“Bir başkadır benim memleketim, lay lay lay!” Ayten Alpman’ın ünlü “Memleketim” şarkısının aslı Yidiş dilindedir ve orijinal adı “Rabbi Elimelekh”dir..
İstiklal marşımızın bestesi bile batıdan ithaldir. Yasalarımız da öyle. Yasama aslında bağımsız bir devlet için Milli iradenin tecelli makamı olsa da, bizde temel yasalar, batıdan tercüme edilerek alınmış, tercüme hataları ile birlikte, genellikle gerekçesiz olarak meclise sevk edilmiş ve müzakeresiz olarak oybirliği ile kabul edilmiştir. Zaten uygulamada özellikle siyasi davalarda, kanuna göre değil, TBMM adına kararı kanun kabul edilen, savunması, savcısı, temyizi de olmayan mahkemelerce görülmüştür.
Bugünün tarihimiz açısından önemli bir anlamı var. İsviçre’den alınan ilk kanun, 17 Şubat 1926 tarihinde kabul edilen ve 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe giren 743 sayılı Eugen Huber tarafından hazırlanan ve İsviçre’de 1912’de uygulanmaya başlanan Türk Kanunu Medenisi (Türk Medeni Kanunu)’dur. Yani tam 100 yıl önce bugün batılı anlamda medeni olduk! Huber, aslında Evengelik / Hristiyan Siyonist, Reformist bir Protestan’dır.
Türk hukuk sistemindeki garabeti anlatan Uğur Mumcuya atfedilse de Anonim olarak herkesin dilinde dolaşan ironik bir fıkra var. “Türk vatandaşı; İsviçre medeni kanununa göre evlenen, İtalyan ceza yasasına göre cezalandırılan, Alman ceza muhakemeleri usulü yasasına göre yargılanan, Fransız idare hukukuna göre idare edilen ve İslam hukukuna göre gömülen kişidir. “Bizimkiler İsviçre Medeni yasasını seçmişler, çünkü Kemalistlere göre Osmanlı hukuk sistemi (Mecelle) yeni kurulan laik ve modern cumhuriyetin aile, kadın-erkek eşitliği ve ticaret hayatı ihtiyaçlarını karşılayamıyormuş. İsviçre medeni kanunu bu konuda en radikal ve modern çözümleri sunuyormuş..
Tabi, hukuk reformu konusu Medeni yasa’dan ibaret değil. Borçlar Kanunu da aynı yıl yine İsviçre’den alınmış. “Monarşik Cumhuriyet”te hangi ülkeden hangi yasanın alınacağına tabi ki TEK ADAM karar veriyordu. 1 Kasım 1922 tarihinde, Ankara’da Birinci Meclis binası’nda, “makam-ı hilafet ve Saltanatın kaldırılmasına dair kanun” teklifinin görüşüldüğü Karma Komisyon odasında yaşanan bir olay aslında o günlerde yasaların nasıl hazırlanıp kabul edildiğini göstermesi açısından önemlidir. Bu toplantıda Mustafa Kemal açıkça muhalifleri ölümle tehdit eder.. “Mesele zaten emrivaki olmuş bir hakikati ifadeden ibarettir. Bu behemehal olacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes meseleyi tabii görürse, fikrimce uygun olur. Aksi takdirde, yine hakikat usulü dairesinde ifade olunacaktır. Fakat ihtimal bazı kafalar kesilecektir” der. Ve ondan sonra da kimse Mustafa Kemale karşı itiraz konusunda cesaret edemez. Zaten muhalif milletvekili Ali Şükrü Bey 27 Mart 1923 akşam saatlerinde ortadan kaybolmuş ve aynı gece boğularak öldürülmüştü. Cinayet Ankara’da, Samanpazarı semtinde bulunan Topal Osman’ın evinde vuku bulmuştur. Ali Şükrü Bey‘in cesedi daha sonra Çankaya sırtlarındaki Mühye Köyü yakınlarında gömülü olarak bulunmuştur. Topal Osman ise 1-2 Nisan 1923 gecesi Ali Şükrü Bey‘in cesedinin bulunmasının ardından hakkında yakalama kararı çıkarılmış ve çıkan çatışmada yaralı ele geçirilip ardından ölmüştür. Ankara’da, Çankaya sırtlarında bulunan ve Topal Osman ile adamlarının kuşatıldığı Papazın Bağı mevkisinde vuku bulmuştur. 9 Şubat 1925’de bir cinayet daha işlenir. Halid Paşa (Nam-ı diğer: Deli Halit Paşa), Milletvekili olduktan sonraki adı Halid Karsıalan. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından Ardahan Milletvekili 9 Şubat 1925’de Ankara’da 2. Meclis binasında vurulmuş, aldığı yaralar nedeniyle 14 Şubat 1925’te vefat etmiştir. Cinayet Meclis koridorunda Afyonkarahisar Milletvekili Ali Çetinkaya ile girdiği sert tartışma ve arbede sırasında, Kel Ali lakaplı Ali Çetinkaya‘nın silahından çıkan kurşunla sırtından vurulmuştur. Olay adli makamlarca “meşru müdafaa” olarak değerlendirilmiştir. Bu ahval ve şeraid altında, Mustafa Kemalin sözleri ayrı ve ve özel bir anlam taşımaktadır..
Hukuk reformu konusuna geri dönecek olursak, aynı yıl Ceza Kanunu dönemin en sistemli ceza yasasına sahip olan İtalya’nın Zanardelli Yasası’ndan esinlenerek hazırlandı.765 sayılı bu yeni Türk Ceza Kanunu İtalya’da Benito Mussolini faşist rejimi kurduktan sonra, 1930 yılında bu liberal kanunu iptal ederek kendi otoriter rejimine uygun “Rocco Ceza Kanunu“nu yürürlüğe koydu. Milli Devlet (!?), Milli Hukuk Sistemi(!?)ni İtalya’daki bu köklü değişikliklerden sonra 1936 ve sonraki yıllarda yaptığı büyük yasa değişikliklerinde Mussolini İtalyası’nın yeni ceza kanununu esas aldı. TCK 141 ve 142. maddeler aslında bu şekilde hukuk sistemine dahil edilmişti. O zaman Kemalistlerin bir kısmı, Mussolini’nin terbiye diktatörlüğüne övgü dizerken, birileri de Anadolu yaylalarında, çıplak ayakları ile şaraplık üzüm ezen Normandiya köylülerini arıyordu!? Bu yasa (765 sayılı TCK), 1 Haziran 2005 tarihine kadar yürürlükte kalmış ve bu tarihte tamamen yenilenen 5237 sayılı yeni Türk Ceza Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır.
Laiklik karşıtı ve dini esaslara dayalı faaliyetleri cezalandırmasıyla bilinen ünlü 163. madde, hukuk sistemine ilk kez 1926 yılında girmişti. 10 Haziran 1949 tarihli ve 5435 sayılı kanunla yapılan değişiklikle birlikte devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki düzenini kısmen de olsa dini esaslara uydurmak amacıyla propaganda yapmak kesin olarak suç sayıldı. 12 Nisan 1991’de kaldırıldı.
Yine aynı yıl Ticaret Kanunu Almanya ve İtalya yasalarından tercüme edilerek yasalaştırıldı.
1927’de Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu ve mahkemelerin işleyişini düzenleyen bu yasa, İsviçre’nin Neuchâtel (Nöşatel) kantonu mevzuatından tercüme edilerek yasalaştırıldı.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu ise 1929’da Alman ceza yasasından tercüme edildi. 1932’de İcra ve İflas Kanunu İsviçre’den uyarlandı. Bu inkılaplar sayesinde Türkiye, çok kısa bir sürede dini esaslara dayalı hukuk sisteminden ladini hukuk düzenine geçiş yaptı. Zaten daha sonra yasalara bir yandan uluslararası sözleşmelerle, öte yandan AİHM kararları çerçevesinde bir norm oluşturulmuştur. Zaten her fırsatta uluslararası sistemle birlikte hareket etmekten söz ediyoruz. BOP’ta stratejik ortaklarımız belli değil mi? Mısırdaki Rabia meydanında direnişi unuttuk, artık Mursi’nin katilleri ile iyi ilişkiler peşindeyiz de, “Bizim Rabia” da unutuldu. “Tek dünya, tek aile ve tek gelecek”ten söz etmeye başladı bizimkiler. Bir yandan “İstanbul sözleşmesinden çekildik” derken, sözleşmenin bütün hükümlerini içinde barındıran yasa aynen yürürlükte. Öte yandan UN WOMAN’na yargı ve vergi muafiyeti, diplomatik imtiyaz, poziitif ayırımcılık tanıyoruz.
Türkiye’deki Millilik, Ulusalcılık aslında içi boş kavramlardır. Özellikle de tek parti döneminde. Çok partili dönemde de darbelerin hemen hepsinin arkasındaki gayri milli unsurların kim olduğunu herkes biliyor.
Genel Kurmay Milli istihbarat eski daire başkanı general İsmail Hakkı Pekin MİT’in ne kadar Milli olduğunu anlatıyor. Yine MİT eski müsteşarlarından Fuat Doğu başında olduğu teşkilatı nasıl tanımlıyordu. TSK, özel harp, kontrgerilla, Marshall yardımları filan hep tartışmalı konular. MEB’in ne kadar Milli olduğu da tartışmalıdır. Fullbright hala tartışılan bir konu. Merkez Bankasının kurucu ortaklarını biliyor muyuz?. 1930’da Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kuruluşunu Hollandalı ekonomist ve bankacı Dr. Gerard Vissering gerçekleştirmiştir. Vissering 1928’de Ankara’ya davet edilmiş ““Türkiye’de Nakit İstikrarı ve Bir Merkezi İhraç Bankası Tesisi” başlıklı bir rapor sunmuş, kuruluş için bu rapor esas alınmıştır. Aynı dönemde İtalyan uzman Kont Volpi’nin de önerileri dikkate alınmıştır. TDK’nın başındsa Agop Dilaçar vardır, Türk Ocağının sponsoru Lazaro Franco’dur. Türklük ve Kemalizmi tanımlayan da Moiz Kohen’dir. “Türkün dini Kemalizmdir” diyen de Moiz Kohen’dir.. Türk Tarihi üzerine yine yabancıların çalışmaları esas alınmıştır.
Milli bizim dilimiz ve geleneğimizde Nationalın karşılığı değildir. Mille, Kur’an- kerimde “Milleti İbrahim olarak geçer ve bu kavram İslami olarak Tevhidi anlamda din birliğini ifade eder. Öte yandan bir şans oyunu kumpanyası olan Millî Piyango İdaresi halen bir kamu kurumu olarak mevcuttur ve lisans hakkı kamuya ait olan Türkiye Varlık Fonu’ndadır. Ancak şans oyunlarının lisansı, 2020 yılında 10 yıl süreyle işletilmek üzere Sisal Şans (Demirören Holding ve İtalyan Sisal S.p.A. ortaklığı) adlı özel şirkete devredilmiştir. Yani mülkiyeti ve denetimi devlette kalsa da, işletmesi özel ve yabancı ortaklı ticari bir konsorsiyum tarafından yürütülmektedir. Yerli, Milli, Ulusal ne derseniz deyin, gerçekler ortada..
“Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul – zurna az”. Selam ve dua ile.