Diyar-ı Bekr ve Kürdistan’ın Sultanı’ndan 5 Asır Sonra…

Selâhaddin Çakırgil

Önce, önceki yazı etrafında yapılan tartışmalarla ilgili olarak bir-kaç söz..

Bir önceki yazıdan dolayı, görüş birliği içinde olduklarını belirtenler yanında birçok eleştiri de aldım. İçlerinde tuhaf iddialar da var..

Okuyuculardan birisi, hattâ, bir müteveffa siyasetçinin Merve Kavakçı'yı Meclis'ten attırırken, 'Bu kadına haddini bildirin diye tepindiğini' yazmama itiraz ederek, 'tepinmenin hayvanlara mahsus olduğunu' ve böylece, 'halkın oyuyla seçilmiş bir eski başbakana hayvan dediğimi' bile iddia etmiş.. Ve sonra da, kemalist rejimin birinci ismini zikrederek, 'ona içinden kimbilir ne hakaretler ediyorsundur..' diye bir cümle kurmuş..

Bazı okuyucular ise, yazıda dile getirdiğim itirazî konulardan yalnızca birisine takılmışlar, 2000'li yılların başındaki bir durumla ilgili olarak, 'filan konuyu isbatla..' diyorlar.. Bu durumda, ‘değinilen öteki konuları tasvib mi ediyorlar?’ sorusu havada kalıyor. Öteki eleştiri konuları sanki daha mı hafif?

Bu satırların sahibi, dile getirdiği bütün bu konularda, 15-20 yıl öncesinden bu yana yazılı medyada eleştirileri yine hep saygı sınırları içinde kalarak yazdım. Geçmiş yazılar içinden çıkarabilir ve belgelendiririm de, o zaman ne olacak? Ama, kendimden şübhem yok.. 'Bunları isbatla..' diyenler, bir de bu sözü söylediği iddia olunan zata, 'Siz geçmişte böyle bir şey söylediniz mi?' diye sorsalar, daha kolay netice alabilirler.

Fakir, delilleri olmadan yazmadığım gibi, kimseye, hele de 'müslüman' birilerine hakaret ederek yazı yazdığıma dair tek bir örnek gösterileremez. Eleştiriyi de hakaret sayanlara diyeceğim yok.. Ancak, inancıma ağır bühtan ve iftiralarda bulunanlara hıncımı ifade etmek için yine hakaretsiz, ama sert birkaç cümle yazmışımdır, o kadar.. Ayrıca, okuyuculara da eleştiri ile hakareti birbirine karıştırmamalarını devamlı tavsiye etmişimdir.

Bu konudaki son açıklamaya gelince..

Bu satırların sahibi, kimsenin avukatı değildir, filanı savunmak adına yazılmamıştır, eleştirim.. O sözler, başka bir müslümana denilseydi, eleştirimi edeb sınırları içinde yine yapardım. Yazımın sonunda, 'Umulur ki, bu yanlışlarınızdan dönüp, âdilâne bir şekilde telâfi yolunda gayret gösterirsiniz.' demiştim..

18 Kasım tarihli medyaya yansıyan konuşmasına göre, Fethullah Bey, 'Fırtınalar hiçbir zaman dinmemiştir; kan seylapları hiçbir zaman durmamıştır; insanların köpüren nefretleri ve kinleri hiçbir zaman dinme bilmemiştir. Bazen bir tirandan gelebilir, bazen bir firavundan gelebilir, bazen bir nemruttan gelebilir, bazen bir Sezar’dan gelebilir, bazen de yanınızda sizinle beraber namaz kılan birisinden gelebilir. Aynı namazı kıldığınız halde namazın içerisinde bir çelme yiyebilirsiniz. (...) Çevrenizdeki insanlar Nemrut değil, Firavun değil. Hele secde eden insanlarsa onlara karşı bize düşen şey saygılı olmak ve cennete beraber girme dilek ve temennisinde bulunmaktır..” gibi cümleler kullanmış.. Bu da, onun yanlış bulduğumu belirttiğim ifadelerinin telafisi mânâsına alınabilirdi, herhalde.. Ama, herhalde dershane mes'elesinden dolayı çok zarar görülmüş olmalı ki, hıncını yine alamayıp, ‘...Bunlar insan ruhunda öyle marazlardır ki, dimağa musallat olmuş öyle virüslerdir ki, nöronları sarmış öyle rahatsızlıklardır ki, tımarhanelerde dahi tedavisi kâbil değildir. Gelin siz de -Allah aşkına- delice hareket eden bu insanlara küsmeyin, gönül koymayın, hatta Allah’a havale etme gibi şeylere bile gitmeyin..' tavsiyesinde bulunup, sonra da, 'Kırılsak da kırmayalım..' diyor.

Hz. Peygamber (S) 'Bir söz veya davranışın doğru olup olmadığını anlamak için, onun muhatabının kendiniz olduğunu düşününüz..' mealinde bir tavsiyesinde bulunmakta.. Yani, yeni zamanlardaki terimle 'empati' yapılmasının tavsiyesi..

Bu açıdan, şu yukardaki sözler, ‘tımarhanelerde bile tedavisi kabil olmayan’ hastalıklara mübtelâ olmak gibi sözleri söyleyene söylense, çok mu mâsum kabul edilir? Kendi içinde çelişkiler taşımıyor mu? Bu çelişkilere ve eskisinden daha hafif olmayan ağır ifadelerin kendisine yakışmamasına rağmen, yine de, bir önceki sözün hafifletme çabası içinde bulunulduğu hissi vermesi hasebiyle, bu konuda daha mâkûl çizgilere gelinmesi temennisiyle, bu tartışmaya burada nokta koyuyorum.

***

‘Diyar-ı bekr ve Kürdistan Sultanı’ndan 5 asır sonra..

Sultan Süleyman’ın, 500 sene öncelerde, 1525 yılında alman imparatoru Şarlken’e yenilip oğlunun esir düşmesi hasebiyle, kendisinden yardım isteyen Fransa Kralı François’ya hitaben teselli edici mahiyette yazdığı nâmesinde, kendisini, 'Ben ki; Akdeniz’in ve Karadeniz’in ve Rumeli’nin ve Anadolu’nun ve Karaman’ın ve vilâyât-i Zul-Qadriyye’nin ve Diyar-ı Bekr’in ve Kürdistan’ın ve Azerbaycan’ın ve Acem’in ve Şam’ın ve Haleb’in ve Mısr’ın ve Mekke’nin ve Medine’nin ve Kuds’ün ve Yemen’in ve külliyyen diyar-ı Arab’ın ve dahî nice memleketlerin ki, _ âbâ-i kiram ve ecdâd-ı izâmımın (şerefli ecdadımın) kuvve-i kâhireleriyle (kahredici kuvvetleriyle) fetheyledikleri ve cenab-ı celâdetmeâbım (ihtişamlı saltanat sahibi zâtım) dahi, tîğ-i âteşbâr (ateş saçan okum) ve şemşîr-i zafer-nigârım (zafer sağlayan kılıcım) ile fetheylediğim nice diyarın _ Sultanı ve Padişahı; Sultan Bâyezid Han oğlu Sultan Selîm Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım... diye hatırlattığını hatırlayabiliriz.

Ne kadar tuhaftır ki, Sultan Süleyman’ın 500 sene öncelerdeki bu nâmesinde zikredilen Kürdistan isminin, şimdilerde Tayyîb Erdoğan tarafından 16 Kasım günü Diyarbekir’deki son derece mânâlı ve gelecek için sadece ülke değil, bütün Ortadoğu müslümanlarının geleceği açısından da yeni ufuklar açmak ümidi veren vuslat /kavuşma/ buluşma toplantısında tekrar ifade edilmesi, büyük bir hadise olarak karşılanıyor.

Emperyalizmin çengeline takılan kişi ve kadroların bir toplum mühendisliği hevesi uğruna ve jakoben yöntemlerle, dârağaçları kurarak ve ‘Bu işler mutlaka yerine getirilecektir, amma, ihtimal ki bazı kelleler koparılacaktır..’ şeklindeki canavarca korkutmalarla, ülkemize ve halkımıza, birdeli gömleği’ gibi giydirdiği kemalist-laik-türkçü resmî ideolojinin cenderesi içinde sıkıştırılmış beyinlerin, dile getirmekten 100 yıldır korktukları Kürdistan isminin ilk kez ve bir başbakanın ağzından telaffuz edilmesi, aslında hiç de büyük bir hadise olarak görülmemeliyken; bu geçmiş bir asrın ağır baskılarının boyutlarına bakınız ki, o baskıyı ancak Tayyîb Erdoğan kırabiliyor ve bu bakımdan, gerçekten de büyük bir hadise oluyor.

*

Diyarbekir’deki bu buluşma bir vuslattır, bir firâk’ın, acı bir ayrılığın sonunda gelen bir visâldir, kavuşmadır.

Son otuz yıldır, son bir yıldır, ilk kez, silahlı bir çatışma olmamakta ve asker ve PKK’lı ölümü yaşamamakta.. Bu da, ülkenin bütününde, ağıtların, acıların yükselmesine bir sed oluşturmakta, tabiatiyle.. Oğullarını askere, hele de Güneydoğu’ya gönderenler, oğullarından gelecek telefonları bekliyorlar veya çalan bir telefonla bir acı haberi alabileceklerinin devamlı tedirginliği içinde bulunuyorlardı. Son 30 sene içinde, devletin askeri, polisi, korucusu, memuru olarak bu silahlı çatışmalarda 6-7 bin insan hayatını kaybettiyse, PKK saflarında verilen silahlı mücadelede de ölenlerin sayısı da en azından 50 bin insandı. Ve o onbinler de aynı ülkenin çocuklarıydı.

Bu bakımdan, Erdoğan’ın Diyarbekir proğramı, böylesine olumlu bir neticenin halk kitleleriyle paylaşılması mânâsını da taşıyordu.

*

Bir çok ‘ilk’ visâller de gerçekleşti, bu vuslatta..

Tayyîb Erdoğan, Diyarbekir halkının seçtiği Belediye Başkanı’nı makamında, -o halkın iradesine saygının gereği olarak daha önceden yapması gerekirken-, 11 yıldır Başbakanlığı süresince, ilk kez ziyaret etmekte.. Bu, Erdoğan için bir büyük nâkıse teşkil ediyordu; geç de olsa kendisi açısından varolan o noksanlığı, o ayıbı giderdi.

*

Bu visâlde gerçekleşen diğer ‘ilk’lerden birisi de, halkın korkutularak, sindirilerek kapatılması durumunun bu kez olmaması idi. Halbuki, Erdoğan’ın her gidişinde PKK’nın korku, tehdidi veya gönüllü olarak kepenkler kapanıyor, insanlar sokağa çıkmaktan bile korkuyordu.

Bu kez o da yoktu. Diyarbekir caddelerinde ilk kez, türkçe ve kürdçe, başbakanın bu gezisinde bu kadar yaygın ve etkin bir şekilde kucaklaşıyor ve fiilen bir kabul görüyordu.

*

Diyarbekir’de, kardeşlik belki de ilk kez bu kadar samimî hatırlandı..

Keza, aslen Urfa’nın ilçelerinden olduğu söylenen (asıl ismi başka) Şivan Perwer isimli ses san’atçısı da, 40 yıla yaklaşan bir süre uzakta yaşamak zorunda kaldığı ülkesine geldi. Ki, niceleri onun türkçe bilmediğini sanıyordu. Çünkü, o, ‘benim etnik kimliğimi, dilimi kabul etmiyen bir rejimin resmî diliyle ben de bir şey okumam ve konuşmam.’ diyor ve bu kararlılığını yıllardır boyu da sürdürüyordu. Ama, ülkesine döndüğünde herkes gördü ki, Şivan Perwer, türkçeyi de nicelerimizden daha güzel konuşuyor ve ‘Biz vatanımıza geldik (Em hatin welati xwe). Güzel şeyler oluyor. Çok teşekkür ediyorum.’ diyordu.

Şivan Perwer, ’Güzel Diyarbakırımız.. Bu çok güzel bir gündür. Gerçekten tarihe gidecek dostluk kardeşlik sevdanın gideceği bir gün. Tarihî bir gün. Biz hep yasaklarla paylaştık. Yasak olduğu için bu ülkeden ayrıldık. Kimileri hapishanede çürüdü, işkence gördü. (...) Değerli Türkiyemizin Başbakanı büyük bir mayayı temiz süte kattı, bugün dostluğun kardeşliği kutluyoruz. (...) Çok değerli Kürdistan bölgesinin başkanı Barzanî de bu konuda olumlu düşünceleriyle yaklaştı ve bu değerli insanları Diyarbakır’da görmek herkes tarafından sevinilecek bir şey. (...)Ve şimdi yeni bir devir..’ diyordu.

Şivan’ın, Tatlıses’le birlikte okuduğu ’Megri (Ağlama) isimli ağıt ise, hemen herkesi duygulandırıyordu.

’Serê çiyan bi dûman e berxê min
birîn kûrin bê derman e bavê min
gelo çima em hawa ne megrî,megrî
de menale megrî,megrî
ev çı hal e megrî,megrî
şîn zewal e megrî,megrî

vê tariyê biçirîrin berxê min
van dîrokan bidirinin bavê min
rastiya gelê xwe em bibînin
megrî,megrî,megrî
de menale megrî,megrî
ev çı hal e megrî,megrî
şîn zewal e megrî,megrî’

(Dağların başı dumanlıdır kuzum
yara derindir dermansızdır benim babam
biz niye böyleyiz ağlama ağlama
artık inleme ağlama ağlama
bu ne haldir ağlama ağlama
matem zavallılıktır ağlama ağlama

bu karanlılığı yırtın kuzum
bu tarihlari yırtın benim babam
halkımızın doğruluğunu görelim
ağlama ağlama ağlama
artık sızlama ağlama ağlama
bu ne haldir ağlama ağlama
matem zavallılıktır ağlama ağlama..)

*

Kuzey Irak’daki Kürdistanı Bölgesel Hükûmeti’nin başkanı ve hemen bütün toplumları üzerinde bir etkisi ve saygınlığı olan Mes’ud Barzanî’nin de Diyarbekir vuslatı’nda resmî sıfatıyla hazır bulunması son derece önemliydi. Ki, bunu kendisi de belirtiyordu, konuşmasında, ’15-20 sene öncelerde böyle bir tablo hayal bile edilemezdi..’

Barzanî konuşmasında, ‘Sayın Başbakan’a çok içten teşekkürlerimi sunuyorum, bize bu fırsatı tanıdığı için.. (...)Kürdistan halkının selamlarını taşıyorum Diyarbakır halkı için.. Yeni bir tarih oluşturma zamanı gelmiştir. Birbirini kabul etmek, kardeşlik yöntemleriyle yaşamak zamanıdır. (...) Bugünün oluşturulması, Erdoğan’ın Erbil’e gelişiyle başlamıştır. Ben bugün sevinç içindeyim. Ortadoğu’da yaşayan toplumların birlikte yaşama zamanı artık gelmiştir. Birlikte yaşamakla birlikte kalmakla halklarımızı mutlu günlere götürebiliriz. Asıl çetin savaş, barışı tesis etmek yolunda verilen savaştır ve silahlı mücadeleden artık el çekilmesinin zamanı gelip geçmektedir. Savaşlar denedi, kimse savaştan bir hayır görmedi.’ diyor ve sözlerini, türkçe olarak, ‘Yaşasın türk-kürd kardeşliği, yaşasın barış..’ sözleriyle bitiriyordu.

*

Diyarbekir’deki bu vuslat proğramına BDP’nin bakışını bir türlü belirleyemediği anlaşılıyordu.

Çünkü, Leylâ Zana, bir yıl öncelerde, ‘Kürd Mes’elesini çözebilecekse, ancak Tayyîb Erdoğan çözer. Çünkü, böyle çetin bir mes’eleyi çözecek olanın arkasında büyük bir halk desteğinin ve bu problemi çözmeye müsaid bir dünya görüşünün olması gerekir..’ kabilinden bir açıklama yaptığı için, üzeri çizilmişti. Ama, daha sonraki gelişmeler, Leylâ Zana’yı doğrulayacak bir yönde gelişmişti. Diyarbekir’deki son proğram öncesinde, Mesud Barzanî ve Şivan Perwer’in de bu proğrama katılacağı açıklandığında, Ahmed Türk gibi ağır toplar, Barzanî’yi, ‘Tayyîb Erdoğan’ın seçim yatırımlarına hizmet etmek için gelmek’le suçlamış ve ‘kendileri davet ettiği zaman gelmiyen Barzanî ve Perwer’in şimdi gelmesinin, yanlış olduğunu’ dile getirmişti.

Ama, Diyarbekir halkının barışa, huzûra susamışlığını gösterircesine, Erdoğan ve Barzanî’yi onbinler halinde ve çoşkun bir şekilde bağrına basması karşısında, aynı Ahmet Türk ve bazı BDP m.vekillerinin de Tayyîb Erdoğan ve Barzanî ile aynı film-fotoğraf karesi içinde yer almaktan kaçınmadıkları görüldü. Leylâ Zana ise, bir yıl önceden dile getirdiği görüşlerin doğrulandığını görmenin huzuru içinde görülüyor ve Tayyîb - Emine Erdoğan çiftinin yanı başında saatlerce yer alıp, onlarla sıcak sohbet görüntüleri veriyordu.

*

Tayyîb Erdoğan’ın, 11 yıllık bir iktidar döneminden sonra da, geniş kitlelere hâlâ itimad telkin ettiği-edebildiği bu Diyarbekir Vuslatı’nda bir daha gözlendi, denilebilir.

Esasen, o da, yaptığı konuşmada, kalbindeki değerleri üstü kapalı olarak ifade ederken, geniş kitleler onun ne demek istediğini anlıyor ve onun bu değerlere atıfta bulunmasının bir siyasî atraksiyon gereği olmadığına inanıyordu, herhalde..

Erdoğan, 100 yıl öncelerde emperyalist güçlerin müslüman coğrafyalarında çizdikleri sınırların kalblerde bir geçerliliğinin olmadığına, kalblerde olan sınırları bu gibi güçlerin belirleyemiyeceğine vurgu yapıyor, Irak Kürdistan Bölgesel Hükûmeti Başkanı Barzanî’yi selâmlıyor; Diyarbekir’le sadece Erbil’i değil, Diyarbekir’i, Mekke, Medine, Kudüs ve Şam’la birlikte değerlendiriyordu. Bununla, onun ne demek istediğini, belki de en iyi, bölgenin müslüman kürd halkı anlıyordu. (Ki, Erdoğan, 19 Kasım Salı günü, AK Parti’nin Meclis Grubu’nda yaptığı haftalık konuşmasında bu konuları değerlendirirken, Kürdistan kelimesini telaffuz ettiği için kendisine bölücü diye saldıran çevrelere, 1920’lerdeki Meclis zabıtlarından örnekler veriyor ve orada, Kürdistan ve Lazistan vilayetlerinin de zikredildiğini, ülkenin gerçeğinin bu olduğunu, yasaklamaların, inkârların daha sonra geldiğini ve bizzat M. Kemal’in de, o zaman, milleti, çeşitli kavimlerden, anâsır-ı İslamiye’den / müslüman unsurlardan müteşekkil bir camia olduğu’ şeklinde ifade ettiğini vurguluyordu.)

*

Erdoğan’ın kitleler nazarındaki güvenilirliği, henüz de devam ediyor.

Erdoğan, Diyarbekir’deki o konuşmasında, Barzanî'yi selamlıyor, Mesud Barzanî’nin babası Molla Mustafa Barzanî’yi ve dahası, 1945-46’larda sadece 11 ay yaşayabilen ilk Kürd Devleti mahiyetindeki İran- Mehabâd Kürd Cumhuriyeti’nin kurucusu ve başkanı olup, sonra İran’daki Şahlık rejimi tarafından idâm olunan Qazi Muhammed’iyi de anıyordu.

Erdoğan daha sonra ise, özet olarak şunları söylüyordu: ‘Biz kardeşiz, biz pazara kadar değil mezara kadar, mahşere kadar biriz, beraberiz. Biz aynı coğrafyanın aynı toprakların, aynı medeniyetin mensublarıyız.

100 yıl önce bu topraklarda cetvellerle sınır çizildi. Ama, bizim muhabbetimize ortak medeniyetimize, geleceğimize sınır çizemezler. Bizim gönüllerimizi hiçbir zaman birbirinden ayıramazlar. Onun için rahat olacağız. Geleceğe aynı aşkla aynı inançla yürüyeceğiz. Türkü kürd’ten, kürd’ü türk’ten ayıramazlar. Şam’ın ağıtı bizim ağıtımızdır. Kamışlı’nın derdi bizim derdimizdir. Suriye’nin tamamında zâlim Esed’in akıttığı kan kardeşimizin kanıdır.

- 2005’te burada Diyarbakır’da sizlere bir şey söyledim. Sizin meseleniz bizim meselemizdir dedim. O günden beri sözümüzün arkasındayız. Takipçisiyiz. Bizi tehdit ettiler vazgeçmedik. Bize engeller çıkardılar, aştık. Bize zorluklar çıkardılar, yılmadık. Partimizi kapatmak istediler, tuzaklar kurdular, sabotajlar yaptılar. Biz bir tek geri adım bile atmadık. (...) Tek başımıza bu yolda ilerledik. Biz kardeşliğimizi perçinleyeceğiz dedik. Ezelden beri nasıl kardeşsek ebediyen kardeş kalacağız dedik. Baldıran zehri içmek gerekiyorsa içeceğiz dedik. Kürt de Türk de Laz da Arnavut da Roman da Boşnak da benim kardeşim. Yaratılanı yaratandan ötürü seveceğiz dedik.

Candan, serden geçmek gerekiyorsa, geçeceğiz dedik. Bu kadîm kardeşliği, bu kadar ortaklığı muhafaza edeceğiz dedik.

Biz annelerin babaların gözyaşlarını dindirmeye, gençlerin ölümüne son vermeye ahdettik. İnkar, ret, asimilasyon politikalarına biz son verdik.

Biz 23 Nisan 1920 ruhuyla yeni bir Türkiye inşa ediyoruz. Her etnik unsurla, her mezheble birlikte inşa ediyoruz.

1920’de TBMM’de Kürt, Türk, Arab, Laz, Çerkez velhasıl, nasıl bir ve beraber olduysalar, cumhuriyet nasıl birlikte kurdularsa, yeni Türkiye’yi de o ruh, o öz ruhuyla yeniden imar ediyoruz.

Diyarbakır bölgenin kutup yıldızı bir şehridir. Yol gösterici bir şehirdir. Zülküf ve Elyasa peygamberlerin evliyanın şehridir. Mekke Medine Kudüs ve Şam’ın ardından beşinci haremi şerifi sayılan bir şehirdir. Şunu bilin ki Diyarbakır huzurlu olursa Erbil, Kamışlı daha huzurlu olur. (...)

Son haftalarda altını çizerek söylediğim sözü tekrar etmek istiyorum. Diyarbakırlı kardeşim, Kürd kardeşim, Türk kardeşim, Zaza kardeşim. Bu cumhuriyet senin cumhuriyetindir. Bu cumhuriyet ne kadar İzmirlinin, İstanbullu’nun, Ankaralı’nın cumhuriyetiyse, işte o kadar senin de cumhuriyetindir. Bu bayrak senin bayrağındır. Sen herkes gibi 76 milyon gibi bu ülkenin öz be öz vatandaşı, bu vatanın bu bayrağın bu devletin sahibisin.

Artık hiç kimse hiç kimseyi hor göremez. İkinci sınıf vatandaş muamelesi yapamaz. İhmal edilemez. Hiçbir kültür, hiçbir kimlik artık inkar edilemez. Yeni Türkiye’de ayrımcılık olamaz. Öteleme-horlama olamaz. İnkar, ret, asimilasyon olamaz, olmayacak.

Bizim aracılara ihtiyacımız yok. Bizim tercümanlara ihtiyacımız yok. Biz her zaman gönül diliyle konuştuk, konuşacağız. Bundan daha güçlü dil olabilir mi? (...)

Sıcak olsun, soğuk olsun, kar yağsın. Ama gönüllerde açan bahar çiçeği hiç solmasın. Hamdolsun dağlarımızda köylerde yaylalarda bahar devam ediyor. Batıdaki evlere de doğudaki evlere de artık ateş düşmüyor. Kuzeyde de güneyde de artık ocaklar sönmüyor.

- Analar babalar dağ gibi yürekler oldukları yerde kalmıyor. Şehirlerimizde de çiçekler açıyor. Bu bahardan rahatsız olanlar da var, bu aydınlıktan huzurdan rahatsız olanlar da var. Gençlerin yaşamasından, kucaklaşmadan rahatsız olanlar da var. Uyuşturucu satamadığı için rahatsız olanlar var. Gençlerin kanını içemediği için rahatsız olanlar var. İçerde de dışarıda da var. Âdetâ, bir yarasa gibi, ışıktan umuttan coşkudan heyecandan rahatsız olanlar var.’

Evet, Tayyib Erdoğan’ın dile getirdiklerinden özetler, böyleydi.

*

Evet, bunlar kısa süre öncesine kadar, tasavvur edilemiyecek gelişmelerdi..

Çünkü, 100 yıllık bir faşist sapkınlığının yaptırımlarıyla zihinleri ve duyguları zencirleyen ırkçı- devletçi anlayış kürd ve Kürdistan kelimelerinden de bir paranoia derecesinde korkar olmuştu. Bir hıyanet ve hakaret çığlığı halinde, bir gazetenin logosundan hergün yükselen ‘Türkiye türklerindir’ lafının mantıkî neticesi olarak, ‘Türkiye’ denilen coğrafyada başka etnik unsurlara da tarif gereği yer yoktu.. Kanunlarda yapılan tarif gereği, ‘kendisini türk bilen ve ben türküm diyen herkes türk idi..’ Hattâ o tarife göre, ermeni kavminden veya rûm ya da yahudiler de, türk sayılıyorlardı, onlar istemeseler de.. ‘Vatandaş türkçe konuş!.’ kampanyaları yürütülüyor, İstanbul’da üniversitede, tren, vapur, otobüs gibi umumî vasıtalarda, türkçe dışında bir dille konuşanlara müdahale ediliyordu. Ve türk olmak ve sayılmak, büyük bir fazilet sayılıyordu. Olmayanların hasedden çatlamanı gerekirdi.. Bir türk dünyaya bedeldi..

Tabiatiyle, ülkede türkten başkasının olmadığı, resmî ideolojinin dayatması olarak zihinlere yerleştirilmeye çalışılınca, kürd de olmayacaktı, başkaları da.. Herkes, türk olduğu kabul edilince, o ülkenin adının Türkiye veya Türkistan olarak isimlendirilmesi mantıksız sayılmazdı ve tabiatiyle kürd olmayınca, Kürdistan’dan da bahsedilemezdi. Ama, bu durum fiilî gerçeği ne kadar yansıtıyordu?

Evet, yüzyılımız, kendi ülkemizin, kendi milletimizin en aslî unsurlarından niceleri yok sayılarak, inkar edilerek yaşandı.

Müslümanlar arasında akl-ı selîm’in hâkim olmasına her müslüman yardımcı olmalı..

Halbuki, bir kavmin, bir dil grubundan insanların çoğunlukta olduğu coğrafyaların o kavmin ismiyle anılmasında bir anormallik olmasa gerek..Söz gelimi, Türkistan denilince, türkçe konuşanların; bilâd-ı arab, /arab beldeleri, denilince de, orada arab olmayanların yaşamadığı, yaşıyamıyacağı değil; ekseriyetini arab kavminden veya arabça konuşanların ekseriyette olduğu yerler mânâsında geliyordu.

Irak’da bir Kürdistan bölgesi var. İran’da bir Kürdistan eyaleti var. Başka kavmî unsurlar için, Azerbaycan ve Türkmen Sahrası ve Belucistan gibi bölge ve eyaletleri de var, keza..

Türkiye’de ise, 20 sene öncelerde, (merhûm) C. Başkanı Turgut Özal, ülke nüfusunun en azından yüzde 25’inin kürd kökenli olduğunu söylüyordu. Yani, o zamanki nüfusla 15 milyon kadar.. Bugün bu rakam, 20 milyona yaklaşmıştır, herhalde.. Ve, Türkiye’de 100 yıla yakın zamandır, varlıkları reddedilmeye çalışılsa da, varolan bu kürd kitlesi, İran, Irak, Suriye ve Kafkas coğrafyasında yaşıyan diğer bütün kürd halklarının toplamından daha fazladır; yani, kürd kökenli insanların yüzde 50’den fazlası Türkiye’de yaşamaktadır.

Ama, bu büyük ve ülkenin diğer kesiminden fiilen ayrılmayan, kültür ve inanç değerleri açısından, ülkenin en tabiî unsurunu oluşturan bu kitle, kemalist-türkçü resmî siyaset tarafından, bir asra yakın zamandır yok sayıldı, inkar edildi.

Zulmün kaynağı, işte buradaydı..

Halbuki, aynı coğrafyalar için, Osmanlı’nın şevketli zamanlarında Sultan Süleyman bir takım etnik isimlerden korkmaksızın, Kürdistan ismini, arab ve acem ve sair kavmî isimleri bir takım zihnî kayıdlar koymaksızın telaffuz ediyordu. Ama, kemalist-türkçü- laik rejim, artık yeni bir zemin üzerinde ayakta durmayı deniyecekti.

Çünkü, emperyalist güçler, müslümanların birbirleriyle tek ümmet ve tek millet, -Millet-i İbrahîm ve Millet-i İslam olarak yekvücud olmaması için, ayrı kavmiyetler, o kavmî unsurlara ayrı ülkeler, vatanlar, coğrafyalar, ayrı ulusal bayraklar, ayrı başkentler icad etmeyi hedeflemişti ve müslümanlar bu parçalanmışlık içinde, sosyal rahatsızlıklarını gideremeyince, çözüm yollarını tabiatiyle, daha dar çerçevede, dar kavmî ve coğrafî sınırlar içinde giderebilecekleri hayaliyle, birbirlerinden daha bir kopacaklar, kavgaya tutuşacaklar ve bu da emperyalist-şeytanî güçlerin tahakküm emellerine hizmet edecekti.

*

Şimdi ise..

Son yüzyıllık kemalist-türkçü-laik rejimin temel kavramları ve kurumları kırılmamış olsa bile, Tayyîb Erdoğan, bu rejimin kavram ve kurumlarını yeni muhtevalarla, yeni anlayışlarla doldurmaya çalışarak; ülke içi çatışmaları, etnik ve mezhebî unsurlar arası çatışmaları önlemek yolunda, yakın zamanlara kadar hayal edilmesi bile zor, büyük adımlar atıyor. Niyet sorgulaması yapanlar onun bunları iktidarı için yaptığını söyleyeceklerdir, ama, devlet yönetmeye kalkışanlardan kim, siyasî bir proje sahibi değildir ki?

Her ne olursa olsun, son 100 yıllık ırkçı ve faşist sapkınlık duygularından, yeni yeni sıyrılmaya, kurtulmaya çalışan bir anlayış, 5 asır öncelerde bile korkulmadan kullanılan bir çizgiye doğru yaklaşabiliyorsa, bunun da değeri görülmeli, anlaşılmalıdır. Daha da ilerisinde ise, bütün müminlerin ancak kardeş olduğu anlayışı, 14 asırlık bir geçmişe sahibdir ve son Diyarbekir vuslatında, en çok dile getirilen kardeşlik isteklerinin, geçmişte, ‘bize artık kardeşlikten bahsetmeyin..’ diyenlerce bile telaffuz edilmesinin mânâsı üzerinde daha bir durulmalı ve bu kardeşliğin, lafla değil, hukuken de, adâletin gereği olarak sergilenmesi için, her türlü dikkat ve rikkatin sergilenmesinden kaçınılmamalıdır.

haksöz