CAHİLLER VE ZALİMLER, KİM ONLAR?

Abdurrahman Dilipak

Bayramın sonuna geldik. İbadetlerimiz bizi cahillikten ve zulümden uzaklaştırıp Allah’a yakınlaştırmak içindir. İnsanoğlu ne yazık ki hem başkalarına hem de kendi nefsine zulmediyor. Yaşadığımız zamana ve mekâna şahitlik sorunumuz var. Hakikate, Vahiy ve risalet rehberliğinde gerçekler basamağından yükselerek ulaşma sorumluluğumuz var. Gerçekler ve hakikat yolculuğundan habersiz olanlar cahillerdir. O cahiller ve zalimler hakkında Kitap bize ne diyor?

Allah (c.c.) bizi birçok ayette “cahillerden ve zalimlerden olmamamız” konusunda uyarıyor. Sahi kim bunlar? Hep ötekiler mi? (Ahzab 72)’de “Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”

Gördünüz değil mi? İnsan, emaneti, yani O’nun rızasının tecellisi olma anlamında hilafet sorumluluğunu yüklenerek büyük bir risk aldı. O cenneti gördü, dünya hayatı ona basit, kolay, çok kısa süreli bir zorluk gibi geldi ve bu sorumluluğu hemen kabul etti. Dünyaya gelince de ahireti unutup dünya hayatının keyfi, zevki, eğlencesine yöneldi. Bunu yaparken de ilahi rızayı gözetmedi. O sebeple de Allah’tan (c.c.) yardım isteyemedi. Zaten Allah (c.c.) de cahil ve zalim bir topluluğa yardım etmeyeceğini, aksine onların üstüne pislik yağdıracağını, işlerini sarp dağlara sardıracağını söyledi. Bu ayette sözü edildiği gibi bilip anlamadan, cahilce hemen evet dedi ve “Kalu Bela zamanı”nda, “Elestü Bezmi”nde verdiği sözde durmadığı için de zalimlerden oldu.

Hz. Adem ve Hz. Yunus birer peygamber olmalarına rağmen, zelleler sebebiyle “Biz zalimlerden olduk” diyerek hemen tövbe etmediler mi? Bir sözde durmazsanız, emaneti koruyamazsanız cahillerden ve zalimlerden olursunuz. Bize bu ayette bu mesaj veriliyor.

Allah’ın (c.c.) huzurunda ben sizin Rabbiniz miyim diye sorduğunda evet diyor insan. Dünyaya indirildikten sonra da o sözü unutuyor ve onun aksine olan ne varsa yapıyor. Bu aynı zamanda bir münafıklık alametidir. “Müslümanlar bilirler ve yalan söylemezler, söz verdiklerinde de sözlerinde dururlar.” Bize bu dünya, bu beden emanet olarak verildi. Ve bu emanet, Allah’ın (c.c.) rızasının tecellisinin vesilesi olması ve kulluk şartına başlandı. Bu örnekte olduğu gibi münafıklar, inkârcılar ve müşrikler cezalandırılacak, ancak tövbe edenler tövbenin gereklerini yerine getirmek suretiyle bağışlanacaklardır.

“Emanet” ne demektir? Cumhur âlimlere göre: Allah’ın (c.c.) kullarına yüklediği dinî ve ahlâkî sorumluluklar, ibadetler, farzlar, adalet, emanetleri korumak, hilâfet görevi, gökler, yer ve dağlar, canlı ve cansız varlıklar bu sorumluluğu yüklenmekten çekindiler, çünkü sorumluluğu yerine getirememe riski taşıyordu. İnsan ise cahil cesaretiyle bu sorumluluğu üstlendi ve bu sorumluluğu yerine getiremediği için, fıtratı koruyamadığı için hem kendi nefsine hem de kendine emanet edilen canlı-cansız şeylere zulmetmiş oldu. Onları koruyamadı. Oysa Allah (c.c.) adına ve O’nun adıyla, O’ndan yardım isteyerek bunu başarabilirdi. Hz. Musa Allah’ın yardımıyla önce kavmini Firavun’un zulmünden kurtarmayı başardı, ama o Firavun’un zulmünden kurtulanların birçoğu daha sonra cahillerden ve zalimlerden oldular ve lanetlendiler. Bir kısmı da Sina’yı geçtikten sonra altın buzağıya taptıkları için helak olup gittiler.

Kuşkusuz bir nimet için elde edilecek kazanım, eğer bağlı olduğu şartın yerine getirilememesi durumunda cezaya dönüşür. Aslında risk ne kadar büyük olursa olsun, kişi Allah’ın (c.c.) yardımına iltica ederse, zorluk kalkar. Zira Allah’ın (c.c.) zorlaştırdığından daha zor ve kolaylaştırdığından daha kolay bir iş yoktur.

Zümer 64’te Allah (c.c.) şöyle dememizi istiyor: “De ki: ‘Ey cahiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?'” Ama biz başkalarını ilah ve Rab ediniyoruz. Onları bizim için hüküm koyucu ve terbiye edici bir konuma yükseltiyoruz. Onların kurdukları düzen, gösterdiği hedefe, işaret ettikleri yol üzerinden ulaşmaya çalışıyoruz. Gelecek tasavvurlarımızı onların kavram ve kurumları ile anlamaya ve anlatmaya çalışıyoruz. Onları dost ve veli, idol ediniyoruz.

“Vel Asr”da ne deniliyor biliyorsunuz: İnsanlar hüsrandadır. Dünya hayatından kazançlı çıkanları ise istisna olarak sayıyor: İman, amel-i salih, Hakk’ı ve sabrı tavsiye edenler ve kendileri de sabredenler. O kadar.

İbrahim 34’te kendi yarattığı kullarının akıbetlerini bildiği için şöyle diyor: “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız. Şüphesiz insan çok zalim, çok nankördür.” Allah (c.c.) insanlara dünyada öyle nimetler bahşetti ki, saymakla bitiremeyiz, ama halimiz ortada, dünyayı kendi ellerimizle kendimize, diğer canlılara ve öteki insanlara cehennem ediyoruz. O’nun için Yaratıcımız bizden “Allah’ın ipi”ni (c.c.) bırakan taifeye “çok zalim, çok nankör” diyor.

En’am 21’de Cenab-ı Allah zalimlerden bir kısmını şöyle tanımlıyor: “Allah hakkında yalan uydurandan veya ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim vardır? Zalimler kurtuluşa eremezler.” (Hûd 18)’de ise bu taife lanetleniyor. “Allah hakkında yalan uydurandan daha zalim kim vardır?… Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir.” Bakara 193’te Allah (c.c.) “Fitne (zulüm ve baskı bozgunculuk yapanlar) kalmayıncaya ve din tamamen Allah’a ait oluncaya kadar (İnsanın insana kulluğu son buluncaya kadar) onlarla savaşın” diyor.

Yûnus 44’te şöyle bir uyarı var: “Şüphesiz Allah, insanlara hiçbir şekilde zulmetmez.” Hud 101’de Allah (c.c.) zulmün kendi katından değil, insanların kendi yaptıklarının bir sonucu olduğunu bir kez daha vurgular: “Biz onlara zulmetmedik, fakat onlar kendi nefislerine zulmettiler” der. Âl-i İmrân 117’de buyurulur ki: “… Allah onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmediyorlardı.” Aynı ifadeler Bakara 57, Nahl 118, Âl-i İmrân 135 gibi birçok ayette tekrarlanır. Nisâ 97’de ise bize ölüm anı ile ilgili bir haber veriliyor. “Melekler, kendi nefislerine zulmedenlerin canlarını alırken: “Ne işte idiniz?” derler… Fakat insanlar kendi nefislerine zulmediyorlar.” Evet, insanlar hem kendilerine hem de başkalarına zulmediyor. Başkalarına zulmeden de aynı zamanda kendi nefsine de zulmetmiş oluyor aslında. Cenab-ı Allah (c.c.), sürekli olarak affetmekten söz ediyor. Bunun için de Zümer 53’te kötülükten vazgeçmemizi, tövbe etmemizi istiyor ve diyor ki: “De ki: Ey kendi nefislerine karşı aşırı giden (kendine zulmeden) kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Şüphesiz Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” Nisa 17’de bu konuda şöyle denir: “Allah’ın (kabulünü) üzerine aldığı tövbe, ancak cehalet nedeniyle kötülük yapanların, sonra hemencecik tövbe edenlerindir.” Allah (c.c.) ayrıca A’raf 199’da şöyle buyuruyor: “Af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.”

Bakara 54’te yine tövbe edenler için kurtuluş müjdesi var: “Hani Musa kavmine demişti ki: ‘Ey kavmim! Siz buzağıyı (tanrı) edinmekle gerçekten kendinize zulmettiniz. Hemen Yaratıcınıza tövbe edin ve nefislerinizi (kötü yanlarınızı) öldürün (ıslah edin). Bu, Yaratıcınız katında sizin için daha hayırlıdır.’ Bunun üzerine (Allah c.c.) tövbelerinizi kabul etti. Şüphesiz O, tövbeleri çok kabul edendir, çok merhamet edendir.”

Fâtır 32’de insanların değişik hallerinden söz edilir ve bize denilir ki: “Sonra Kitab’ı kullarımızdan seçtiklerimize miras verdik. Onlardan nefsine zulmeden de var, muktesit (orta halli) de var, Allah’ın izniyle hayırda yarışan da var…” Gelin “Hududullah”ı aşmayalım. (Bakara 231) Allah (c.c.) bizleri uyarır: “…Kim Allah’ın sınırlarını aşarsa kendi nefsine zulmetmiş olur.” Allah (c.c.)’nin kendi kendine zulmedenlere bir daveti var: (Nisâ 110) “Kim bir kötülük yapar veya kendi nefsine zulmeder, sonra Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.”

Gelin kendi cahilliğimizi, zalimliğimizi, ihtiraslarımızın sonucu olan, kendi nefsimize, başkalarına zarar veren işlerimizi itiraf edelim. Sonra da tövbe edelim. Zarar verdiklerimizden helallik isteyelim, kefaret ödeyelim ve verdiğimiz zararı tazmin edelim de Allah (c.c.) de bizi bağışlasın. Bu konuda kamu sorumluluğu üstlenen herkes birinci derecede sorumludur. Siyasiler, bürokratlar, seçilmiş ve atanmış herkes, onlar içinde de yargı, teftiş, güvenlik personeli o kategoride. İş adamı da sorumlu, gazeteci de, sonuçta hepimiz. “Eşref-i Zaman” olan bugünler, bu açıdan çok daha önemli. Hac ibadeti için Mekke’de ve Medine’de olanlar ayrıca “Eşref-i Mekân”dadırlar. Onların hacları ve umreleri, kurban kesenlerin kurbanları Allah indinde makbul olur inşallah ve de ülkelerine döndüklerinde, tövbe istiğfarlarının muktezası olan günahlardan sıyrılır, verdikleri zararları tazmin ve kefaretlerini öderler. İnşallah, bu şekilde orada kazandıklarını umarım gittikleri, yaşadıkları yerlerde de koruyanlardan olurlar.

Hepimiz ayağımızı denk alalım. Bu dünyada yaptığımız ve yapmamız gerekirken yapmadığımız, söylediğimiz ve söylememiz gerekirken söylemediğimiz her şeyin hesabının sorulacağı bir gün var. “Kiramen Kâtibin” melekleri her şeyi yazıyor, aklınızdan ve kalbinizden geçenleri de, “misgale zerretin hayran yerah ve misgale zerretin şerran yerah” ölçüsünde.

Selam ve dua ile.