Bizleri 'Baas-Esad Lobisi' Olmakla İtham Eden Haksöz'e Cevabımızdır

Nureddin Şirin

Suriye konusundaki yayınlar ve söylemlerimizle ilgili olarak ortaya koyduğmuz tutumu, yazdığı yazılarda "İran-Hizbullah çizgisi" "Baas-Esed Lobisi" şeklinde tanımlayan Kenan Alpay kardeşimiz, -ve genelde Haksöz çevresi-"İran-Hizbullah çizgisi üzerinden Türkiye"de sürdürülen siyasal tutum eli kanlı Baas/Esed diktatörlüğünü meşrulaştırırken hem küfür ve zulmü görmezden geliyor hem de Müslüman bir toplumun zulme başkaldırma hakkını aşağılayıp kınıyor" ifadelerine yer veriyor, ardından da Türkiye"deki Aydınlık İşçi Partisi gibi gruplarla aynı fotoğrafın içine yerleştirmeye çalışıyorlar.

Bu tür niteleme ve suçlamalarla çok yerde karşılaştığımız için önce bu hususa bir kez daha açıklık getirelim:

Her şeyden önce kendilerinden teberri ettiğimizi defalarca belirttiğimiz bu çevrelerle ilgili olarak bugüne kadar Velfecr sitesinde onlarla ilgili bir haber, açıklama yer aldı mı? Onların duruşunu, politikalarını olumlayan bir ifadeye yer verildi mi? Onların "şeytan ayetleri" yayınlarını da, Aziz Nesin'lerine de, şeytani provokasyonlarını da çok iyi biliyoruz ve unutmadık.

Benim o zaman Şubat 2003 tarihinde Feza Kütür Merkezi"nde düzenlenen Şehidler Gecesi programında, Aziz Nesin"in hain provokasyonuna karşı yaptığım konuşmayı gazetelerine "Nuredin Şirin yazarımızı ölümle tehdit etti" şeklinde haber yapmalarını da, 28 Şubat sürecindeki kirli yayınlarını da unutacak değiliz.

Bizim ait olduğumuz tek bir fotoğraf vardır, o da "direniş ekseni"dir.

Biz bu direniş eksenine ait olduğumuzu, 28 Şubat dönemlerinde, Ankara 2 Nolu devlet Güvenlik Mahkemesi duruşmalarında Lübnan"daki Hizbullah, Filistin"deki Hamas ve İslami Cihad hareketlerini savunmamızla gösterdik. Bizim hakkımızda ağır cezalara hükmedenler de, aslında bu "direniş ekseni"ne olan husumetlerini yansıtmışlardı. Zira siyonizm uzantılı post-modern darbeciler bizi bir tepsiye koyup İsrailli patronlarına sunmaya söz vermişlerdi.

Bizler o zaman, ister duruşmalarda olsun, ister verilen ve onaylanan cezaların ardından olsun; söylediğimiz tek söz vardı: "Siyonist rejim tarihin çöplüğüne atılıncaya kadar canımızla kanımızla direnişin yanındayız!" Çünkü biz, -mahkemede de dediğimiz üzere- öğretmenimiz ve şiarımız Seyyid Abbas Musavi"nin "biz direnişiz, direnişi başlattık; işgal altındaki İslam toprakları kurtuluncaya kadar da direniş olarak kalacağız" sözünü kendimize namus bildik.

Birilerinin anlamakta güçlük çektikleri şu: biri bir şeyi namus bildiyse, onu konjonktür hesaplarıyla satmaya, çiğnetmeye kalkmaz. Birileri bu namusa ilişmeye kalktığında da ona sırtını dönmez ve savunmasız bırakmaz. Başkalarınkine sözüm yok; bu bizim namus anlayışımızdır. Özümüz de sözümüz de birdir; dünümüz de bugünümüz de birdir.

Peki, şimdi bu mudur "baas-esed lobisi"?

Birileri bu ülkede "baas-esed lobisi"ni oluşturmuş olabilir. Ancak göz ardı etmememiz gerekir ki, biz bu lobiciliğin Suud ve körfez ülkelerinden gelen zevat tarafından ülkemizde, özellikle İstanbul"da nasıl yapıldığını çok iyi biliyoruz. İstanbul otellerinde düzenlenen sözde merasimlerin arkasındaki planların farkındayız.

Özellikle, Irak"ın işgalinin ardından sözüm ona, "Irak Direnişi ile Dayanışma" adı altında, hangi kurum ve kuruluşların ev sahipliğinde nasıl lobicilik yapıldığını bilmiyor muyuz? Aynı şekilde "Filistin ve Kudüs davası" adı altında yine körfez uzantılarının Türkiye"de "yeni bir eksen" oluşturmak için nasıl hummalı çalışmalar içine girdiğini bilmiyor muyuz?

Onların "Ilımlı devletler" diye tanımlanan patronları ABD ve İsrail ile omuz omuza verip direniş ekseninin kırılması için kapalı kapılar ardında planlar yaparlarken, buradaki uzantıları da sözüm ona Filistin"i desteklemenin pozlarını veriyorlardı. Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt adına, hatta Lübnan"daki ABD destekli Saad Hariri başkanlığındaki 14 Mart Cephesi adına burada geceli gündüzlü çalışma yapanların şimdi "Suriye mesaisi"ne başladıklarını da biliyoruz.

Dün İstanbul"da düzenledikleri uluslar arası bir toplantıda "Safevi, Rafızi ve Salibiler karşı ortak cephe" projesi çizip bunu El Cezire üzerinden bütün dünyaya yayınlayanların bugün aynı mesaiye Suriye üzerinden devam ettiklerini biliyoruz.

Ne gariptir ki bu lobiler, o zaman kendilerini "Salibi" yani "haçlı"lara karşı konuşlandırmış gösteriyorlardı. Bugün ise o salibilerle nasıl da birlikte yatıp birlikte kalkıyorlar. İşin doğrusu, bu mahir lobicilerin o dönemde "salibi karşıtlığı" gerçekte yoktu; fakat gösterdikleri hedefe atış yapılmasını sağlamak için "salibi karşıtı" pozisyonundan yararlanmak istiyorlardı..

Biz bu lobicilik çalışmalarını mümkün olduğunca takip ettik zaten. Dolayısıyla lobiciliğin ne anlama geldiğini bilenlerdeniz.

Biz Suriye konusuna, başından beri "direniş ekseni" bağlamında yaklaştık; Suriye"ye yönelik emperyalist politikalara da hep bu açıdan karşı durduk. Ancak, ortaya koyduğumuz onca veriye rağmen bizim bu duyarlılık ve tepkimizi "komploculuk"la "Müslüman bir toplumun zulme karşı başkaldırı hakkını aşağılamak"la suçlamaya kalkanları kendi savundukları değerler ile bir kez daha yüzleşmeye davet ediyorum.

Örneğin, bu konuda, Kenan Alpay kardeşimizle aynı hassasiyetleri paylaştığımız, Haksöz Dergisi"nin 171. sayısında yayınlanan "ABD, Küresel Mühendislik Projeleri İçin Türkiye'de de "Sivil Acenta"lar Arıyor!" başlıklı yazısından bazı bölümleri aktarmakta yarar görüyorum:

Alpay kardeşimiz, 30 Nisan-1 Mayıs tarihinde İstanbul Eresin Otelinde, Türkiye Gönüllü Teşekküller Vakfı (TGTV) öncülüğünde düzenlenen ve açılış konuşmasını TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın yaptığı "Değişen Dünyada Yeni Bir Vizyon Arayışı" başlıklı uluslararası konferansın kritiğini yaparken şunları yazıyordu:

"Sempozyumda söz alanlardan biri de Prof. Hayri Kırbaşoğlu'ydu. Kırbaşoğlu; 'Ilımlı İslam' projesini, karşı karşıya olduğumuz en büyük tehdit olarak niteleyip sempozyumun Filistin ve Irak başta olmak üzere İslam coğrafyasında yaşanan işgallerin nasıl sona erdirilebileceğine ilişkin düzenlenen bir organizasyon olması gerektiğini ifade etti. İHH Başkanı Bülent Yıldırım da aynı konuda bir sunum yaptı. Yıldırım'ın, BOP eksenli savrulmalara sert biçimde dikkat çektiği konuşmasının, birilerini fena halde rahatsız ettiği gözlerden kaçmadı.

Özgür-Der adına söz alma imkanı elde ettiğimizde ise; sempozyumun resmi bir sonuç bildirgesi yayınlaması gerektiği, bu bildirgede ABD ve BOP'un açıkça kınanması; Irak, Filistin ve Afganistan'daki işgallerin sona erdirilmesi için çağrı yapılması; İran, Suriye ve Lübnan'a dönük baskıların kınanması ve STK'ların herhangi bir emperyal gücün uzantısı olmayacağının açıkça beyan edilmesini talep ettik."

Kenan kardeşimiz yazısını şu ifadelerle sonlandırmıştı:

"Kaygılarımız belki birilerince fazla şüpheci bir yaklaşım ürünü olarak görülebilir. Fakat İslam dünyasının genelinde yaşananlar ve emperyal projelerin ağırlığı dikkatli olmayı gerektiriyor. Özellikle bu süreçte tüm dünyada işgal ve katliam politikalarıyla nefretin odağı haline gelen ABD'nin diplomatlarıyla yapılan görüşmeler hiçbir şekilde izah edilemez. Bu vasatta yapılacak herhangi bir görüşme veya işbirliği, emperyalizmin işgal ve cinayet politikalarına ortak olmak demektir.

STK'lar; açlık, işgal, işkence ve katliam vb. politikaları dünya üzerinde hakim kılmaya çalışan devlet veya devletlerin uzantısı kurumlara karşı sarf edilecek çabaların koordine edileceği kurumlar olmalıdır. STK'lar ancak adalet ve özgürlük mücadelesini toplumsal dinamik haline getirmek hedefine endekslenmiş aktivitelerle meşruiyetlerini koruyabilirler. ABD veya AB'nin acentası gibi çalışacak STK'ların emperyalizmin işgal ve cinayet suçlarına ortak olacaktır."

Şimdi Kenan kardeşimiz, söz konusu sempozyumda "ABD ve BOP'un açıkça kınanması; Irak, Filistin ve Afganistan'daki işgallerin sona erdirilmesi için çağrı yapılması; İran, Suriye ve Lübnan'a dönük baskıların kınanması ve STK'ların herhangi bir emperyal gücün uzantısı olmayacağının açıkça beyan edilmesi"ni talep ederken, hangi kaygı ve endişeleri taşıyordu? Ya da, o zaman endişelendiği hususlar bugün kaygı verici olmaktan çıktı mı?

Sizin deyiminizle, Amerika"nın Ortadoğu"daki BOP planları neydi, neyi hedefliyordu? "İran, Suriye ve Lübnan"a yapılan baskılar" neydi ki siz o zaman bu baskıların açıkça kınanmasını talep etmiştiniz?

Ve siz diyorsunuz ki; "İslam dünyasının genelinde yaşananlar ve emperyal projelerin ağırlığı dikkatli olmayı gerektiriyor. Özellikle bu süreçte tüm dünyada işgal ve katliam politikalarıyla nefretin odağı haline gelen ABD'nin diplomatlarıyla yapılan görüşmeler hiçbir şekilde izah edilemez. Bu vasatta yapılacak herhangi bir görüşme veya işbirliği, emperyalizmin işgal ve cinayet politikalarına ortak olmak demektir."

Peki biz aynı ifadeleri somut örneklikler ışığında kullandığımızda bizi doğrudan "komploculuk"la suçlarken, sizin bu ifadeleriniz, bugün ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerle yatıp kalkan Suriye muhalefetini, bunun yanı sıra onların bu ilişkilerini meşrulaştırmaya çalışan ve mazur gösteren STK temsilcilerini "emperyalizmin işgal ve cinayet politikalarına ortak olmak"la suçlamış olmuyor musunuz?

Dünden bugüne ne değişti; emperyalizm mi, yoksa, emperyalizm karşısında ilkeli duruş hassasiyeti mi?

Devam edelim.

Suriye ile Direniş arasındaki stratejik ilişkiyi ve Suriye yönetiminin Lübnan ve Filistin direnişine verdiği desteği en iyi bilenler sizlerdiniz; pek ne oldu da, sivil toplum kuruluşları temsilcilerinin Sayın Davutoğlu ile yaptığı görüşmenin ardından Beyazıt"ta açılan "Suriye Filistin"in hamisi değil hainidir" yazılı pankartın arkasına geçtiniz? Halbuki, Rıdvan Kaya, geçen yılın Şubat ayında Suriye konsolosluğu önünde Hama katliamının yıldönümü protestosunda yaptığı konuşmada, Suriye yönetiminin Filistin ve Lübnan direnişlerine verdiği desteğin önemli ve olumlu olduğunu söylemişti.

Bu değişikliğin ardında yatan nedenler nedir acaba? Şu lobi dediğimiz melanetlerin "Suriye mesaileri"nin bunda bir etkisi olmasın?

Peki siz değil miydiniz, Ak Parti Hükümeti Lübnan"a asker gönderme kararına karşı, Eylül 2006"da Fatih postanesi önünde protesto gösterisi düzenleyip "İsrail ve ABD"nin Taşeronu Olmaya; Lübnan"a Asker Göndermeye Hayır!" yazılı pankartı taşıyanlar?

O gösteride "Lübnan"a asker göndermek Başbakan"ın ifade ettiği gibi mazlum ve mustezaf Lübnan halkının ve onun meşru temsilcisi İslami direnişin haklarının korunması değil, siyonist İsrail işgal politikalarının sözde "uluslararası barış gücü" eliyle sürdürülmesi demektir" ifadelerini kullanmıştınız. Ve siz o gösteride "İşgale Değil Direnişe Destek!", "İşbirlikçi İktidar İstemiyoruz!", "Zulme Karşı Direneceğiz", "Emperyalizm Yenilecek, İslami Direniş Kazanacak!", "Hizbullah"a Uzanan Eller Kırılsın!" sloganlarını atmıştınız.

Bugün Hizbullah"ı itibarsızlaştırmak için hummalı bir yıpratma savaşı sürdüren sizler, dünden bugüne ne değişti? Bu değişikliğin ardında yatan nedenler nedir acaba? Şu lobi dediğimiz melanetlerin "Suriye mesaileri"nin bunda bir etkisi olmasın?

Siz, Irak işgalinin 5. yılı dolayısıyla 17 Mart 2007 tarihinde Saraçhane parkında Özgürder olarak düzenleyeceğiniz protesto gösterisi için yaptığınız çağrıda şu ifadelere yer vermiştiniz:

"Irak'ta işgal 5. yılına giriyor. ABD öncülüğündeki işgalciler Irak'a demokrasi ve özgürlük getireceklerini söylüyorlardı. Bunun yalan olduğunu haykırdık! Zenginliklerimizi sömürmek ve İsrail'in güvenliğini sağlamak için geliyorlardı. Haçlı ruhuyla topraklarımıza üşüşen işgalcilerin asıl gayesinin Ortadoğu'yu denetim altına almak olduğunu ve İslam'a karşı topyekün bir savaş yürüttüklerini söyledik. Bugün Irak korkunun, sefalet ve ölümün kol gezdiği bir ülke. Irak halkının direnişi karşısında çılgına dönen ABD katliam üstüne katliam yapıyor. Bir yandan da Müslüman halkı birbirine düşürmek için kavim ve mezhep ayrımını körüklüyor. Sadece Irak değil, tüm bölge, hatta dünya emperyalizmin tehdidi altında."

Peki aynı sözleri bugün biz tekrarladığımızda, niçin "komplocu" oluyoruz:

Acaba, Amerika"nın, İngiltere"nin, Fransa"nın Suriye üzerindeki hesapları, dünkü hesaplardan farksız mı? "Sadece Irak değil, tüm bölge, hatta dünya emperyalizmin tehdidi altında" diyordunuz? Bugün bu tehdit kalktı mı?

"Zenginliklerimizi sömürmek ve İsrail'in güvenliğini sağlamak için geliyorlardı. Haçlı ruhuyla topraklarımıza üşüşen işgalcilerin asıl gayesinin Ortadoğu'yu denetim altına almak olduğunu ve İslam'a karşı topyekun bir savaş yürüttüklerini söyledik."

Evet doğru söylemiştiniz; duyarlılığınız ve sorumlulukları kuşanmanız gerçekten takdire şayandı. Peki soruyorum; bugün aynı güçler Suriye"ye niçin gelecekler? Demokrasi, insan hakları ve özgürlük mü getirecekler? Niçin şimdi aynı duyarlılık ve sorumluluğu kuşanmıyorsunuz?

Bugün emperyalizmin bölge üzerindeki ve direniş karşıtı hesapları konusundaki uyarılarımızı "emperyalizm takıntısı"na indirgeyen sizler, söyler misiniz, dünden bugüne ne değişti? Bu değişikliğin ardında yatan nedenler nedir acaba? Şu lobi dediğimiz melanetlerin "Suriye mesaileri"nin bunda bir etkisi olmasın?

Bu değişimin tılsımını anlayamadık sadece"

Devam edecek

velfecr