Her yerde her zaman!

Abdurrahman Dilipak

İnsan bu meçhul!” Dale Carnegie’nin öyle bir kitabı vardı 1960’larda okuduğum..

Hep söylüyorum ya, doğduğumuz ana babayı biz seçmedik, doğduğumuz toprağı da.. Derimizin rengi, cinsiyetimizi de bir seçmedik ve tabii doğduğumuz zamanı da..

Asra ve arşa yemin eden Allah, bizi parmak uçlarımız gibi farklı yarattı.. Aynı ırmakta iki kere yıkanamayacağımız gibi, aslında bir ırmak gibi akan zamanın içinde dünki insan da bugünkü insan değildir.. Biz her gün yeniden doğarız.. “İnsan su misali” kıvrım kıvrım akarız bazan, bazan buhar olur göklere yükseliriz, bazan yerin dibine ineriz.. Bazan buz kesiliriz, bazan afet oluruz, bazan hayat kurtarırız.. Bazan okyanus oluruz, bazan bir avuç suyuzdur..

Mayamızda ruh, can, nefs var.. Melekten üstün bir yanımız olduğu gibi, bazan hayvandan da aşağı oluruz. Bazan Şeytanlaşır insan nefsi emaresinin peşinde koşarken..

Putperest bir toplumda doğup yalnız başına Hakk’a yürümek de var Hz. İbrahim gibi, Hz. Nuh’un evinde doğup gemiye binmemek de. Hz. İbrahim’in torunu Lut (as)’ın eşi de iman etmemişti..

Her namazda salatu selam okuduğumuz (Ki biz Hz. Muhammed ve Al-i İmran, yani Hz. Zekeriye, Meryem ve İsa ‘as’ için de selatu selam okuruz) Hz. İbrahim’in torunu Yakup aleyhisselamın 13 çocuğu vardı, 11 kardeşleri Yusuf’u öldürmek için ahitleştiler de, sonra bir kuyuya attılar onu.. Kuyudaki Yusuf’u Mısıra sultan eyledi Allah da, o Yusuf gün geldi, kapısına gelen kardeşlerini affetti. Onlar da affedildiler.. Tıpkı Hz. Hamza’yı şehid edenleri Peygamberimizin affetmesi gibi..

İnsanlar kötü başlayıp iyi bitirebilirler. İyi başlayıp sapıtabilirler de.. Kimi bin kere kırar tevbesini, Mevlana onları yine çağırır “gel” diye. O dergah “umutsuzlar dergahı” değildir..

Hem zaten bizim Peygamberimiz Mekke’nin fethinden sonra da Mekke ve Taif halkını affetmemiş mi idi. Mekkenin fethinden hemen sonra Kâbe’de irad ettiği hutbeye öyle başlamıştı: “Kardeşim Yusufun kardeşlerine söylediği gibi söylüyorum..”

Cennetin kapısı hep açık kalmalı.. PKK’lılar, IŞİD’ciler, derin devlet, Paralelciler hatta Siyonistler, komünistler, kim olursa olsun.. “Umutsuzlar dergahı” olmamalı bizim dergahımız! Tevbe ve af kapısı, pişmanlık kapısı kapanmamalı.. Yeter ki takiye yapmasınlar, münafıklık yapmasınlar.. Onun için de kendimizi akıllı bir şüphecilikle korumamız gerek.. Hepsinden önemlisi de, bir topluluğa olan düşmanlığımızın bile bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemesi.. Celladımızın bile hakkını savunmaya nefsimizi hazırlamalıyız, bir topluluğa olan öfkemiz bizi onlar hakkında adaletsizliğe sevk etmemeli.. Ama cellatlarımızın karşısında eğilmemeliyiz.. Dikbaşlı değil, ama başı dik durmalıyız!

Hani geçen gün akil adamlar toplantısı sırasında yüksek tansiyon şoku yaşamıştım arkası arkasına.. Başbakanın özel sağlık ekibi ilgilenmişti orada benimle. Kendilerine bu vesile ile teşekkür ediyorum.. Oradaki doktorlardan Doç. Dr. Celil Göçer bey, Başbakanla birlikte Afyon’da bir hasta ziyaretinde yaşadıklarını anlattı.. Dr. Göçer anlatıyor orada yaşananları: “Sayın DavudoğluAfyon’da kaza geçiren üniversite öğrencileri için bulunduğu hastane ziyaretinde orada Gazzeli hasta bir kızın da olduğunu öğrenince Gazzeli hastayı da ziyaret etti. Gazzeli hastayı yatağında mütebessim ve sakin şekilde oturmakta görünce genç kızın basit bir hastalık nedeniyle hastanede bulunduğunu düşündük. Tedaviyi yürüten doktor bey hastanın hikayesini anlatmaya başlayınca irkildim. Genç kız Gazze’de bombardıman sonucunda anne ve babasını kaybetmişti. Kendisi de boyun omurgasına aldığı yara nedeniyle tetrapleji olmuştu yani iki kolu ve iki bacağı felçli idi. Bir genç kızın başına gelebilecek daha trajedik bir durum olabilir miydi? Ama böyle bir trajediyi yaşayan bir genç nasıl bu kadar metanetli ve sakin olabilirdi ki?”

“Sayın Başbakan bir baba haleti ile genç kız hakkında bilgi almaya devam ederken ilgililere ‘hastanın ne ihtiyacı var, yardımcı olalım’ diye sordu. Hastane yetkilisi; Baha diyor ki, ‘ben her şeyi babamdan isterdim şimdi babam yok kimseden bir şey istemem’ diyor ve tıbbi yardım dışında bir şey kabul etmiyor dedi. Bu sözler üzerine sarardığımı, sendelediğimi, gözlerimin yaşardığını hissettim. Kimseye belli etmemek için usulca yaslandım duvara. Bu nasıl bir metanetti ya Rabbi. Sayın Başbakanımızın da benzer duygular yaşadığını gözlemledim, ama o benden daha güçlü idi ve Baha ile bir baba şefkati ile konuşmaya devam ediyordu. Mütercim vasıtasıyla Baha’ya ‘Türkiye’de kalmak isteyip istemediğini’ sordu. Baha’nın cevabı bir kez daha sarsıyordu beni. ‘Hayır’ diyordu Baha, ‘iyileşip Gazze’ye dönmek istiyorum orada yetim yeğenlerim var onlara bakmam gerek’ diyordu. Sayın Davutoğlu,sen babanı ve anneni kaybettin ama merak etme Türkiye senin memleketin ve sen ümmetin evladısın, biz senin babanız’ deyince; Baha, Sayın Davutoğlu’nun iki eline birden sarıldı; gözlerini sayın Davutoğlu’nun gözlerine dikti ve aynı metanetle sessiz gözyaşlarının boşalmasını saklayamadı bu sefer. Yaşanan bombardıman, kaybedilen anne ve baba, felç kalan bir genç kız, bunlar hiç olmamış gibi sergilenen metanet, geleceğe dair sarsılmaz inanç, mücadele azmi, Başbakanın gösterdiği baba şefkati, genç kızın Başbakanımızın ellerine sarılışı… Ne kalbime ne gözyaşlarıma hakim olamıyordum artık.”

Her yerde her zaman, her çeşit insan vardır.. Baha’lar ve onu yaralayanlar..

Baha, bütün Baha’lar, ister Gazzeli olsun, ister Yemenli ya da Suriyeli, Tunuslu fark etmez ya da dünyanın en ücra köşesindekiler, onlar bizlerin de kızı, bizlerin de kardeşi.. Biz aynı ümmetten, aynı milletteniz.. İnnemel mü’minune ihvetun.. İbrahim (as)’ın babası bizden değil, Nuh’un oğlu da, Ama Firavunun karısı Hz. Asiye bizim annemiz.. Selâm ve dua ile..

yeniakit