Bu Feryadlar Bu Acılar Belki Uyandıracaktır, Ümmetimizi..

Selâhaddin Çakırgil

Önce, diğer bir-iki konu..

1- Gazze, Ortaçağ Avrupası’nda yahudi mahallelerinin kuşatılıp ateşe verilerek yakılışını hatırlatacak şekilde, günümüz dünyasının hemen bütün etkili uluslararası haberalma kanallarını da eline geçirmiş olan emperyalist - şeytanî güçler bu büyük faciayı görmezlikten geliyorlar.

Çünkü, suçlayacak olsalar, sionist İsrail rejimini suçlayacaklar, halbuki,  kendilerinin ipleri de sionist güç odaklarının elinde.. Eğer israil rejimini suçlayacak olsalar, o güç merkezleri tarafından, geçmiş yüzyıllardaki anti-semitik tutumlarından dolayı o suçlamanın kendilerine döneceği korkusu içindeler..

Bunun için, emperyalist güç odaklarının medya kuruluşları bugünlerde en çok da Hollanda başkenti Amsterdam’dan Malezya başkenti Kuala- Lumpur’a giderken, Ukrayna - Rusya sınırları üzerinde bir füzeyle vurularak düşürüldüğü anlaşılan yolcu uçağının 295 kurbanı etrafında konuşmayı tercih ediyor.

Rusya diyor, ’Biz yapmadık’; Ukrayna diyor, ’Biz yamadık..’

İkisi de doğru söylüyor olabilir. Gerçek olan ise, gökten parça parça olmuş yüzlerce insan bedeninin yağdığıydı.

Öte yandan, Ukrayna’dan ayrılma mücadelesi veren Rusya yanlısı muhalif güçler arasında geçtiği açıklanan bir tlf. ses kaydında, birisi, ’Yahu o yolcu uçağı imiş..’ dediği, bir muhatabının da şaşkınlık içinde, ’Savaş bölgesi üzerinden nice uçuyor?’ dediği anlaşılmış bulunuyor.

Amerikan Başkanı Obama ve Almanya Başbakanı Merkel, dolaylı ifadelerle asıl suçlunun Rusya olduğunu açıklamış bulunuyor.

Ve emperyalist dünyanın medya organlarında son iki-üç gündür en çok gündemde tutulan hadise bu..

Gazze katliâmının, faciasının kamufle edilmesi için kullanıldı o uçak düşürülmesi faciası..

*

2- Alman medyasında ise, 20 Temmuz gününün en önemli hadisesi, 20 Temmuz 1944 gününün 70. yıldönümü olmasıydı..

O gün, artık İkinci Dünya Savaşı’nda, savaşın Almanya aleyhine iyice döndüğünün işaretlerinin hissedilmesi arttıkça.. ’Führer Adolf Hitler’i öldürmekten başka bir çare kalmadığını düşünen alman subaylarından nicesi, suikasd hazırlığına girişmişlerdi. Bu subaylardan birisi de cebhelerde gösterdiği kahramanlıklar dolayısiyle, ’ulusal kahraman’ ilan edilen, bir gözünü de savaşta kaybetmiş olan Albay Graf von Stauffenberg idi. Ve Hitler’in en güvendiği subaylardandı. Hitler’e Moskova’nın 300 km. kadar batısındaki Smolensk’de verilecek bir brifing için o da gelmişti. Von Stauffenberg, elindeki çantayı kontrole gerek kalmıyacak kadar, Führer’e yakın (!) birisiydi.

O, o çantayı masanın altına bırakmış, sonra oradan dışarı çıkmıştı. Çantada saatli bomba vardı ve Berlin’deki adamları  onun vereceği haberi beklemekteydiler. O da, bombanın patlamasını..

Bomba, saati geldiğinde patladı ve Graf von Stauffenberg de, diktatör’ün öldüğünü şifreli olarak Berlin’e bildiriyor ve oradaki adamları da Hitler’siz bir Almanya’da duruma hâkim olmak için harekete geçmişlerdi.

Von Stauffenberg, yanlış söylememişti. Çünkü, orada patlayan bomba, Adolf Hitler’i mutlaka öldürmüş olmalıydı..

Ama, Hitler masa üzerinde cebheler hakkında generallerinden bilgi alırken.. Çantanın mahiyetinden habersiz bir subay, onu, ’Führer’in ayağına dokunmasın..’  diyerek oradan almış, ileriye götürmüş ve patladığında ise, bir kaç kişi ölmüştü, ama, Hitler ağır olmayan yaralarla kurtulmuş ve yarım saat sonra da, orada kendisiyle görüşmeye gelecek olan Mussolini’yi istasyonda o yırtık pantalonu ve kan lekeleriyle karşılamaya gitmişti.

Ve tabiatiyle, yapılan soruşturmada plan açığa çıkmış, von Stauffenberg ve niceleri kurşuna dizilmişti. Savaşın en ünlü komutanların Mareşal Rommel’in de bu suikasd halkasının içinde olduğu anlaşılmış ve ona intihar ederse, kendisinin büyük bir törenle defnedileceği bildirilmiş ve o da, öyle yapmış, ölüm haberinden sonra, savaşta aldığı yaraların acısına dayanamayarak intihar ettiği söylenmiş, görkemli bir askerî törenle defnedilmişti.

Şimdi, Almanya, ’Walküre Operasyonu’ olarak anılan o suikasd günü, diktatörlükten kurtulma çabalarının bir günü olarak anılıyor, 70. yıldönümünde..

*

3- 20 Temmuz tarihi, Türkiye’nin Kıbrıs’a askerî müdahele yapmasının 40. yıldönümü..

Kısaca hatırlanması gereken bir mevzudur bu..

Kıbrıs adası, 300 yıl  Osmanlı’nın elinde kaldıktan sonra..

2. Abdulhamid tahta yeni çıkmıştı ve Rusya Savaşı’nı avucuna bırakılmış bir ateş topu halinde buluvermişti.

Miladî takvimle- 1877-78’de (Hicrî - Qamerî takvimle 1293’e denk geldiği için ’93 Harbi’ diye anılan) Osmanlı-Rus Savaşı’nda Osmanlı’nın çok ağır bir yenilgi alması ve Rus ordularının, 500 küsur senedir Osmanlı elinde olan bugünkü Romanya ve Bulgaristan topraklarını geçip İstanbul önlerine, Ayastefanos’a (Yeşilköy’e) kadar dayanması; Şarq (Doğu) Cebhesi’nde de Kafkasları aşıp, Erzurum ve Bayburt’ta kadar ulaşması ve Osmanlı’nın kalbini bir kıskaç içine alması üzerine..

İstanbul düşmek üzereydi..

Osmanlı, denize düşmüştü, yılana sarılmak zorundaydı..

İngiltere de, İstanbul’un Rusya eline geçmesini kendi stratejisi açısından tehlikeli buluyordu. Osmanlı’ya yardım edebileceğini, bunun için ordu ve donanmasını konuşlandıracabileceği bir yer istiyor ve bunun için de en münasib yerin Doğu Akdeniz’deki Kıbrıs adası olacağını söylüyordu.

Sultan 2. Abdulhamid de, Kıbrıs adasının mülkiyeti Osmanlı’da kalmak üzere, intifa / faydalanma hakkını, İngiltere’ye bıraktı ve Rusya bazı imtiyazlar kopararak geri çekilmek zorunda kaldı.. Bulgaristan ve Romanya tamamen Osmanlı’dan koptu, Bulgaristan, Osmanlı’ya biraz bağlı gibi gözüken bir yarı bağımsız- özerk krallık yönetimine kavuşturuldu. Bismarck Almanyası’nın öncülüğünde yapılan 1878-Berlin Barış Konferansı yeni düzenlemeleri getirdi.

Sultan 2. Abdulhamîd savaştan sonra Osmanlı’yı bir bakıma restore edecek yapılanmalara yenilemelere yöneldi.

Bu arada, Osmanlı’dan yaklaşık 70 yıldır bağımsızlık kazanmış olan Yunanistan, 1897’de arkasına ’Duvel-i Muazzama (Büyük Devletler)’ denilen Avrupa ülkelerinin desteğini alarak Osmanlı’ya savaş açıyordu, ama, Osmanlı, karşılık veriyor ve Gazi Edhem Paşa komutasındaki Osmanlı orduları, 1 ay sonra Atina’ya giriyor ve amma, arkasından Duvel-i Muazzama’nın ağır baskısıyla devreye girmesiyle yapılan barış görüşmelerinde Osmanlı Devleti, savaştan hemen hiçbir kazanım elde etmeden, müzakere masasından sadece saldırganın dersini askerî olarak vermiş olmanın tatminiyle kalktı.

Sonra, 1911-13 arasındaki 1 ve 2’nci Balkan Savaşları faciası.. Ve, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu Veliahdi Franz Ferdinand ve eşinin ölümüyle neticelenen 28 Haziran 1914’deki Saraybosna Suikasdi’nden hemen sonra, Birinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi..

Osmanlı, Eylûl-1914’de, Almanya’nın yanında, İngiltere ve müttefiklerine karşı savaşa giriyordu.

İngiltere, bunun üzerine, o zamana kadar 35 yıldır fiilen elinde bulunan Kıbrıs adasını İngiltere’ye ilhak ettiğini açıklıyordu. Ama, bu ilhak kararı, Osmanlı tarafından kabul edilmiyordu, tabiatiyle..

Ancak, 1918’de savaş sona ermiş ve İstanbul işgal altındayken, Ankara’da Osmanlı paşası M. Kemal’in başkanlığında, Saltanat ve Hılafet makamına bağlılık yeminleri edilerek kurulan yeni rejim, 1919-22 arasında cereyan eden Yunan Savaşı’ndan sonra, 1922 senesinde Osmanlı Saltanatı’na son verdiğini açıklamış ve arkasından da İsviçre- Lausanne (Lozan)’da düzenlenen Barış Konferansı’da M. Kemal Hükûmeti, andlaşmayı, ’Kıbrıs adasını bir ingiliz adası telakki eder..’ ifadesiyle imzalıyor ve Kıbrıs üzerindeki bütün haklardan vazgeçiyordu. 

Artık, Kıbrıs diye bir problem kalmamıştı.(!) 

Kıbrıs adasındaki rumlar, 1951 yılında, adanın başpiskoposu Makarios öncülüğünde, Yunanistan’la birleşmeyi esas alan (EOKA) ideali uğruna ingiliz hakimiyetine karşı silahlı mücadeleye başladığı zaman..

Dönemin Türkiye Dışbakanı Prof. Fuad Köprülü, 30 yıl öncelerde terkedilmiş olan Kıbrıs’la ilgili olarak, ’Türkiye’nin Kıbrıs diye bir mes’elesi yoktur..’ diyordu.

Ama, Kıbrıs’ın artık Yunanistan’a verileceğinin işaretleri alınmaya başlanınca.. 1955’den sonra, Türkiye, Kıbrıs’ı hatırladı.

’Girit bizim canımız, fedâ olsun kanımız..’ diye verilen mücadelelere rağmen, Girit’in Osmanlı’dan kopuşuna engel olunamayışının 100 yıl sonrasında, bu kez de ’Kıbrıs bizim canımız, fedâ olsun kanımız..’  sloganlarıyla uyandırılan halk tepkileri, 6-7 Eylûl 1955’de İstanbul’un altını üstüne getiren ve sadece rumlara değil, bütün gayrimuslim unsurlara yönelik büyük karışıklıklar, ancak Örfi İdare (sıkıyönetim) ilan edilerek bastırılabiliyor ve İstanbul bir savaştan çıkmış bir şehre dönüyordu.

Türkiye, artık, Kıbrıs’ın Yunanistan’la Türkiye arasında taksim edilmesi görüşüne gelmişti

Türkiye’nin her tarafında, ’Ya Taksim, ya ölüm..’ mitingleri yapılıyor ve nihayet, 1959’da imzalanan  Londra - Zürich andlaşmalarıyla, Kıbrıs Cumhuriyeti diye; Cumhurbaşkanı’nın rumlardan, Cumhurbaşkanı Yardımcısının türklerden ve kamu yönetiminde de ordu ve güvenlik güçlerine ve kamu memuriyetlerine kadar her konuda  3’de 2 rum ve 3’de 1 de türk temsil olunacak şekilde bir sun’i devlet kuruluyordu. Bu devletin varlığını İngiltere, Türkiye ve Yunanistan garanti edeceklerdi.

Ancak, hemen arkasından, 27 Mayıs 1960’da askerî darbe yapılıyor ve 10 yıllık Başbakan Adnan Menderes  ve iki Bakan’ı idam ediliyor, diğer arkadaşları ağır hapis cezalarına çarptırılıyordu. Ama, Makarios, türk tarafında ağır baskılar uyguluyor ve türk tarafı da, bu baskılar üzerine Kıbrıs Devleti’nin yönetimine katılmıyor, 1963-64 ve 1967’deki Kıbrıs buhranları yükseliyordu.

1974’de ise..  Yunanistan’daki 7 yıllık ’Albaylar Cuntası’ yönetimi ile tersleşen Makarios’a karşı Yunanistan gizli istihbarat teşkilatının adamı Nikos Samson liderliğinde bir darbe yapıldığında..

Ve Türkiye, adanın Yunanistan’a katılması kararına fırsat bırakmadan, garantörlük hakkına dayanarak, 20 Temmuz 1974 sabahı bir askerî harekât gerçekleştiriyor ve adanın yüzde 38’lik kuzey kısmını kontrolü altına alııyordu.

Bu duruma karşı bir şey yapamıyan Yunanistan’daki ’Albaylar Cuntası’ rejimi çöktü, Adnan Menderes’le birlikte Londra -Zürich Andlaşmaları’nı izmaladığı için suçlanan 12 senedir Paris’te sürgünde olan eski başbakan Konstantin Karamanlis ülkeye dönüyor ve yönetimi ele alıyordu.

Ve amma, Kıbrıs Mes’elesi, hâlâ da çözüme kavuşturulabilmiş değil..

1983 yılında ise, Kuzey Kıbrıs’da türk tarafı, bağımsız bir devlet kurduğunu açıkladı. Ancak, bu bağımsız devlet Türkiye dışında hiçbir başka ülke tarafından tanınmadı.

Ama, BM. Genel Kurulu’nun Mart 1964’de aldığı bir karara göre, Kıbrıs devletinin andlaşmalara göre yönetilmesi merhalesine geçilinceye kadar, Rum tarafının Kıbrıs’ın tamamını temsil edeceği kararlaştırılmıştı.

Şimdi Türkiye, 40 yıldır, Kıbrıs’deki fiilî ve uluslararası hukuk  açısından hukukî sayılan bu durumu kabul etmiyor ve ’Rum Yönetimi’ diyor, ama, diplomasi açısından, Kıbrıs Cumhuriyeti devleti’ni sadece ’rum yönetimi’ temsil ediyor.

Ve bırakınız resmî söylemleri, halk olarak, hemen herbirimiz bu acı gerçeği kabullenmemek adına, Kıbrıs Cumhuriyeti yerine, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ifadesini kullanıyoruz. Bunu da anlaşıyla karşılamak gerekir. Ama, asıl mes’ele, gerçeğih görülmesidir.

*

Ve Filistin ve Gazze’deki Ortaçağ trajedisi..

Gerçekte, İsrail diye bir devlet yok; bir ’sionist silahlı haydutlar çetesi’  var. Bu çete’nin 100 yıllık ve hele hele de son 67 yıllık zaman diliminde dünyanın bütün emperyalist güç odaklarının maddî manevî, her türlü desteğiyle, bütünüyle işgal ve gasb ettikleri Filistin’de, milyonlarca insanı kendi özyurtlarından, evlerinden barklarından silah zoruyla kovarak kurdukları bir haydut düzeni var.

Ama, resmî söylemlerden uzak kalmak dikkatindeki nicelerimiz bile, Kıbrıs Cumhuriyeti yerine  Güney Kıbrıs Rum Yönetimi demeye dikkat ederiz de, ’İsrail diye bir devlet yoktur, işgal edilmiş bir Filistin vardır..’ denilmesine biraz dudak bükerek yaklaşırız.

Nicelerimiz de hemen diyebilirler, ’Filistin Kurtuluş Teşkilatı (el’FETH)’ bile, 1889’da, Yâsir Arafat liderliğinde, Tunus’da toplanan Filistin Ulusal Meclisi’nde, İsrail’in varlığını resmen tanımadı mı?

Böyleyken, bize ne oluyor?

1979 Baharı’nda Mısır’ın o zamanki lideri Enver Sedat, İsrail’i resmen tanıdığı Camp David Andlaşması’nı imzaladığı zaman bütün arab rejimleri Mısır’la diplomatik ilişkileri kesmişlerdi. Amma, 10 yıla varmadan, o arab rejimlerinin herbirisinin Mısır’la yeniden irtibat kurup, bazıları da İsrail rejimini direk olarak veya zımnen kabul etmemişler miydi?

O halde, o arab rejimlerinin kabul ettiği bu tablo varken, bize n’oluyor?

Evet, halk içinden nicelerinin de böyle dediğini duymuşsunuzdur, bundan sonra da duyacaksınızdır.

Başbakan Yard. Bülend Arınç da, 19 Temmuz akşamı Manisa’da katıldığı bir iftar proğramında yaptığı konuşmada, Filistin toprakları üzerinde, ’1948’de İsrail kurulduğu zaman, onu ilk tanıyan devletlerden birinin Türkiye olduğunu’ söylüyordu ve eleştirmeksizin, hattâ zımnî bir kabulle..  Hattâ, 400 yıl birlikte yaşanılan bir müslüman coğrafyasının, Osmanlı Devleti’nin çökertilmesi üzerinden 30 yıl geçtikten sonra sionist yahudilerce çalındığını, talân edildiğini söylemeksizin..

Halbuki, mes’elemiz tam da buradan başlıyor.

Evet, Filistinli bazı liderler, hemen bütün arab rejimleri veya halkı müslüman olan diğer ülkelerin yönetim kadrolarında bulunanlar dünya şartlarının gereği diye, müslümanların temel haklarından vazgeçmeye doğru yönelseler bile, biz, hakkımızı, haklılığımızı, doğru olduğuna inandığımız ilkelerimizi, temel hayat prensiplerimizin gereğini sonuna kadar savunmak ve haklılık bayrağımızı yere düşürmemek dikkatinde olmalıyız.

Yoksa, tek başına şu veya bu coğrafya veya Hükûmetlerle değil mes’elemiz..

Bugünlerde yüreğimiz yandıkça, hemen pek çoğumuzun ağzından aynı kelime dökülüyor: ’İslam dünyası, İslam ülkeleri ve devletleri nerede?’ sözü..

Bir defa isimlendirme yanlış..

Çünkü, İslam dünyası diye bir dünya sözkonusu değil, olamaz. Çünkü, İslam, belirli bir coğrafyayla sınırlı değil ki, belli bir coğrafyayı İslam dünyası diye isimlendirelim.

Aynı şekilde İslam ülkeleri ve devletleri de mantıken bile, çok tartışmalı..

Bunun yerine, müslüman coğrafyalarından, müslüman ülkelerinden ve müslümanların devletlerinden söz edebiliriz. Bu coğrafya, ülke ve devletleri müslümanlara nisbet edebiliriz, ama, İslam’a nisbet edilmesi?

*

’İslam Devleti’ olmak iddiasıyla, tarih boyunca ortaya çıkan güç odaklarının hangi noktalara takıhp kaldıklarını tarihten, dünyadan haberi olanlar herhalde takib etmişlerdir, ediyorlardır. O hedefe ermek idealimiz olabilir, ama, biraz daha mütevazı’ olup, kurulan devletlere müslüman devletleri dersek, galiba, kendimizi sorgulamakta daha rahat edeceğiz..

Bakınız, şimdi.. Resmî isimleri her ne olursa olsun, kendilerini hele de kendi halklarına İslam devleti diye takdim eden, tanıtan rejimlerin hemen herbirisi, müslümanların mes’elelerine, sadece kendi ülkelerinin, kendi resmî ideolojilerinin, kendi mezheblerinin ve menfaatlerinin penceresinden bakıyorlar ve herkes, herşeyden önce kendisini korumak derdiyle, müslüman coğrafyalarının başka bölümlerinin ateş içinde yanmasına gözyumuyorlar.

Hele, petrol yataklarından elde ettikleri maddî zenginliklerle insanın başını döndüren yığınla arab rejimin, saltanat dejimlerinin tutumu..

Hele de, dünyadan, onmilyarlarca, yüzmilyarlarca dolarlık silahları alıyorlar da, o silahları nasıl kullanacaklarını bilmedikleri ve onun için gereken insan gücüne bile sahib olmadıkları gerçeği bir yana, bu silahları kendilerine satanların, ’Bu silahları asla İsral’e karşı kullanmıyacaksınız..’ şartıyla aldıklarını itiraf edemiyorlar. Hatırlayalım, 24 sene önce, Saddam Ağustos- 1990 başında Kuveyt’i bir gece 6 saat içinde işgal ettiği zaman, o yıl, Kuveyt Emirliği’nin aldığı silahlar 40 milyar dolardan fazla idi ve o silahlar hiç bir işe yaramamıştı.. Diğerlerinin silahları da öyle..

Hattâ o rejimler, o şartı gizlice ihlal edecek olsalar bile, o silahların taa baştan nasıl etkisiz hale getirileceğinin anahtar bilgileri, İsrail’le taa baştan paylaşılıyor

*

Bu konu,da Türkiye’nin de diğerlerinden daha ileri bir noktada olmadığı görülmelidir. Çünkü, Türkiye, daha da beteri, NATO üyesidir ve NATO’nın başkomutanlığı da daima Amerikan emperyalizmi’ne aiddir.

Amerikan emperyalizminin hele de Sovyet Rusya komünist emperyalizmi çöktükten sonra daha net olarak ortaya çıktığı üzere, Ortadoğu’da en büyük hedefi, sionist İsrail rejiminin varlığını her ne pahasına olursa sürdürmesini sağlamaktır. Yani, başkomutanı olduğu NATO’nun temel hedeflerinden birisi de İsrail’in varlığını korumaktır, o rejim, NATO üyesi olmasa bile..

İsrail rejiminin NATO üyesi olmasına da gerek yok.. Çünkü, ’NATO demek Amerika demektir; Amerika demek, İsral demektir; İsrail demek, de NATO demektir.’  Siz bu şeytanî müsellesin, üçgenin fâsid dairesinden kurtulamadığınız müddetçe, temel bir çözüm bulmak yolunda ciddî adımlar atamazsınız.

Bugünlerde bazıları, sadece Malatya-Kürecik’deki NATO Üssü’nün İsrail rejimine hizmet etmekte olduğunu ve oranın kapatılmasını istemekteler.

NATO’ya karşı çıkmadıkça, ve onun pençesinden kurtulamadıkça, bu yoldaki talebler kendimizi ve halkımızı kandırmaktan öteye bir mânâ taşımaz. CHP lideri bile, ’Kürecik’i de kapatsana kapatabilinsen..’ diye, Tayyîb Erdoğan’ı  aklınca alaya alıyor.. Ama, Tayyib Eroğan’ın Türkiye’yi 200 yıldır koyulduğu batı dünyasından başka yönlere çekmekte olduğu şeklinde Amerikan makamlarına ve Batı başkentlerinin etkili liderlerine şikayette bulunan da kendisi değil mi?

Evet, NATO’yu görmeyip, sadece bir kaç üss’le meşgul olmak, yanıltıcılığını nereye koymalıyız?

*

İsrail rejiminin sionist hedefler için, eline geçirdiği fırsatı iyi kullandığını kabul etmeliyiz. Kendisini bu coğrafyaya iyice yerleştirmek için, kendisine uluslararası emperyalist güçlerce verilen desteği de ganimet bilerek hareket ediyor ve hristilyanların yahudilere Ortaçağlar’da uyguladığı en ilkel ve barbar yoketme taktiklerini müslümanlara uyguluyor.

1897’de ünlü sionist teorisyenlerden Theodore Hertzl, İsviçre- Basel’de ilk Sionizm Kongresi’ni oluşturup, bir Yahudi Devleti  / Judenstaat’ kurulması fikrini ortaya attığı zaman, bunun, 50 sene sonra gerçekleşebileceğine herhalde kendisi de ihtimal vermiyordu. Çünkü, ikibin yıl vatansız, ordusuz, devletsiz kalmış bir topluluğun bir devlet kurabilmesi kolay olmayacağını o da biliyordu.

*

Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda Osmanlı’nın çökmesi ve hele de Ortadoğu  coğrafyasının büyük değişikliklere uğraması, kukla rejimler ve devletçikler oluşturup, onların herbirinin başına emperyalist güç odaklarının kuklalarının yerleşterilmesi , sionizm ideolojisinin tatbik kabiliyeti olabileceğine dair kanaatlerin yerleşmesi yönünde ilk merhaleyi oluşturdu.

İkinci Dünya Savaşı’nın Hitler Almanyası’nın yenilgisiyle sonuçlanması ise, sionist yahudilere daha büyşük bir fırsat sundu..

Ve 1948 yılında, silahlı sionisit haydutlar çetesi, ellerindeki en modern silahlarla, Filistin’in devletsiz, silahlıs, savunmasız halk kitlelerini zorla yerlerinden yurtlarından kovarak, dehşetli katliâmlar uygulayarak İsrail adında bir devleti  kurduğunu dünyaya ilan etti.

O tarihî dönüm noktasının üzerinden 67 yıl geçiyor..

Filistin Mes’elesi’ni müslümanlar müslümanların ortak mes’elesi olarak görmedikçe, bugünkü acı uygulamalar, trajediler daha çoook devam eder..

30 yıl öncelerde ’Filistin Mes’elesi, bütün müslümanların mes’elesidir..’ denildiği zaman ve bu yaklaşıma, nice arab rejimleri, ’Filistin bir arab mes&elesidir..’ diye karşı çıkılıyordu. Ama, konu biraz daha karmaşık hal alıp, Yâsir Arafat, Yorgun Savaşçı durumuna düşüp, sionist İsrail rejimiyle andlaşma zeminleri aramaya başlayınca, kendisine karşı çıkanlara, ’Filistin Mes’elesi, kimseyi ilgilendirmez, Filistin Mes’elesi, sadece Filistin’lilerin mes’elesidir..’  diyor ve arkasından da, İzak Rabin’le birlikte Nobel Barış Ödülü’yle taclandırılıyordu. 

Ama, Filistin’in müslüman halkı, bu gibi arabcı veya coğnafyacı ve hattâ mezhebçi yaklaşımlarla reçeteler sunmaya çalışanlara inad, Filistin Mes’elesi’nin bütün müslümanların mes’elesi olarak görülmesi gerektiğini haykırdılar. Onların bugünkü feryadları da o haykırışın bir diğer şeklidir.

Bugün, Gazze’de yaşanan büyük faciaya müslüman ve müustez’af bazı toplumların dışındaki dünyanın nasıl ilgisiz veya bir tiyatro eserine bakar gibi baktığını ortada..

Bu bile, müslümanlara çıkış yolunu gösteriyor..

Bu musibetlerin biz müslümanlara öğretmesi gereken budur ki, müslümanların dünya çapında, çeşitli kavimlerden ve ırklardan tek millet / İslam Milleti  olarak ve tek irade ortaya koyacak şekilde teşkilatlanmalarından başka başka bir şanslarının olmadığını göstermektedir.

Bu hedef, elbette kolayca gerçekleştirilecek bir sonuç değildir;  hayallere kapılmamak gerekir. Ama, ideal, ümid ve hayallerimiz olmaksızın, sadece reel-politik hesabları ve konjonktürel fırsatçılık taktikleriyle bir yere varılamıyacağı da bilinmelidir.

Şimdi bazıları, ’Eğer, Suriye ve Irak’da bugünkü tablo olmasaydı, İsrail bu cinayetleri isleyemezdi..’ diyorlar.

Ne kadar da balık hâfızâlı oluyor bazıları.. Allah aşkına, o ülkelerde bugünkü kanlı tablo olmadığı zaman da, İsrail rejimi bu cinayetleri, her iki/üç senede bir tekrarlayıp durmuyor muydu? Ve arkasında da, Amerikan emperyalizmi başta olmak üzere, bütün malûm dünya güçleri saf tutmuyorlar mı?

Ve sionizme karşı direniş cebhesi hikayeleriyle, müslümanların diktatörlük rejimlerine başeğmelerine yardım eden ve kendilerini inkılabçı sayan nice silahlı güç odaklarının bile bugün Gazze Mes’elesi gündeme gelince,  Suriye ve Irak’da içinde yer aldıkları kanlı oyunlardan başlarını çevirip de Gazze’ye bakamadıklarını görmek, hepimiz için öğretici değil midir?

Bu noktada emperyalist -şeytanî güçlerin sessizliği ve vurdumduymazlığı tabiidir, ama, azıl acı olan, hâlâ, kendi içimizde, nice müslüman çevre ve güç odaklarının günübirlik mücadele taktiklerini gerçek zannedip, asıl büyük gerçeğe gözyummasıdır.

yeniakit