Birkaç günlük uzuuun bir geziden geride kalan.. -1

Selâhaddin Çakırgil

Geçtiğimiz günlerde, dört günlük bir cevelânımız oldu, (Orta-Batı Almanya'daki) Köln'den başlayıp, Güney Almanya- Batı Avusturya ve Çek Cumhuriyeti'nin başkenti Prag ve (kuzey-doğu) Almanya'nın Dresden şehri üzerinden tekrar Köln'de noktalanan birkaç günlük bir gezi ile..

Günlük mes'elelerin yoğunluğu arasında bu konuya değinmeye fırsat olmadı..

Ama, bu geziden okuyucularla paylaşılacak bazı tesbitleri fazla bayatlamadan, 1-2 yazıyla aktarmak faydasız olmayabilir..

*

Avusturya'nın (Adolf Hitler'in doğum yeri olan) Linz şehrinin Freistadt isimli kasabasının St. Oswald köyünün yüksekliklerinde, çam ormanları içinde ve uzaklardan Alp'lerin silüetinin görüldüğü bir dağ evinde, her yıl bir araya gelen arkadaşlarla bir proğram çerçevesinde, gerçekleştirilen bir buluşma sözkonusuydu.. (Aynı mekanda, iki sene önce, Bahaeddin Yıldız merhûmla beraberdik.. O zaman, yakında Afganistan'a gideceğini, Kunduz şehrinde yetimler için bir yurt yapmak planlarını anlatmıştı, heyecanla..

Sonra..

Evet, gitmişti, ama, oradan başkent Kabil'e dönmek üzereyken yolcu uçağının düşmesi sonucu, 40 küsur insanla birlikte dünya hayatına elvedâ dedi..

Bu vesileyle, bu aziz kardeşimizi bir daha rahmetle, dualarımızla analım.)

*

Yaklaşık 80-90 katılımcının bulunduğu bu yıllık buluşma toplantısına götürmek için bir arkadaş gelecekti, arabasıyla..

Ama, o günler, o  katolik hristiyanlar için önemli bir bayram tatili de olduğundan, iki arkadaş daha birlikte gelmek arzusu izhar edince, onların arabalarıyla ve gezerek gitmek imkanı hâsıl oldu ve böylece  tamamı, 2400 km.'yi bulan bir yolculuk başlamış oldu..

Köln'den yanımıza yol nevâlemizi alarak ve tabiatiyle termosdaki çayımızla yola çıktık..

İlk hedef, 300 km. kadar güneydeki Heidelberg  idi. Onun için, Frankfurt'u teğet geçtik.. (Heidelberg, yaklaşık olarak, 'Fundalıktepe' mânasına gelip, almanca  telaffuz şekli Haydelberg)

Heidelberg, matbuat âlemiyle az-çok ilgisi olanların dilinde, bir şehir adı olmaktan  önce, bir matbaa makinasının adı olarak yerleşmiş bir isimdir..

Çünkü, o âlemde, 'Filan ne yapıyor?' diye sorulara, 'Bir Heidelberg'i var, idare ediyor..' gibi karşılıklar verildiği henüz de işitilir.. Çünkü, Heidelberg, bu sahadaki itibarını henüz de yitirmiş değil..

Heidelberg  ayrıca, özellikle göz tıbbı sahasındaki tedavi merkezleriyle de meşhur,

yaklaşık 150 bin nüfuslu, küçük, güzel ve de sâkin bir şehir..


*Heidelberg'in yukarıdan, tepeden bir görünüşü..

Şehir, ortasından geçen Neckar nehri etrafında, güneyde Stuttgart'a doğru uzanıyor.. Vâdinin iki yamacında şehir bitince ormanlar başlıyor..

Heidelberg, 2. Dünya Savaşı sırasında, Amerikan bombardımanına mâruz kalmamış birkaç alman şehrinden birisi.. Bu yüzden, çok büyük bir tahribat yaşamamış; eski doku genel olarak korunmuş..

Başta şehrin büyük katedrali olmak üzere, çoğu binalarda geç dönemler gotik mimarî uslûbunun hâkim olduğu görülüyor..

Hava oldukça kapalı ve soğuk.. Sabahın 11 civarı, ortalık -tatil günü olduğundan- oldukça sâkin.. (Hemen belirtelim ki, Almanya'da, 2. Dünya Savaşı'nın ağır yenilgisi sonunda meydana gelen iki ayrı ülke olarak ortaya çıkan Demokratik (Doğu)Alman Cumhuriyeti (DDR) ve Federal (Batı) Almanya'nın yeniden birleştiği gün olan 3 Ekim 1990 tarihinin yıldönümlerinde kutlanan 'Einheit / Birlik Bayramı dışında,  ulusal nitelikli tatil günü olmayıp, yığınla tatil gününün hemen tamamı, hristiyanlık tarihinin önemli günlerinin yıldönümleridir..)

*

Heidelberg'i  bütünüyle görebilmek için, şehrin kuzey yukarısında bulunan  tepelerdeki tarihî 'şato'ya tırmanmak gerekiyor..

400 sene öncelerde bir italyan prensi tarafından yaptırıldığı bildirilen ve geniş bir arazi üzerinde, ve büyük biri bahçesi bulunan bu 'şato'yu hakkıyla gezebilmek, en azından birkaç saat sürer..


*Heidelberg'deki ün ünlü ve görmeye değer yerlerden tarihî şato..

Biz ise, vakti dikkatlice kullanmak ve de Augsburg şehrindeki bir tanıdığın imamlık yaptığı câmindeki Cuma namazına yetişmek istiyoruz.. Bu yüzden, Heidelberg'deki şatonun bahçesinde dolaşmakla yetiniyoruz..  O bile yine de büyük zaman alıyor.. Aşağıyı temâşâ etmek de bayağı güzel..

Bu şato'nun çok muhkem olduğu anlaşılmakla birlikte, zamanın hükmüne boyun eğmekten kurtulamadığı, yer yer tahrib olan bölümlerinden de anlaşılıyor..


*Zamanın kılıcına, bu güçlü şatonun da dayanamadığının resmidir..

Bu şatonun bahçesinde dolaşırken, orada bir mermer plaket üzerine yazılmış bir şiirle karşılaşıyoruz..

Bu şiir, ünlü alman şairi Goethe'nin 240 yıl öncelerde buraya gelmesi vesilesiyle  bir başka alman şairi tarafından yazılmış..

Esasen, Baden Württemberg eyaletine aid olan bu topraklarda, alman düşünce ve felsefe hayatının ve edebiyatının ünlü isimlerini yetiştiren bir atmosfer hâkim olmuş asırlarca.. Friedrich Schiller (1759-1805), Friedrich Hölderling  (1770-1843) gibi edebiyatçılar ve George Wilhelm Friedrich Hegel (1770-1832), Friedrich Wilhelm Schelling (1775-1854) ve Martin Heideger (1889-1976) gibi büyük filozoflar bu topraklarda yaşamışlar....

*

Yolumuz daha uzuunn.. 'İşte geldik gidiyoruz, şen kalasın Heidelberg' deyip

 yola devam ediyoruz..

Yol üzerindeki yakın dostlara telefonlar ediyoruz, onların bulundukları yerlerden geçerken, bir uğrayamasak bile, hiç değilse telefonla selamlayalım diye..

Ama, bunlardan birisi, Ulm'da, 'Bizi görmeden buradan geçemezsiniz..' diye tatlı bir tehdid savuruyor..

Arkadaşımız, Ulm'daki en yüksek binanın altında bulunan ve kendisine aid olan 'Helâl Döner'e gelmemizi kesin bir şekilde isteyince, yemek mes'elesinin müslümanlar için problem olduğu Almanya'da bu tehdide boyun eğmek gerekiyordu..

*

Ulm'da bildirilen yeri bulmak zor olmadı..

Ulm, Almanya'nın Neue Münster denilen en yüksek kuleli katedraliyle ve de ünlü fizikçi Albert Einstein'ın doğum yeri olmasıyla meşhur, 130 bin kadar nüfusu olan ve Almanya'da hemen bütün şehirlerde olduğu gibi burada da bol mikdarda bulunan  büyük sanayi tesislerine sahib bir şehir..

Ama, tatil günü olduğundan, ortalık son derece sâkin..

Ama, 'Helâl Döner', neredeyse, tıklım tıklım.. Müşterilerin içinde almanlar da olsa bile, çoğu, çeşitli coğrafyalardan müslümanlar..

Ulm'da bir saat kadar kaldıktan sonra ve nasibimize düşenleri tükettikten sonra..

Sözkonusu büyük katedrali görmeye gerek yok diyoruz.. Çünkü, yolumuz üzerinde, onlardan daha pek çok örnekleri göreceğiz..

Hemen o civarda, Millî Görüş Teşkilatı'nın Ulm şube binası var.. Oradan geçerken, kısa bir ziyaret ve selamlaşmada da bulunmak istiyorduk ki, bir grup aşağıda, bina önünde karşılaşınca, maksad hâsıl oldu ve yukarıya çıkmaya gerek kalmadan, ayaküstü  kısa bir selamlaşma, hal-hatır soruş ve çalışmaların nasıl gittiği şeklindeki kısa muhavereden sonra..

Yola devam..

*

Ver elini Bavyera.. (Bayern)

Bavyera eyaletinin diğer eyaletlerden çok farklı bir yeri ve statüsü vardır Almanya'da ve alman devlet yapısı içinde..

Bavyeralılar, bir bakıma, Almanya'yı temsil eden halk olmanın ve her iki Dünya Savaşı sırasında da, alınan ağır yenilgilere rağmen, sosyal bünyeyi ayakta tutan bir 'görünmez ve çekirdek devlet' olduklarının gururunu taşırlar.. Bavyera'nın, sanayiinden ziraatine kadar her yönden en gelişmiş ve en zengin eyaletlerden birisi olduğu kabul edilir.. Geleneklerine bağlı olmaları da, sosyal bünyesinin sağlamlığının bir diğer yönü olarak değerlendirilir..

Bağımsız bir devlet gibidir, Bayern.. Her eyaletin kendisine özgü bayrağı olduğu gibi, bu eyaletin de bir ayrı eyalet bayrağı vardır, ama, ilave olarak, kendine özgü bir resmî marşı da bulunmaktadır.. Dahası,  Bayern, hattâ ticarî konularda, başka ülkelerle uluslararası anlaşmalar da yapabilmektedir..

Eyalet sisteminin mutlaka bölünmeyi getireceği korkusunu taşıyanların görüşlerini doğrulamayan bir durum..

Uzaklarda Alp dağlarının silüetinin hafifçe görülebildiği bu coğrafyada Munich (Munchen) Nürnberg gibi büyük merkezler bulunmaktadır.. (Nürnberg'lilerin, Munih'lileri köylü ve kendilerini de Franken/ Frankların devamı olan asîl bir halk olarak nitelemeleri gibi şehirlerarası çekişmeler burada da geçerli..)

*

Biz Munich'e doğru ilerlerken, yolumuzda Augsburg proğramımız da vardı..

(Gözkalesi) mânâsına gelen Augsburg, Münih'in batısında, 70. km.de bir şehir..

500 yıl öncelerde, Hristiyanlığın Katolik Kilisesi kanadına karşı Protestanlık

hareketinin, Protestan/ Evangelist mezhebinin kurucusu olarak bilinen ünlü Martin Luther'in Katolik Kilisesi'ne ve Vatikan'a karşı 98 maddelik beyannamesini yayımladığı şehir de burası.. (Buna rağmen, Augsburg'un halkı da, hemen bütün Güney Almanya şehirleri gibi, genellikle katolik..) Bu yerler ahalisi, Almanya'nın giderek ateistleşen kuzeyine göre daha dindar, mütedeyyin..

Akşamları, çeşitli mahallelerin insanları, mahallelerinden öbek-öbek gelip, o dev kiliselerin bir köşesinde dualar ediyorlar, ilahiler okuyorlar..

*

Her ne kadar Cuma Namazı'na yetişemesek bile, ikindi vakti Augsburg'daydık..

Önce, Diyanet'e bağlı câmiye gidiyoruz..

Güzel, insanın içini ferahlatan bir küçük mescîd..

Ama, son derece düzenli.. Konferans salonu, hanımların toplantıları için mekânlar, öğrencilerin günlük veya haftalık derslerinin verildiği odalar.. Keza, lavabolar da oldukça temiz.. Yani, camii görmeye gelen gayri-muslimlere gururla gezdirilebilecek kadar güzel bir mekân..

Namazlarımızı edâ ettik..

Câmiin bir de çayhanesi var, buralarda çokça kullanılan Ceylan çaylarının kokusu hoşumuza gitmediğinden,  'Rize çayınız varsa..'  diyoruz.. Oradakiler de, 'Burada Rize çayından başkası zâten bulunmaz..' diyorlar..

Çayımızı içtikten sonra, akşam karanlığı da basmak üzereyken, oldukça soğuk, hafif yağışlı bir havada  Augsburg'un büyük katedralini, Dom'u görmeye gidiyoruz..

Çünkü, orada, heyecan verici bir şey var ki, bundan, oradaki müslümanların pek haberi yok..

Onu ilk kez, Almanya'ya ilk geldiğim yıllarda görmüştüm..

Bu, o büyük katedralin içinde, ana giriş kapısının hemen solunda, yukarıda, 8-10 metre kadar yükseklikte, asılı duran, -doğrusu, saygıyla korunan- bir Osmanlı Sancağı..

1683'lerdeki 'Viyana Kuşatması'  günlerinde, Osmanlı akıncılarının elinden ele geçirildiği söyleniyor..

Ama, onu ihtiramla yukarıda bir yere asmışlar.. Her ne kadar rengi epeyce solmuşsa da, üzerinde yazının 'Kelime-i Şehadet'  (Lailaheillallah -Muhammed'un Resulullah)  yazısı olduğu yine de okunabiliyor..


*Augsburg Domu'ndaki, asırlardır saygıyla korunan Osmanlı-İslam Sancağı..

İçerde, son derece yaşlı tiplerden oluşan birkaç ziyaretçi var, onlar, 'ikon'ların önünde diz çöküp ''istavroz / haç' çıkararak, saygılarını sunuyorlar.. Dışarıda ise, zâten sıfır derece altında olan soğuk, içerde, taş binada insanın bünyesine daha bir derinden derine işliyor.. Bu arada, hiçbir saygısızlık yapmamakla birlikte, ama, onlar gibi diz çöküp Haç da çıkarmayan bizim gibilere de, adetâ dudak bükerek, acıyarak, 'zavallılar, nasibsizler..'  dercesine iğreti bir nazarla bakıyorlar..

İçerden birkaç fotoğraf çekip alelacele çıkıyoruz..


*


*Dom içindeki pek çok heykelden birkaç görüntü..

*

Dışarda ise, yol üzerindeki binaların ön cephe veya köşelerinde küçük heykelcikler, 'ikon'lar dikkati çekecek derece fazla.. Dahası, bu heykelciklerin asıl dikkat çekici tarafı, yontulan heykellerdeki  'kutsal figür'lerin ayaklarının altında, İslam'ın sembolü olarak kabul edilen 'hilâl'in intikamcı duygularla çiğneniyor şekilde resmedilmesi..


*


'İkon' heykelciklerinin ayakları altında çiğneniyor şekilde gösterilen 'Hilâl'ler..

Halbuki, bu gibi görüntüleri daha batıda görmek mümkün değil.. Demek oluyor ki, Viyana'yı tehdid eden Osmanlı-müslüman güçlerinden duyulan korkunun, buralarda toplumun hâfızâsına derinlemesine yer etmesine özen gösterilmiş..

Nitekim, Dom'un hemen çıkışında, Osmanlıların bulunduğu güneye doğru, elinde Haç ve kılıçla at üstünde saldırıya geçmiş vaziyette resmedilen bir heykel de bunu  toplumun zihinlerine devamlı kazımakta..


*Augsburg Domu'nun önünde, elinde Salib- Haç ile  güneye, Osmanlı'ya doğru hücuma geçen bir kardinali, at üstünde gösteren bir heykel..

*

Augsburg'un daha başka ilginçlikleri de bulunuyor..

Meselâ.. Şehrin 'Publicum' denilen Belediye Sarayı'nın kulesi, Dom'un kulesinden 3 metre kadar yüksek yapılınca, buna Kilise, 400 sene öncelerde, kiliseden daha yüksek bir binanın kabul  edilemezliği  gerekçesiyle karşı çıkmış ve o kulenin yıkılmasını istemiş.. Ancak, bu istek kabul edilmemiş..

Bunun üzerine, Kilise tarafında yer alan halk kesimleriyle, Publicum tarafında yer alanlar arasında, üç yıl süren kanlı savaşlar olmuş ve savaşı, 'laik'ler kazanmış.. Bu yüzden, Belediye Sarayı'nın kulesinin Dom'un kulesinden 3 metre kadar daha fazla olan yüksekliği hâlen de gururla korunuyor..

*

Artık hava iyice kararırken, biz de, 'Yolcu yolunda gerek..' diyerek, Munich'e  yola devam ediyoruz..

*

Munich'de ortalıkta fazla kimse gözükmüyor.. Soğuk zâten alabildiğince etkili..   Şehrin merkezî bölgelerinden Marienplatz isimli meydanın altındaki dev metro istasyonu da olmasa, ortalıkta, sarhoşlardan ve de birahanelerde demlenenlerden başka kimse görülemiyecek..

Dikkatimizi çeken şey, vitrinlerdeki malların fiyatlarının, Almanya'nın diğer yerlerine nisbetle birkaç misli yüksek olması..

Bu da, bu şehrin zenginliğinin bir nişanesi olarak değerlendiriliyor..


*

Şehrin merkezinde biraz da ısınmak için, hızlı hızlı bir gezinti yaptıktan sonra, ışıklandırılmış dev kiliseleri ve diğer tarihî mekanları şöyle bir dışardan seyredip,  buralardaki âşina isimleri rahatsız etmemek için, aramaksızın, yolcu yolunda gerek deyip buradan da gecenin saat 10.00'undan sonra Regensburg'a doğru yola çıkıyoruz..

*

Ancak, ana caddeler üzerindeki birahanelerin ışıklı tabelaları önünden geçerken,   ister istemez, Hitler'in ortaya çıkışında Munich'in ve Birahane Basknı'nın rolünü hatırlamadan edemiyoruz..

Çünkü, Adolf Hitler, küçücük bir siyasî partinin üyesi iken, Birinci Dünya Savaşı'ndan ağır bir yenilgiyle çıkan Almanya'nın derin sosyal çalkantılar içinde savrulduğu bir sırada, ülkesini içine düştüğü durumdan kurtarmak isteyen herkes gibi, kendi kafasına göre bir çıkış yolu ve haritası çizmişti..

Ama, Hitler toplumda bilinmiyordu..

İşte öylesine zayıf olduğu bir sırada, Hitler, 8-9 Kasım 1923 günü, ünlü Birahane Baskını ve Munich Yürüyüşü'nü gerçekleştirdi.. 

Hitler ve arkadaşları Bavyera eyalet hükümetini ele geçirip, bir ordu ile Berlin'e yürümeyi planlıyordu. Bunun için 8 Kasım akşamı, Munich'in en büyük birahanesi olarak ünlü Bürgerbräukeller'de konuşma yapmakta olan Bavyera hükümet üyelerini, Hitler, 600 kadar silahlı militanıyla rehin aldı. Durumun ciddiyetini gören hükümet üyeleri, Hitler'e katıldıklarını bildirdiler, ama, onlar birahane çıkışındaki kargaşadan istifade ederek, kaçma fırsatı buldular. Bunun üzerine Hitler, silahlı militanları ile 9 Kasım sabahı Münich şehir merkezine doğru yürüyüşe geçti.

Birçok asker ve polis ve halktan kişiler öldü.. Hitler kaçtıysa da, daha sonra yakalanıp idâm talebiyle yargılandı.. 5 yıl ceza aldı ancak 8 ay sonra salıverildi.. Hapiste iken de ünlü eseri Mein Kampf (Kavgam)'ı yazdı.

Kasım-1923'de gerçekleştirilen o yürüyüş, ve Weimar Cumhuriyeti denilen rejimin de duruma bir türlü hâkim olamadığının bir diğer göstergeydi.. Ama, Adolf Hitler'in en büyük başarısı, Birinci Dünya Savaşı'ndaki alman ulusal kahramanlarından General Ludendorf'u bile kendi saflarına kattığının bu Munich Yürüşüyü'yle ortaya çıkmasıydı.. 

Bu durum, Hitler'in Alman toplumunda büyük çapta tanınmasına yol açan bir propaganda zaferiydi..

Hitler'in daha bir büyümesine zemin hazırlayan o yargılama sırasında, "Ben, halkım ve ülkem için doğru olduğuna inandıklarımı yaptım, siz hâkimler de aynı kanaatle karar verecekseniz, ben neticeye hazırım.. Ben bu zorlukları bilerek çıktım bu yola.."  diyerek daha bir şöhret kazanmıştı..

Hitler'in o yürüyüşünün gerçekleştiği caddelerden geçerken, ister istemez, o hadiseleri de hatırladık..

*

Yol üzerinde Alliance- Arena isimli ve görkemli bir stadyumla karşılaşıyoruz.. Açık mavi mika veya cam kaplamalarla kaplı olduğu anlaşılan bu dev tesis,  gecenin karanlığında, mavi rengiyle, sporseverlerce bayağı ilginç bulunabilir..


*Munich Stadyumu'ndan bir görüntü..

Benim yaşımdakilerin ise, Munich ve spor ilişkisinden hâfızâlarında kalan ise, herhalde, 1972- Munich Olimpiyadları olur.. Çünkü,  o olimpiyadlarda, Filistin'li savaşçılar, yaptıkları bir müthiş eylemle, İsrail rejiminin Olimpiyad takımını rehine almış ve buhran günlerce sürmüştü..  Eylemci Filistin'liler rehinelerle birlikte gitmek üzere, bir helikopter istemişler ve bu temin edilmişti..

İsrail rejimi ise, bütün dünya soluğunu kesmiş, heyecan ve korku ve ümid içinde beklerken, rehineleri kurtarmak için bu helikopter'e müdahalede bulunmuş ve  dönemin İsrail rejimi başbakanı Golda Meir, televizyondan halkına, rehinelerin tamamen kurtarıldığını açıklamış ve halk da tabiatiyle, Tel-Aviv'de geceleyin   sokaklara dökülerek sevinç gösterileri yapmaya başlamıştı..

Ama, birkaç saat sonra gelen haber ise, hem İsrail'li rehinelerin, hem de Filistinli eylemcilerin tamamiyle öldürüldüğünü ortaya koyuyor ve ortaya kocaman bir fiyasko çıkıyordu..

Evet, buz gibi dondurucu bir soğuk havada, Munich'i, gecenin karanlığında  terkederken, ister istemez, bu konular da hatıra geliyordu..

*

Devamını, inşaallah ikinci yazıda anlatmaya çalışalım..

 

haksöz