Emperyalizmin Uzantılarından "Empati" Beklenebilir mi?

Selâhaddin Çakırgil
 

Son yıllarda, dilimize "empati" (ing., empathy) kelimesi yerleşiyor, genelde yersiz şekilde.. Halbuki, bu kelimenin, aid olduğu coğrafyalarda bile bizde kullanıldığı şekliyle, günlük hayatta bu kadar yaygın kullanılmadığı da söylenebilir. Orta boy sözlüklere bakıldığında bile bu konuda ne denilmek istendiği pek anlaşılamaz. Meselâ, almancada "hassasiyet, duyarlık, seziş inceliği.." mânâsında, "einfühlungvermögen" kelimesiyle karşılanmış.. Bu kelimenin, ingilizce sözlüklerde, benzer mânâlarda., "sympathetic understanding" diye karşılandığı; aynı tip fransızca sözlüklerde ise, bu kelimeye hiç yer verilmediği görülüyor.

Ama, bu kelimenin, türkçede son çeyrek yüzyıl kadardır, hattâ gelişi-güzel, yerli yersiz kullanıldığı bile gözleniyor. Genelde kullanılan şekli ise, "kişinin kendisini karşısındakinin yerine koyması ve onu o şekilde anlamaya çalışması" mânâsında.. Kısaca, "Kendini onun / muhatabının yerine koy!" demek..

Bu mânâ, aslında, Hz. Peygamber (S)"den rivayet olunan ve "Bir söz veya davranışınızın muhatabınız üzerindeki etkisini anlamak istiyorsanız, kendinizi muhatabınızın yerine koyunuz, böyle bir söz veya davranış karşısında tepkiniz ne olurdu, onu düşününüz.." mânâsındaki bir "hadîs"de de vardır. Ve, gerçekten de insanın kendi söz ve hareketlerinin mahiyetini anlaması için güzel bir tavsiye ve ölçüdür bu..

*

Son günlerde bu "empati" kelimesi, daha bir yoğun olarak kullanılmakta.. Hele de, İstanbul"daki büyük kargaşa ortamına katılanlarca.. Televizyonlarda, sık sık arz-ı endâm ettirilen tipler, "Bizimle empati yapılmalıdır.. Bizim hayat felsefemiz anlaşılmalıdır.. Bizim hayat tarzımıza karışılmasını, dayatmaları istemiyoruz. Biz özgür yaşamak istiyoruz.." diyorlar.

Çoğu tam mânasını bilmeden konuşuyor olmalı.. Bilseler, kendilerini, kendi söz ve davranışlarından zarar gören toplumun ferdlerinin büyük kesiminin yerine koyarlar ve kendilerinin, bir avuçluk bir kesim olduklarını ve kemalist-laik resmî ideolojinin kodlayıp dayattığı 80 yıllık bir hayat tarzının beslemeleri olduklarını, o dayatmanın imkan ve zevklerinden fire vermemek için, bütün toplumu rahatsız etmeyi göze aldıklarını idrak ederlerdi. Bunu idrak etmekte zorlansalar bile, emperyalist odakların habercilerinin ve de yığınla ajanlarının kendilerini dünyaya nasıl allayıp pullayarak sunduklarına ve o dünyanın liderlerinin, kendileri karşısında son yıllarda ilk kez başı eğik durmayan bir ve onların karşısında kendi görüşlerini vakarla dile getiremeye çalışan bir yeni Türkiye"yi eski durumuna, kendilerinden dilenen, iki büklüm olup emir bekleyen durumuna düşürmek için nasıl da fırsat kolladıklarına bakıp bir şeyleri anlamaya çalışırlardı.

*

90 yıllık dayatmaların eseri olanlar, dayatmadan yakınıyor..

Ve, Taksim-Gezi Parkı"ndaki bir-kaç ağacın sökülüp başka yere nakledilmesine, tabiî çevreyi ve yeşil"i korumak adına protestolar geliştirenlerin, her sene, yılbaşı kutlamalarında yüzbinlerce- milyonlarca çam fidanı katledilirken sadece seyirci kalan değil; o çamları katleden çevrelerin mensubu olduklarını düşünürlerdi..

Ama, nerede o idrak?

Onlar, kendilerinin, tuzu kuru ve halkın büyük kesiminin temel hayat değerlerine yabancılaşmış, emperyalist kültürlerin kuklası haline gelmiş bir kesime aid olduklarını kavramaktan nasibleri yok.. Çevre koruyuculuğu adına sergiledikleri azgınlıkları yapanların evlerine, mallarına başkaları benzer bir saldırı yapsa, o zaman, nasıl feryad ederler, görülür. Ama, şimdi sadece yalan haberlerle, emperyalist- şeytanî odaklarca tezgâhlanan entrikalarla oynatıldıklarını bile kavramaktan âciz insanlar bunlar..

5 Haziran günü, bu kalabalık güruhu temsil ettikleri söylenen ve nasıl belirlendiği bir ayrı konu, aralarında doktor olduğunu söyleyen kimselerin bile bulunduğu bir hey"etin, Başbakan Vekili Arınç"la yaptıkları görüşmeden sonra, iki cümleyi konuşmaktan âciz kimseler olduklarını ve basit ve saçma-sapan isteklerde bulunduklarını idrak sahibi olan herkes görmüş olmalı..

Bu bir avuçluk azgın güruhun dediği olacaksa, ülkenin yönetimi için bütün bir halkın, onmilyonların iradesiyle seçilen kadrolara ne gerek var?

Bu azgın güruhun, "Biz kemalistler, Atatürk"ün çocukları olduğumuzu göstermek için buradayız. Hayat tarzımıza karışılmaması için buradayız.. Kimse, toplum mühendisliğine, toplumu kendi "değer"lerine ve zevklerine göre düzenlemeye ve kendi değerlerini bize dayatmaya kalkışmasın.." diyenlerin; bayrak edindikleri ismin, bütün bir müslüman halkı, hangi emeller ve hedefler uğruna kendi istediği şekilde ve hangi zorbaca yöntemlerle değiştirmeye kalkıştığını ve kendisine karşı çıkanları dârağaçlarını çalıştırarak, kellelerin koparılacağını sadece tehdid durumunda bırakmayıp, fiilen de gösteren bir diktatörün toplum mühendisliğine soyunduğunu düşünememeleri ve ona sığınarak böyle taleblerde bulunmaları, daha bir âlem!

Bu gibi durumlarda, bir kısım kimselerin, -sanki kusursuz, hatasız bir yönetim ve kadroların olması mümkün imiş gibi- "Ama, iktidar da şu hataları yapmıştı.. Göstericilere "çapulcu" vs. denilir mi?" gibi laflar etmeleri, tam bir sığıntı ruh hali.. Çünkü, bu göstericileri ifade için, "çapulcu" kelimesi bile hahif kalmaktadır.

Halkın yüzde ellisinin oyuyla ve defalarca kazandığı seçimlerle gelmiş bir yönetim kadrosuna diktatörlük suçlaması yapanların, bu karışıklıkları sergileyenlerin kemalist-laik diktatörlüğün söylemlerini yükseltmeleri karşısında dut yemiş bülbüle dönmeleri; olup bitenleri, milletin zenginliklerinin tahrib edilişini ve milleti "sürü" yerine koymaya ve kendi istedikleri gibi yaşamaya mecbur etmeye kalkışmalarını görmezlikten gelmeleri?

*

Mâbedleri, direniş adına, anarşi yuvası getirmek isteylenler..

Geniş halk kitlelerinin, bu yapılanlara ve hattâ, Dolmabahçe"deki Bezm-i Âlem camiinin kapılarını kırıp içeri girmeleri ve orayı günlerdir üss olarak kullanmaları.. Haydi, güvenlik güçlerinin önleyici tedbirlerinden korunmak için, oraya sığınmak zorunda kaldıklarını düşünelim.. Ama, bir mâbede nasıl girilmesi ve orada nasıl davranılması gerektiğinden bile nasibi olmayan bu azgın laik güruhun orada sergilediği alçakça tablolar? Ya, onların bu alçaklıkları karşısında, müslüman camia arasında yıllarca bulunan ve bilinen bazı tiplerin, İslamî bir takım söylemlerle bu azgınlıklara, "cami bir tapınak olmaktan çıkıp, bir direniş merkezi olarak aslî fonksiyonuna kavuşuyor" diyen, "İstanbul ahlâksızlıkları, azgınlıkları İstanbul"un yüzünü ağartan eylemler olarak karşıladığını" söyleyen tiplere destek vermeye kalkışmalarına ve hele, İslamî tesettürleriyle bilinen bazı ehl-i kalem hanımların bile bu azgın güruh içinde yer almaktan uzak duramamalarına ve utanaç duymamalarına ne demeli? Ki, onlar o azgın güruhun içinde yer alırken, müslüman toplumumuzla ortak hiç bir ortak ahlâkî hassasiyet taşımadıklarını sergileyen eylemciler ise, (onların ahlâksızca ifadelerini yine de biraz kamufle ederek beyan etmek gerekiyor) cinsî sapıklıkların özgürce sergilenmesine saygı gösterilmesini bile istediklerini bile dile getiriyorlardı ekranlardan.

*

14 sene önce bugünlerde, Nisan-1999 seçimlerinde İstanbul"dan m.vekili seçilen Merve Kavakçı, sırf Meclis"e,İslamî örtüye riayet ederek girdi diye, sadece, Ecevit"in, "Bu kadına haddini bildirin! Burası, devlete meydan okuma yeri değildir.." diye tepinmesine değil, Merve Hanım"ın ilkolkula giden körpecik çocuklarının bile yuhlandığına dair sahneler ekranlardan topluma yansıtılırken, empati yapmış mıydı, emperyalistlerin toplumumuzdaki çöp yığınları olan bu laik ve de zengin ve şımarık çevrelerin çocukları.. Ve, o azgın kemalist-laik çevrelerin, ellerine fırsat geçse, aynı azgınlıkları bugün tekrar sergilemiyecekleri; "1923"den beri varolduğu" ve "bin yıl süreceği" kocaman kocaman generallerce açıkça iddia olunan 28 Şubat 1997 zorbalığı günlerine dönemiyecekleri mi sanılıyor?

Öyle bir zann içinde olanlar, Yeni Şafak"tan Abdulkadir Selvi"nin 3 Haziran günü "Yetti Artık.." başlığıyla kaleme aldığı yazıda anlattıklarına bakabilirler. Yeni Şafak"ta çalışan Aynur Ekiz isimli bir müslüman hanımın, hasta çocuğuna yetişmek için evine gitmek isterken, Ank.- Kızılay"da, azgın gösterici kalabalıkların arasında kalınca, ne ağır hakaretlere maruz kaldığı okunup, bir daha düşünülmeli..

Selvi yazısında, aynı mahiyetteki daha başka ve çarpıcı bir örneği, İslamî örtüye riayet eden bir hamile hanımın yine aynı eylemciler tarafından, Kızılay"da yine aynı azgın ve sapkın eylemcilerce nasıl ağır hakaretlere maruz kaldığını da aktarıyor ki, müslüman toplum olarak, milyonların kendilerini tutabilmek için burnunda soludukları tahmin edilebilir.

*

Ahlâklı insanlar, en az, ahlâksızlar kadar cesur olmadıkça..

Yakın tarihten bir örnek aktarayım..

İslam İnqılabı"ndan birbuçuk yıl geçmekteydi ki, 1980 yılı Haziranı"nda, Şah döneminin kalıntısı olan onbinlerce sosyete kadın başta olmak üzere, büyük kalabalıklar, kendi hayat tarzlarına karışılamıyacağına dair "azâdî, / özgürlük feryadlarıyla Tehran"ın en merkezî meydan ve caddelerine döküldüklerinde..

Güvenlik güçleri nasıl bir tedbir alacaklarını kestiremezken, İmam Khomeynî, "bütün güvenlik güçleri kenara çekilsin, hiç bir resmî güç müdahale etmesin.. Müslüman halk halk ne duruyor? Şehirlerinin namusunu temizlemelidir.. Halk meydana çıksın ve hiç kimseyi yaralamadan, ölümlere sebebiyet vermeden şehre hâkim olsunlar" tarzında bir açıklama yapınca, milyonlar, evlerinden çıkıp, "Allah"u Ekber!" sadâlarıyla caddeleri- meydanları kuşatınca, mes"ele, bir günde tamamlamıştı. (Elbette İmam Khomeynî"nin o tavrının başkasından beklenmesi mümkün olmayabilir. Ama, bir toplum, bazan barsaklarını temizlemek için, böyle inqılabçı yöntemlere de ihtiyaç duyabilir.)

Evet, bir ülkede, ahlâklı insanlar, en azından ahlâksızlar kadar cesur olmalıdır.

"Ben müslüman toplumun bir ferdiyim.." diyen herkes de, gerektiğinde, böyle bir meydana çıkmaya hazır mıdır? Yoksa, sadece, "Biz sadece oy verir, gerisine karışmayız!" mı denilecektir, geçmiş 80-90 yıl boyunca olduğu gibi.. Ve, başta Ergenekoncular denilen mâlum taife olmak üzere, emeklisiyle/ emeksiziyle nice zamâne yeniçerilerinin de ellerine yeni bir 28 Şubat Zorbalığı imkânının geçeceği umuduyla ellerini oğuşturdukları unutulmamalıdır.

haksöz