Cinlerin İnsana Musallat Olması ve Rukyecilerin Cin Çıkarmasıyla...

Ahmed Kalkan

Cinlerin İnsana Musallat Olması ve Rukyecilerin Cin Çıkarmasıyla İlgili Rukyecilerden Cevabını Beklediğimiz 20 Soru

Bu yazıda konuyla ilgili sorulara ilmî cevaplar bekliyoruz. Buradaki iddiaları, delilleri çürüten ve insanı Kur’an ve Sünnet ışığında tatmin eden cevaplar istiyoruz. İknâ edici sağlam deliller ortaya konulmazsa, rukyeci olduğunu iddia edenlerle mücadelemiz devam edecektir.
Cinlerin insana musallat olması konusunda şu sorulara cevap bulma ihtiyacındayız:
1- Sünnetullah denilen, Allah’ın tabiattaki değişmez ve değiştirilemez yasaları var. Cinlerin insanın içine girip onun iradesini insana rağmen tümüyle farklı şekilde yönlendirmesi, onu etki altına alması, onu hastalandırması, hatta öldürmesi, sünnetullah’la nasıl bağdaşır?
2- İnsan yeryüzünün halifesi (2/Bakara, 30) olduğuna göre ve “O, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı” (2/Bakara, 29) denildiğine ve cinlerin de insan için (insana hizmet etsin diye) insandan daha âciz varlıklar olan cinler insanı nasıl ele geçirir ve iradesini yok edecek şekilde onu yönlendirebilir? Yaşatan ve öldüren Allah’tır. İnsandan âciz varlıklar insanı nasıl mağlup edebilir, rezil edebilir ve onu öldürebilir?
3- Delil denilince, öncelikle Kur’an ve Sünnet akla gelir. Kur’an cinlerin, şeytanların özellikle mü’minlere musallat olamayacağını net olarak haber vermiyor mu? “Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” (16/Nahl, 99. Bu âyetle bunca Müslümanın içine girdiği ve hâkimiyet kurduğu iddia edilen insanın içine cin girmesini nasıl bağdaştıracağız? Kur’an iman eden ve tevekkül edene onların egemenliği olmaz demesinden yola çıkılarak; insanlara rukye adıyla uzun seanslar yapılacağına, niye sahih iman ve yalnız Rabbe tevekkül anlatılarak, konu çözümlenmiyor.
4- Cinlerin en şerlisine, en zararlısına şeytan denildiğine ve şeytanın sadece vesvese verebileceği, başka bir gücü olmadığına göre, insanı emrine alıp iradesini yok edecek şekilde zararı şeytan veya onun askeri nasıl verebiliyor? Bu konuyla ilgili âyetleri hatırlatayım: “Kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır” (15/Hıcr, 42); “Şüphesiz, (gerçek) kullarım üzerinde senin hiçbir hâkimiyetin olmayacaktır. Vekil olarak Rabbin yeter!” (17/İsrâ, 65). Bilindiği gibi; bu âyetlerde geçen “sultân” kelimesine, mealler; “hâkimiyet, ağırlık, yaptırım gücü, hiçbir gücü, nüfuzu, etkili gücü, sulta, saltanat, musallat olma, etki, kandırmaya gücü, etkin gücü” şeklinde anlam vermişler.
“Gerçek şu ki; şeytanın, iman eden ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde bir hâkimiyeti yoktur.” (16/Nahl, 99). Bu âyette bahsedilen şeytandır. Şeytan, cinlerin en şerlilerinin adıdır. Şeytanın gücü bu ise, diğer cinlerin daha büyük değildir.
Yine, şeytanın ahiretteki itirafı: “İş bitirilince şeytan da diyecek ki: “Şüphesiz Allah, size gerçek olanı söz verdi. Ben de size söz verdim ama yalancı çıktım. Zaten benim sizi zorlayacak bir gücüm yoktu. Ben sadece sizi çağırdım, siz de hemen bana geliverdiniz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Artık ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Şüphesiz ben, daha önce sizin, beni Allah’a ortak koşmanızı kabul etmemiştim. Şüphesiz, zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (14/İbrâhim, 22)
5- Cinlerle insanların cinsleri, yapıları çok ayrı olduğu halde, cinlerin insanlarla evlenmeleri, mümkün olabilir mi? İslâm hukuku böyle bir durumu kabul eder mi? Etmiş olsaydı, miras gibi, çocuğun cin mi, insan mı kabul edileceği vb. birçok ahkâmın düzenlenmesi gerekmeyecek miydi? Onlarla cinsel temas yapıp çocuk sahibi olmak mümkün olabilir mi? Zinâ yaparak hâmile kalıp doğum yapan bir kadına: “bu çocuğun babası kimdir?” diye sorulduğunda bu kadının, “cindir” şeklinde cevap vermesi kabul edilecek bir husus mudur?
6- İnsanın bedeni, cinler gibi, dünyanın nice güzelliklerini de bilip tanıyan varlıklar için rahat edilecek, güzel bir mekân mıdır ki, cin giriyor ve aylarca, yıllarca orada yaşıyor? İnsan vücudunun içinde ne yiyor, ne içiyor, evliyse ailesiyle ilişkileri nasıl devam ediyor?
7- Gözle görülmeyen cin, girdiği ifade edilen vücutta nasıl farklı reflekslere sebep olabiliyor? Nasıl konuşuyor? Türkçeyi nereden öğrenmiş, nasıl biliyor? Lisan öğrenme yetenekleri bu kadar iyi ise, Kur’an’ı, İslâm’ı niye öğrenmemişler?
8- Niye bu cinler sosyetelerin, kültürlü insanların içine hiç girmiyor? Niye Amerikalılara, Avrupalılara girmiyor da hep Müslümanlara, Müslümanların içindeki garibanlara giriyor? Eğer cinler böyle önüne gelen insana giriyorsa, ashaba niye girmedi? Peygamberimiz de bugünkü cinciler gibi onlarca, yüzlerce cini insanlardan çıkarmaya çalışırdı.
9- Cin çıkartanlar, birkaç basit cümle ile cinleri imana getiriyorlar. Bunların imana gelmesi bu kadar kolay ise, mü’min cinler bugüne kadar bunları niye Müslüman yapamamışlar?
10- Cinci bunları yakıyor, azap ediyor, öldürüyor. Bir-iki dua ile kolayca bunları yapıyor. Cin insana hükmedecek kadar güçlü, ama kolayca azap edilecek kadar âciz; cinci (rukyeci) onlara lânet ediyor, kızıyor, onları yakabiliyor, öldürebiliyor. Nasıl oluyor bütün bunlar?
11- Bu konularla ilgili olarak ilmu’l-azâim adlı bir bilim dalının meydana getirildiği de öne sürülmektedir. Bu ilmin İslam’la, İslâmî ilimlerle alâkası nedir? Eğer cinler istedikleri kimsenin içine girebiliyorsa, Kur'an ve Sünnet, insanın içine giren cinle ilgili hükümler koyardı, Cinlerin emriyle, mecbur etmesiyle yapılan işlerin hükmünü açıklardı. Meselâ bir insanın içine giren cin, kişinin namaz kılmasına engel olabiliyorsa; bu kimsenin elinde olmayan bir suçtan ceza görmesi sözkonusu olmadığına göre namazsız bu kimsenin hükmü nedir? Böyle ölürse ne olacaktır?
12- Cini öldürmek caiz mi, cezası var mı, yok mu; dinin bu konudaki hükmü nedir? Din, hiçbir şeyi eksik bırakmamış. Eğer cinler bizim hayatımızda ve içimizde olsaydı, bizimle ilgili bu kadar karmaşık durumlar bulunsaydı, Kur'an bundan mutlaka bahsederdi. Sünnette de, bunlar belirlenmiş olurdu. Cin-insan ilişkileriyle ilgili kapsamlı bir fıkıh oluşması gerekmez miydi?
13- İnsanın içine girebilen ve onun iradesini karıştırıp yönlendirebilen bir cin, otomobilin motoruna da girebilip ona da hükmedebilir mi? Bilgisayarların içine giren virüsler yoksa birer cin mi? Cinleri yönlendirebilen cinciler, bir uçağın bilgisayarının içine bir cini gönderip uçağı rahatlıkla istedikleri yere indirebilirler mi? Bir füzenin bilgisayar çipine müdahale edebilirler mi? En azından bir devlet başkanına, bir komutana, bir bilgisayar işlemcisine, füzeleri ateşleyebilecek programa müdahale edebilirler mi? Şeyhlerin yattıkları yerden (kalkarak veya kalkmayarak) aynı anda ve bir anda savaşa müdahale edip geldikleri gibi; madem bir insanın içine girip iradesini yönlendirebiliyorlar, niye Müslüman cinler de tâğutların, zâlim ve emperyalist yöneticilerin içine girip de onları Allah rızası için iradelerini ele geçirmiyorlar? Ya da kâfir cinler niye âlimlerin doğru fetva vermemeleri, insanları saptırmaları için onların içine girip onları kullanmıyor? Öyle olmuş olsa, hatta bu ihtimal verilmiş olsa, İslâm âlimlerine nasıl güvenilecektir? Fetvalarına cinin yön verdiği âlim… Herhangi bir âlimin de böyle olma ihtimali olduğundan hiçbir âlime güvenmemek mi gerekiyor? Âlimin içine girmiyorsa, neden? Tedavi olanların çoğu gariban, başörtülü, sakallı insanlar. Onlara nasıl giriyorsa diğer Müslüman büyüklere de giremezler mi?
14- Bir kimse şöyle dese: “Din, Allah’ın ve Rasülünün haber verdikleridir; dinin özü Kitap ve Sünnetle sınırlıdır. Bazı âlimlerin cinlerin insan içine girip insanın iradesini yönlendirmesini, onu hasta edip hatta öldürebilmesini kabul etmeleri, şahsi kanaatleridir; şahsi kanaat dini belirlemez. Aynen bu satırları yazanın görüşlerinin dini belirlemediği, sadece bir yorum olduğu gibi. Eski âlimlerin de duydukları, kendi tecrübe ve kanaatleri de din olmaz. Meselâ; Eski âlimler, sâra/epilepsi hastalığının tıbbî bir hastalık olduğunu bilmediklerinden, buna insanın içine giren cinin sebep olduğunu sanıyorlardı. Çoğu âlimin en önemli delili, sâra hastalığıdır. Bu hastalığın tıpla ilgili bir rahatsızlık olduğu, teşhisi ve tedavisinin mümkün olduğu, cinle ilgisinin bulunmadığı bugün kesinleştiği için o âlimlerin de en önemli delilleri suya düşmüş olur.” demesine nasıl cevap verilebilir?
Yine şu görüşlere nasıl cevap verilir? Cin ya da şeytanların insanların iradesini ele geçirip onun üzerinde egemen olmasıyla ilgili bir gücü ve fonksiyonu yoktur. Kur’ân-ı Kerim’in çeşitli yerlerinde Yüce Allah, “Kullarımın üzerinde senin bir nüfuzun, musallatlığın olamaz. Ancak sana uyan sapıklar bunun dışındadır” (15/Hıcr, 42; benzer ifade için bkz. 14/İbrâhim, 22; 16/Nahl, 99; 17/İsrâ, 65) buyurarak bu hususa işaret etmiştir. O zaman kâfir cin ya da şeytanların insanlar üzerindeki etkisi, gücü, sadece onları doğru yoldan saptırıp azdırmak, haram ve yanlış yollara sevkederek, Allah’ın kendilerine buğzetmesini temin etmek için kalplerine vesvese vermek, kötü telkinlerde bulunmaktır. Bu açıdan cin şeytanları ile, insan şeytanları aynı görevi yapmakta, her iki grup da telkin yoluyla insanları etkilemeye, tesir altına alıp kandırmaya çalışmaktadırlar. Şeytanların insanlara vesvese verdiği, onların insanın gönlüne getirdiği bu vesveselerin, gizli fısıltıların şerrinden, kandırmasından Allah'a sığınmak gerektiği Kur’an’da haber verilmektedir (6/En’âm, 112, 121; 41/Fussılet, 36; 114/Nâs, 1-6).
“Doğrusu şeytanın iman edenler ve yalnız Rablerine güvenenler üzerinde bir nüfuzu, musallat olması yoktur. Onun nüfûzu sadece, kendisini dost edinenler ve Allah'a şirk/ortak koşanlar üzerindedir. (O, sadece onları kandırabilir).” (16/Nahl, 99-100) buyurulmuştur. Bu âyetten cin ya da şeytanların telkin ve vesveselerine şirk koşanlarla şeytanı dost edinen günahkâr kimselerin kapılabileceğini anlıyoruz. İster büyücü, ister sihirbaz tarafından gönderilsin, ister cin ya da şeytan kendisi gitsin, kulağına fısıldayarak, gönlüne vesvese vererek etki altına aldığı kimse, demek ki şeytanın dostudur. Ona dost olanın da şu veya bu zorlamayla değil; yukarıdaki âyette (14/İbrâhim, 22) kendisinin de itiraf ettiği gibi özgür arzu ve irâdesiyle bunu yaptığı, şeytanın telkinine kapıldığı açıktır.
Bu durumda da uğranılan zarardan sorumlu ve suçlu yine büyücü vs. değil; cüz’î irâdesini o yönde kullanan insandır. Sihirbazın sorumluluğu ayrı bir konudur. O zaman ister nüsha (muska) yazarak, ister çeşitli yollarla sihir yaparak, isterse düğümlere üfleyerek faâliyette bulunsun, büyücü ya da sihirbazların şerrinden Allah'a sığınmak gerekir. Cin ya da insan şeytanlarının şerri de, insanlara vesvese vermesi, kulaklarına fena şeyleri fısıldaması, onlara yanlış ve zararlı hususları telkin ederek dünya ve âhirette hüsrâna uğratmasıdır. Nitekim Ebu’l-Yüsr el-Pezdevî, ehl-i sünnet âlimlerinin çoğunun, cinlerin vesvese vermek sûretiyle insanlara etkili olabileceklerini söylediklerini kaydetmektedir (Pezdevî, Usûlü’d-Dîn, s. 226; Krş. Kılavuz, TDV. İslâm Ansiklopedisi, Cin Maddesi, 8/9).
15- Bir kimse, şöyle dese: “Cin çıkarma seanslarının cinle bir ilgisi yoktur. Hasta kimse, içinde cin olduğuna kesin şekilde inandırılıyor. İçinde cin olduğuna inandığı için onun ikinci kimliği gibi cin acayip bir şekilde konuşuyor gözüküyor. Hâlbuki konuşan, hastanın kendisi. Onun ağzından çıkıyor ses. Kendi sesi olduğu halde, içinde cinin varlığına inandırıldığı için sanki cin konuşuyor, o cevap veriyor gibi yapıyor hasta. Hasta da aynen hipnoz altındaki kişiler gibi telkin altında hayal dünyasında farklı şekilde yaşıyor. İçinde cin yok ki çıkan cin olsun. İş, telkinle hastaya bunu inandırmaya bağlı. Gerisi kendiliğinden geliyor.” dese, nasıl cevap verirsiniz?
16- “Allah’ın izni olmadıkça onlar, hiçbir kimseye onunla (sihirle) asla zarar verici olamazlar.” (2/Bakara, 102). Allah, kullarına zerre kadar zulmetmeyeceğine göre, dünya da ceza görme yeri olmadığına göre, Allah niye bazı insanlara cinlerin musallat olmasına izin versin?
17- Cinlerin insanların emrine girmesi mümkün müdür? Bazıları cinlerin Hz. Süleyman’a hizmet etmeleriyle ilgili âyetleri delil olarak alıp cinlerin diğer insanlara da boyun eğip onların emrinde bulunmalarının mümkün olduğunu ileri sürüyor. Cinlerin Hz. Süleyman’a boyun eğmelerinden bahseden âyetler 21/Enbiyâ, 82; 27/Neml, 17, 38-39; 34/Sebe’, 12-13; ; 38/Sâd, 36-38 âyetleridir. Cinlerin insanlara boyun eğmelerinin mümkün olduğunu savunan âlimlerin delil gösterdiği bu âyetler, Hz. Süleyman’la ilgilidir ve bu işin sadece ona mahsus olup, daha sonra gelen kimselere böyle bir imtiyazın verilmediği Kur’ân-ı Kerim ve hadislerden anlaşılmaktadır. “Süleyman: ‘Rabbim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşamayacağı bir mülk/hükümranlık ver. Şüphesiz Sen daima bağışta bulunansın’ dedi.” (38/Sâd, 35)
18- Cinlerin eşyanın yerini değiştirmeye güçleri yetse bile, Cenâb-ı Hakk’ın buna izni var mıdır? Bu iş “sünnetullah”a aykırı değil midir? Böyle bir şeye müsaade edilseydi, insanoğlunun tâbi olduğu hukuk sistemi altüst olurdu. Onların canları istediği zaman şekil değiştirmeleri; hatta peygamberlerin, âlimlerin veya diğer insanların kılığına girmeleri de, Allah’ın koymuş olduğu öteden beri devam edip gelen kanunlara aykırı değil midir? Böyle bir şey insanoğlunun dinini ve hukuk düzenini bozacağından Yüce Allah tarafından buna izin verilir mi?
19- Cinlerin insan içine girip insana egemen olması, her şeyiyle tanınmayan ve görünmeyen düşmanın insanı ele geçirme endişe ve korkusu, dünyayı çekilmez hale getirir. Korku filmlerindeki gibi insanı ele geçiren şeytanın, cinin korkusuyla hayat insana zehir olur. Tevhid; Allah Teâlâ’nın kâinat üzerindeki mutlak egemenliğini kabul etmektir. Ve bu hâkimiyette O’nun hiçbir ortağı olmadığına inanmaktır. O yüzden Allah’tan başka korkulacak bir güç, insan üzerinde egemen olabilecek bir varlık kabul etmemektir. Takvâ sahibi mü’minlere korku ve üzüntünün olmayacağını çeşitli âyetlerde Kur’an bildirir. Bütün bu insana musallat olan cin konusu, bu tevhid inancıyla nasıl bağdaşır? Ayrıca, insanın koruyucu melekleri (hafaza melekleri) olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekir. Onlar, bizi Allah’ın izniyle âciz ve zavallı bir cinden korumuyorlarsa, niye hafaza meleği deniyor?
20- Cinleri insandan çıkarmak için rukye gerekiyorsa, rukyeye Kur’an’a uygun rukye, Furkan rukye, Kur’an terapisi gibi iddialı adlar vermekten çekinmez ve yapılan rukyeleri Kur’an ve Sünnete uygun, hatta unutulan sünnetin ihyâsı olarak görürsek; şu aşağıdaki hadislere ve görüşlere nasıl cevap verilebilir?
Resûl-i Ekrem: “Rukye yapan kişi mütevekkil değildir” buyurmuştur. (S. Buhârî Muhtasarı, Tecrid-i Sarih Tercemesi, D.İ.B. Y., c. 12, s. 88)
İmran İbn Husayn (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.): "Ümmetimden yetmişbin kişi (Mahşer' de) hesaba çekilmeden cennete girecektir!" buyurdular. Kendisine: "Ey Allah'ın Rasûlü! Bunlar kimlerdir?" diye soruldu. Şöyle buyurdu: "Onlar, kendilerini dağlatmayanlar, rukyeye başvurmayanlar, teşâüm'e (uğursuzluğa) inanmıyanlar ve Rabblerine tevekkül edenlerdir!" (Müslim, İman, 371, h. no: 218)
İbn Mes'ud (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s)'ı işittim, diyordu ki: "Rukyelerde, temîmelerde (muskalarda), tivelelerde (muhabbet muskası) bir nevi şirk vardır." Bunu işiten bir kadın atılarak, (İbn Mes'ud'a): "Böyle söylemeyin, benim gözüm ağrıyordu. Falan yahudiye gittim geldim. O bana rukye yaptı. Ağrım kesildi" dedi. Abdullah İbn Mes'ud tereddüt etmeden, "Bu (ağrı) şeytanın işiydi, o eliyle dürtüyordu, sana rukye yapılınca vazgeçti. Bu durumda sana Rasûlulullah (s.a.s.) gibi, şöyle söylemen kafidir: "Ezhibi'lbe’se Rabbe'nnâs eşfi ente'ş-Şâfi, Lâ şifâe illâ şifâuke, şifâen lâ yuğâdiru sakamen. (Ey insanların Rabbi, acıyı gider, şifa ver, sen Şâfisin. Senin şifandan başka bir şifa yoktur, hiçbir hastalık bırakmayan bir şifa istiyorum." (Ebû Dâvud, Tıbb 17, h. no: 3883)
Câbir (r.a.) anlatıyor: "Rasûlullah (s.a.s.)'dan nüşre hakkında sorulmuştu: "O şeytan işidir!" buyurdu." (Ebû Dâvud, Tıbb 9, h. no: 3868)
(Nüşre rukye'nin bir çeşididir. İbnu’l-Esîr, bunu "Cin değmesine mâruz kaldığı sanılan kimsenin tedavisi için başvurulan bir rukye ve ilaç" olarak tarif eder ve bu rukyenin nüşre diye isimlenmesini, onunla kişiyi kapayıp örten hastalığın çözülüp dağıtıldığına (neşredildiğine) inanılması ile izah eder. Daha açık bir ifade ile nüşre, cine tutulduğu zannedilen kimsenin cinlerini dağıtmak için yapılan rukyeye denmektedir. Görüldüğü üzere bir sihir çeşididir. Nüşre denmesi de, hastalığın onunla dağıtılması, belanın onunla inkişaf ettirilip açılmasından dolayıdır.)
İsa İbn Hamza anlatıyor: "Abdullah İbn Ukeym (r.a.)'ın yanına girdim. Kendisinde kızıllık vardı. "Temîme (muska) takmıyor musun?" diye sordum. Bana şu cevabı verdi: "Bundan Allah'a sığınırım. Zira Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştu: "Kim bir şey takınırsa, ona havale edilir (şifâsız kalır, umduğuna eremez)." (Tirmizî, Tıbb 24, h. no: 2073)
Şâbi ile Katâde, Said b. Cübeyr ve diğer bir cemaate göre rukye mekruhtur. Mü’mine gereken Allah’a tevekkül ederek bunu yapmamaktır. Çünkü rukyenin Allah halketmedikçe bir zarar veya faydası yoktur. (Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, Ahmed Dâvudoğlu, Sönmez Neşriyat, c. 9, s. 629)