şartlarda kredi sağlanarak bu işin üstü örtüldü. Ve bu konular hala yargıdadır. Bu paralardan Mustafa Kemal hesabına yatırılanlar, daha sonra CHP’ye devredilecek hisselerden, Bu paraların bir kısmı Celal Bayar, bir kısmı İsmet İnönü adına bankaya sermaye olarak kullanılmıştır.

Bakın o gün mükemmel bir Müslüman halife ilan edilseydi, ya rejim ya da Müslümanlar ona o makamı dar ederdi. Tencere yuvarlanıp kapağını buluyor. Sonuçta her topluluk layık olduğu gibi idare olunuyor. O günkü Halife, o günkü rejimin ve Müslümanların liyakati ile ilgili bir husus. Önce değişmesi gereken toplumun kendisidir. Baştaki ona göre değişir. Yoksa biri geldi ya da gitti diye toplum bir anda değişmez. Şeytanın ve onun dostlarının varlığı bizim günah işlememizin bahanesi değildir. Bir çok peygamber gelip-geçti, onların hayatına bakın. Mezhep imamlarının hayatını okuyun, 4 Halife dönemini okuyun, ama gereksiz övgü ve sövgüye sapmadan, sevdiklerinizi eleştirenlere kızmadan, kızdıklarınızın iyilikleri söylendiğinde öfkelenmeden, adil şahitler olalım. İşte o zaman Allah’ın yardımı bize ulaşacaktır. İsrailoğullarının başında Hz. Musa, Hz. Harun, Hz. Yuşa vardı. Ne oldu, deniz yarıldı ve Firavun, askerleri ile birlikte denizde boğuldu. İsrailoğullarına çölde kudret helvası ve bıldırcın kebabı ikram edildi. Susuz kaldılar, kayadan su fışkırdı. Sonra ne oldu? Hz. Musa, Hz. Harun’u halkının başına gözetleyici koydu, kendi Sina’ya gitti. 40 gün sonra döndüğünde kavmi puta tapmaya başlamıştı. Bu kez lanetlendiler. Kudüs’e giden 10 günlük yolu, 40 yılda zor tamamladılar. Başınızda 3 peygamber de olsa durum bu. Onun için övünmeyi-dövünmeyi bırakalım da nefs muhasebesi yapalım “inni küntü minezzalimin” diyelim. Zalimlerden ve cahillerden olduğumuzu itiraf edelim. Tevbe istiğfar edelim. Umulur ki Allah’ın (cc) yardımı ancak o zaman bize ulaşır. Allah’ın yardımı için krallar soyundan, savaşlar kazanmış kurmaylardan ve keramet sahibi peygamberler soyundan gelen birinin ille de başımızda olması yetmeyebilir. Şunu unutmayalım ki, Allah’ın (cc) kolaylaştırdığından daha kolay, zorlaştırdığından daha zor bir iş yoktur. Bazan, Tanrı kral (nam-ı diğer Goliath’ı), Calud’u devirmek için çocuk Davud’un sapanı ve bir küçük taş parçası yeter. Ama elbette bizim aklın muktezası için hazırlıklarımızın tam olması gerekir.

Allah’ın bizden istediğini, “sen yap” diye dua olarak geri göndermek doğru değil. O Ben-i İsrail’in sapkınlıklarından bir sapkınlıktır. Zaten, ben yaparken de yine Allah (cc) yapacak. O benim ellerimle zalimleri cezalandırmak ve mazlumlara yardım etmek istiyor. Böylece beni mükafatlandırmak istiyor. Zafer için bizim sorumluluğumuz Halid b. Velid’i oraya getirmekti. Onun kılıcının keskinliği idi. Ama bu mutlak şart değil. O günkü sahabeler bile “başımızda Halid gibi bir komutan varken bizi kim yenebilir ki!” gibi sloganlar atabiliyordu. Bundan haberdar olan Hz. Ömer, Halid b. Velid’i azletti. “Hiçbir savaşı kaybetmemiş bir komutanı niçin azledersin” dediklerinde ise, “Müslümanlar nerdeyse zaferi Allahtan değil, Halid b. Velid’den bekliyor olacaklardı. Zaferin Allah’tan olduğunu öğrensinler diye Halid’i azlettim” dedi. “Yerine kimi atayacaksın” dediklerinde de, “onun kölesini” dedi. “Neden o” dediler, “çünkü o Halid’in savaş sanatını en iyi bilen biri. Hep onun yanındaydı” dedi. Allah (cc) herhangi bir kişi, topluluk ya da ülkeye muhtaç değil. Ne diyordu Akif “Küfr olur başka değil, kavmini sürmek ileri!” Derdimi anlatabildim mi!

Selam ve dua ile.