Hep aynı hep aynı

Merve Kavakçı


Defaatle üzerinde durduk. Devlet birey ilişkisi içerisinde devletin elinin nereye kadar uzanabileceği konusunda farklı görüşler var. Kimileri; devletin birey üzerinde hak iddiasının bireyin devletten beklentilerinin önüne geçebileceğini savunurken, kimileri de devletin başlıca sorumluluğunun onu oluşturup ortaya çıkaran yani devlet makinasının kurucusu millet yani bireyler topluluğunun güdümü altında var olmak ve sadece ona hizmet etmek olduğunu savunurlar.

Düşününce ikincisinin daha rasyonel bir yaklaşıma haiz olduğunu görürüz. Ne de olsa devlet dediğiniz canlı bir varlık değil insanların kafa kafaya verip düşünüp taşınıp hayatlarını daha kolaylaştırsın diye hazırlanmış bir makinadır. Bu makinanın parçalarını da insan, Allah"ın kendine bahşettiği akıl ile inşa eder, kurar.

Demokratik yönetimi kendine seçmiş halk kitlelerinin oluşturacağı devlet makinası ve onun kurumsal parçaları da demokrasi (demos halk ve kratia yönetim demek anlamına geldiğine göre ve bu da) halkın kendi kendini yönetmesi demek olduğuna göre o halk kitlesinin ihtiyaç ve talepleri doğrultusunda faaliyet gösterecektir. Ama tabii biri çıkar da biz demokrasi değil de mesela otokrasi veya totaliter bir rejim istiyoruz derse bu da değerlendirilebilir ve durum o zaman başka olur.

Şimdi gelelim bizim durumumuza. Bu ülkede demokrasi olduğu iddia ediliyor. AB"ye girmek için yanıp kavrulunuyor. Demokratikleşmeyi sağlayacak paket üstüne paket açıklanıyor. Kurumları, çalışmaları elden geçiriliyor, kanunları yenileniyor ki halkının taleplerine cevap verebilsin. O halk da diyor ki bu devlet bu haliyle bizim çocuklarımıza dinimizi öğretmeye engel oluyor, istediğimiz gibi yetiştiremiyoruz çocuklarımızı.

Peki diyor hükümet de; "4+4+4"ü devreye sokuyor. Ne üzerine? Halktan gelen talep üzerine. Kim için? Halk için. Millet öyle istediği için.

Yalnız bunu nasıl yapıyor hükümet? Dileyen bu hakkı kullansın dileyen kullanmasın diyerek dörtlü aralıklarla yapıyor. Sonra da Başbakan bu değişikliğe karşı çıkan CHP Genel Başkanı"na, Efendi sen torununu gönderme! diyerek işi sonuçlandırıyor.

Ama yetmiyor. Bir defa huylandılar, huysuzlandılar, rahat durmayacaklar. Ne imiş bu çocuklar abdest mi alacaklarmış, başları örtülü mü Kur"an-Kerim dersine gireceklermiş?

Samimi bir endişe içinde olsalar içim yanmaz, sanki kendi çocukları torunları için soruyorlar. Sanki dertleri din, diyanet. (Aslında yalnış oldu) evet dertleri din, diyanet... nereden, nasıl bir takoz koyarız bu yola.... Dertleri din, diyanet ama doğru sebeplerden dolayı değil.

Evet abdest alsa çocuklar ne olacak, dünyanız mı yıkılacak? Abdesti alacak olan, ne sizin çocuğunuz, ne sizin torununuz. Derdi size mi düştü, başkasının evladının? Başını örtecek olan başkasının kızı, size ne oluyor. Bu neden sizi bu kadar rahatsız ediyor....

Siz gön-der-me-yin. Öğ-ret-me-yin.

Ama sizin derdiniz başka da, mesela şu sözlerle ifade edilebilecek bir dert ise: bu çocuklar Kur"an-ı Kerim dersine girince bizimkiler de heveslenirse diyor, bundan endişe ediyorsanız, hiç kusura bakmayacaksınız. Sizin nasıl çocuğunuzun eğitimi, terbiyesi, kültürü, bilgisi, giyinişi, kuşanışı, yediği, yemediği, yani kısacası yaptığı her iş konusunda söz sahibi olma hakkınız varsa, Müslümanca yaşamak isteyen her bir ülke insanının da kendi çocuklarını Müslümanca yetiştirme hakkı var!

Bir daha tekrar edelim: onlar size karışıyor mu? Abdest ise abdest, başörtüsü ise başörtüsü, ders ise ders onların, size ne oluyor?

Siz ayağınızı uzatın keyfinize bakın.

yeniakit