Benim ’27 Mayıs’ Hatıralarım.. -1-

Selâhaddin Çakırgil

27 Mayıs 1960 İhtilali / Askerî Darbesi  ve o alışkanlığın hızıyla arkası kesilmeyen daha sonraki ihtilal / darbe teşebbüsleri  ve , başarılı darbelerin herbirisi hakkında, sonraları nice subaylar veya onlar adına müstear isimli nice kişiler, ’İhtilal bizim evde hazırlandı..’ diye hatıralar naklederlerdi.. (Başarısız darbe teşebbüsleri denilince unutuldu gittiler, ama, Harokulu Komutanı Kur. Alb. Tal’at Aydemir’in -ve iki arkadaşının- sonunda kurşuna dizilerek idâm olunmalarıyla noktalanan 22 Şubat 1962 ve hele de kanlı şekilde biten ikinci teşebbüsü olan 21 Mayıs 1963 darbe teşebbüslerini kasdediyorum.)

Şimdi, 55 yıl önce meydana gelen o zorbalık ve gece baskını harekâtıyla, ihtilal ile ilgili olarak ben de hâtıralarımı yazacak bir yaşa geldim.. Ama, ’İhtilal bizim evde hazırlandı..’ diyecek değilim, elbette.. Yine de kendi çapımda, o darbenin taa içindeydim..

Evet, içindeydim, ihtilal hadisesinin gerçekleşmesi sürecinin taa içindeydim.

Nasıl mı?

Ankara’nın göbeğinde, yatılı bir meslek okulunda okuyordum. Okulumuz, Kızılay- Sıhhiye Meydanı’ndan Kurtuluş Meydanı’na doğru giderken, yolun sağında kalanHıfzıssıhha Enstitüsü’nün arkasında, Tuna Caddesi üzerinde, Sağlık Bakanlığı’na bağlı Sağlık Okulu idi.

Karşımızda ise, şimdi Kurtuluş Parkı adıyla güzel bir yeşil alan haline getirilmiş olan, çöp ve molozların döküldüğü yumurlu-çukurlu kocaman bir boş arazi vardı.

Meclis’te İsmet Paşa’nın sert muhalefeti giderek şiddetleniyordu. ’Böyle giderseniz, ihtilal meşru olur, o zaman sizi ben de kurtaramam..’ gibi ucu açık tehdidler dolu laflar ediyordu. Onun bu tehdidlerine karşı DP iktidarı da, gerilimi daha da yükseltecek bir yanlış tepki vererek, CHP’nin faaliyetlerini araştırmak için Meclis’de bir Tahkikat Komisyonu kuruyor ve o Komisyon da bir Anayasa Mahkemesi gibi kesin kararlar veriyor ve bazı haberlere yayın yasağı koyuyordu. (Şimdiki nesiller nereden bilsinler, cep telefonlarının, internet, facebook, twetter, SMS, Whats’App vs. gibi iletişim imkanlarının ve hattâ özel radyoların bile olmadığını.. -televizyon zaten yoktu.. Elde taşınan transistörlü küçük radyoların bile henüz lafı ediliyordu.. Bütün Ankara’daki telefon rehberi bile 300 sahifelik ve içinde herhalde 100 binden fazla  tlf. numarasını barındırmayan bir hacimde idi..)

28 Nisan 1960 günü öğle vakti, okulumuzda öğle yemeğindeydik ki,  dakikalarca süren bir silahlı tarama sesleriyle ürperdik..

Ne olduğunu anlamaya çalışırken, bazı hocalarımız, ağlıyarak, ’Üniversite öğrencilerini taradılar, kaatiller!.’ diye orduya tepki gösteriyorlardı..  Arkasından’fısıltı gazetesi’ yayına giriyor ve onlarca ölü ve yaralı olduğunu yayıyordu.

Akşam saat 17’den sonra, okuldan kaçamak yapıp Cebeci’ye kadar gittiğimizde, Hukuk ve Siyasal Bilgiler Fakülteleri’nin duvarlarında mermilerin açtığı çukurları görüyorduk, ama, ölü veya yaralı haberlerine dair rakamları ertesi günü duyacaktık..

Sağlık Okulu’ndan staj için bazı hastahanelere ve dispanserlere gönderiliyorduk.. Ben de 29 Nisan sabahı, Yeni Mahalle’deki bir sağlık kurumuna gitmiştim. Oraya gidinceye kadar otobüsde fısıltı halinde neler söylenmiyordu ki.. ’Bibisi, 60 ölü, yüzlerce yaralı olduğunu söyledi’ deniliyordu. Ama, bu ’bibisi’nin kim veya kimin bibisi ya da ne olduğunu bilmeden, dehşetle dinliyorduk o sözleri.. (Bu ’bibisi’nin, İngilizlerin yayın kuruluşu olan BBC  (British Broadcasting Corporation / İngiliz Yayın Birliği) olduğunu sonra öğrenecektim.)

İstanbul ve Ankara’da Örfî İdare / Sıkıyönetim ilan edilmişti. Meydanlarda, ana caddelerin her köşe başında tanklar yerlerini almıştı.. Gazetelere sansür uygulanıyor, komutanlar yayından önce gazetelere gidiyorlar, haber ve makalelerin beğenmedikleri kısımlarını çıkarttırıyorlar ve o bölümler gazetelerde boş beyaz veya siyah olarak yayınlanıyordu.

Bu da faydadan çok, zarar veriyordu Hükûmet’e ve fısıltı gazetesini daha bir güçlendiriyordu. Muhalefet ve üniversitedeki bir CHP’li gençlik odakları hiç bir fırsatı kaçırmıyorlardı. 2 Mayıs 1960 günü, İstanbul’da NATO Dışbakanları Toplantısı yapılıyordu, Saraçhane başında yapımı yeni tamamlanan İstanbul Belediye Sarayı’nda.. O binanın önünde de gösteriler yapılmış ve askerler müdahale etmişler ve o haberler sansürlenmişti.. Biz ise, ’bibisi’nin abartılı-yaldızlı haber-yorumlarınınfısıltılı eklerini ertesi gün aktaranlardan dinliyorduk.

Geceleri devriye gezen sıkıyönetim askerî güvenlik birimlerinin subayları ise, okulumuzun bahçe duvarlarından içeriye isimsiz bildiriler dağıtıyorlar, yüzlerce ölümden söz ediyorlardı.

5 Mayıs günü özel bir şifre kullanılmıştı, ’555 K’  diye.. Yani, beşinci ayın beşinci günü, saat 5’de Kızılay demekmiş bu.. Biz de bir arkadaş grubu olarak uzaktan seyretmek için merakla gitmiştik..

Ama, kalabalık dağılmayınca, gözyaşartıcı gaz  kullanılmış, biz hemen sokak içlerine kaçmıştık. Meğer, o gün, Menderes oradan geçerken, arabadan inmiş, göstericilerin arasına dalıp, ’Ne istiyorsunuz evladım.’ diye sormuş, ’Hürriyet.’ cebavını alınca,’Başvekil’e ’istifa!’  diyorsunuz, bu hürriyet değil mi?’ deyince, birisi yakasından tutup Menderes’e bir sille vurmuş.. Bunun rivayeti yayılmıştı, etrafa ve 70’lerde de, o gencin Deniz Baykal olduğu söylenmiş, ama o yıllarca susmuş ve ancak, 90’lı yıllarda ’O ben değildim..’ diye bir açıklama yapmıştı. Ama, o tokatlama rivayet kalmıştı. 

15 Mayıs 1960’de Hindistan’ın meşhur başbakanı Jawahar Lal Pandit Nehru (daha sonraları  başbakan olan ve bir suikasdde öldürülen İndira Gandhi’nin babası)Ankara’ya gelmişti. Biz de Kızılay’a gitmiştik. Nehru, üstü açık bir arabayla Menderes’le birlikte caddenin iki yanındaki halkı selamlıyarak geçmişti. Ama, o kalabalıklar daha sonra dağılmayınca, askerler bir ’Dağılın!’  ihtarı çektikten hemen sonra gözyaşartıcı bombalar kullanmışlar ve biz, yine genizlerimiz ve gözlerimiz yana yana, sokak içlerine kaçmıştık..

Daha sonra İstanbul Üniversitesi’nde de karışıklıklar olmuş, Rektör Sıddık Sami Onar da tartaklanmış veya yere düşmüştü. O görüntüler gizlice, el ilanı şeklinde dağıtılıyordu..

Başvekil Adnan Menderes ise, İzmir’e gidiyor, muazzam kalabalıklar onu karşılıyor, oradan Eskişehir’e geçiyordu; heryerde  yine aynı manzara, büyük kalabalıklar..  

Ve nihayet, 27 Mayıs Cuma sabahı, saat dört civarında, sabah namazı kılan birkaç arkadaşımızla birlikte uyandığımızda, radyoyu açınca, boğuk bir sesle irkilmiştik..’Sevgili vatandaşlarımız, memleketin kardeş kavgasına sürüklenmesine seyirci kalmamak ve millî birliği yeniden tesis etmek için güvendiğiniz Türk Silahlı Kuvvetleri, memleket idaresine bütün yurtta elkoymuştur.

NATO’ya , CENTO’ya ve bütün beynelmilel anlaşma ve taahhüdlerimize bağlıyız..’ diye bir metin okunuyordu. ’Sabık ve sakıt iktidarın bütün sorumluları yakalanmıştır.. İkinci bir emre kadar sokağa çıkma yasağı konulmuştur..)   vs.. cümleler de devamında.. Bu boğuk sesin sahibinin sonraları Kur. Alb. Alpaslan Türkeş olduğunu öğrenecektik.

O, ihtilalin kudretli albayı olarak, dünyanın dikkatini çekmişti..

Menderes o gece Eskişehir’den Kütahya’ya geçerken, ihtilalcilerden emir alan hava albayı Muhsin Batur tarafından tutuklanıyordu. (Bu kişi daha sonra Hava Kuv. Kom.lığına yükselecek; daha sonraları, CHP senatörü olacak ve hattâ 1980’de Cumhurbaşkanlığına CHP tarafından aday gösterilecek; Erbakan’ın MSP’sinin oyunu almak için, Kayseri’de Cuma Namazı bile kılacak, ama, seçilemiyecekti. Çevresi, onun kıldığı 1960’lardan sonra tek namazın o olduğunu söylemişlerdi..)

*

Çankaya Köşkü’nde ise.. Gençlik yıllarından itibaren, İttihad-Terakki’nin İzmir Şubesi başkanlığından komitacılık faaliyetlerine ve sonra  M. Kemal’in son başvekilliğine kadar hep önemli noktalarda bulunmuş olan 3. CumhurbaşkanıMahmûd Celâl Bayar, ihtilalciler tarafından tutuklanmak istendiğinde tabaancasına sarılır, ama, bir general üzerine atılır, onu etkisiz hale getirir. O ise, çok güvendiğiRiyaset-i Cumhûr Muhafız Alayı Komutanı Kur. Alb. Osman Köksal ve güçlerinin kendisini gelip kurtaracaklarını bekler.. Ancak, onlar bir türlü gelemezler. Çünkü,Kur. Alb. Osman Köksal da, bizzat ihtilalcilerin, darbeci subayların içindedir ve o da diğer komiteciler gibi, Millî Birlik Komitesi üyesi olacak ve sonra da tabiî senatörünvanıyla, milletin yakasından yıllarca düşmeyecektir. İstanbul Radyosu’nu korumakla vazifeli askerî birliğin başındaki Yüzbaşı Ahmet Er de yine darbecilerin içindedir ve MBK üyesi olmuştur. (Ki, bu zat, sanırım, halen de hayatta ve 90 yaşı civarında olup, Balıkesir’de yaşadığını ve pişmanlık ifadelerini okumuşumdur.) 

*

İhtilalci subaylar, ordunun en yüksek komutanlarını ve en başta da ’Erkan-ı Harbiye-i Umûmîye Reisi’ (Genelkurmay Başkanı) Org. Rüşdî Erdelhun’u tutuklamışlardı, o ilk anda..

İstanbul Örfî İdare Kumandanı olan ve ’üç kişiden fazla topluluklara ihtar olmaksızın ateş açılacaktır..’  gibi dehşetli Örfî İdare beyannameleri yayınlayan ve havayı daha bir zehirleyen Org. Fahri Özdilek ise.. İhtilalci subayları karşısında görür görmez, onlara katılmış ve o da MBK komitesi üyesi oluvermiş ve ölünceye kadar, tabiî senatör olarak ihanet sembollerinin en irilerinden birisi olarak utanç içinde yaşamıştı.

İhtilalin liderinin kim olduğu, ancak, 27 Mayıs günü öğleden sonra Org. Cemal Gürsel olarak açıklanıyor ve İzmir’deki evinden alınıp Ankara’ya getiriliyordu. Hemen arkasından da onun ordu içinde ’Cemal Ağa’ diye anıldığı halk içinde yayılmıştı, babacan birisi olduğu izlenimi verilmek için..

Teşkilat-ı Esasiye Kanunu’nun (Anayasa’nın) ilga edildiği de ilan ediliyor ve hemen arkasından, İstanbul Üni. Rektörü Sıddık Sâmi Onar başta olmak üzere, İstanbul hukukçuları olan prof.’lar yeni bir anayasa hazırlamaları için Ankara’ya çağrılıyorlar ve onlar da darbecilerin emrine koşa-koşa geliyorlar ve hem 1924 Anayasası’nın darbecilerce kaldırılmasının hukukî olduğunu ilan ediyorlar; hem de iktidardan uzaklaştırılanların, anayasayı ihlal ettikleri gerekçesiyle yargılanmalarının meşru olduğunu.. Yaman bir çelişkiyle..

Ve ülke çapında yoğun bir tutuklama kampanyası başlatılıyordu, daha ilk günden..

CHP’liler ve darbeciler, ’Eğer ordu gelip kurtarmasaydı, 27 Mayıs Cuma günü o askerî darbe yapılmasaydı, bütün CHP’liler tutuklayacaklar ve büyük bir katliâm yapacaklardı.’ Iddiası yayılıyordu, ülke çapında ve açık açık.. 

Ve yüzlerce insanın öldürüldüğünü iddia ediyorlardı.. Kimsede, bu iddialara karşı bir soru sorma gücü bile kalmamıştı.. Alıp götürürlerdi, ’kurtarıcılarımız..’ 

Ve Samsun’a gitmiştim artık.. Haziran’ın ilk günleri idi.. Kurban Bayramı idi galiba, bayram namazına gitmiştim, Ulu Camie.. Bir hoca, laz lehçesiyle, ’Ha pu Çemal Aga var ya, bir Mehdi-y’i Resul’dür.. Hırsızlari, yolsuzluk yapanlari, kaatilleri koymuştur, kotese.. Memleketi barlak yarunlar bekleyur.. vs.’  diyordu..

*

Bu trajik hatıralara, -ders alınacak bir tarafları varsa-, inşaallah yarın da devam edelim..

*

dirilişpostası