Baskı altında olan toplumda başgösteren hastalıklar

Abdullah Büyük

İbn Haldun sosyal hayata dair çok önemli tahliller yapmış, Mukaddime adlı eseri batıda da okutulmaya devam eden bir sosyologdur. Kur’an’da İsrailoğulları’nın Hz. Musa ile olan kıssasını inceledikten sonra yine sosyal hayata dair yaptığı bir tahlili, bir durum tespitini sizlerle paylaşmak istiyorum. “Eğer melik kahhar olur, ağır cezalar ile milleti ezer, gizli teşkilat gibi yollarla halkın ayıplarını araştırır, hatalarını tespit etmeye çalışırsa herkesi korku ve zillet sarar. İnsanlar kendini kurtarabilmek için yalan ve hilelere başvururlar. Artık bu kınanmış haller onlar için sabit bir huy haline gelir. Basiretleri körleşir ve karakterleri bozulur.”

1924 yılından itibaren halkının sürekli baskı halinde olduğu bir ülkede yaşamaktayız. Bir zamanlar anneler, beşikteki bebeklerini dahi uyuturken jandarmalarla korkuttular. Bu problemler, tarihi analiz ederek çıkardığım değil, bizzat yaşayarak müşahede ettiğim problemlerdir. Bir insan yaşadığı ülkenin sıkıntılarını bilmezse, o ülkede baş gösteren sorunlara çözüm üretmesi imkânsızdır. Bu nedenle önce ülkemizin şartlarını bilmek durumundayız. Bu gün % 99’unun Müslüman olduğuna inandığımız bu ülke halkı geçmişte baskı altında yaşamış, kanun adı altında muhtelif dayatma ve baskılar bu halka uygulanmıştır. Bu baskı ve dayatmalar sonucunda da ülke insanlarında 5 adet ruhi hastalık baş göstermiştir. 

Bunlardan birincisi; korku üzere yaşamaktır. Yüce Allah yarattığı her insanın fıtratına, Allah’a karşı duyması için belirli bir ölçüde korku yerleştirmiştir.  Fakat bizler bunu, beşikteki çocuklarda dahi yanlış yerlere yönlendirdiğimiz için, fıtratta var olan korku potansiyelini tüketmiş oluyoruz. Dolayısıyla insanlar asıl korkulması gereken merci olan Allah dışında her şeyden korkar halde yaşamlarını idame ettiriyorlar. Bunun tam zıddını düşünürsek sevmek ve muhabbet beslemekle mükellef olduğumuz adres yüce Allah olmasına rağmen, bu muhabbet nimetini yasak ve yanlış adreslerde harcayarak tüketiyoruz. Bunun sonucu olarak da Allah sevgisi yalnızca dillerde söylenen bir sevgi haline geliyor. 

Netice olarak insanların hayat şartlarını dikkate almadan, sadece cilt cilt fıkıh kitaplarını inceleyerek fetvalar çıkarırsanız başarılı bir sonuç elde edemezsiniz. Başta da belirttiğimiz gibi biz bir doktorun hastasını en ince detayına kadar muayene ettiği, teşhisini koyduğu, reçetesini yazdığı ve bu ilaçların kullanımını anlattığı gibi, böylesine ayrıntılı bir tedavi yöntemini devreye koyma niyetindeyiz. 

İbn Haldun’un tespiti üzere baskı altında yaşayan toplumlarda var olan ikincihastalık ise münafıklık alameti kabul edilebilecek olan ikiyüzlülüktür. 

Bunun gibi bir Müslümana asla yakışmayacak olan fakat yaşadığı toplum şartları dolayısıyla yakalandığı üçüncü hastalık ise yalan konuşmaktır. Bu örnekleri mikro plana indirirsek, toplumun en küçük birimi olan ailede dahi bir baba çocuğunu ikna yoluyla değil de tehdit yoluyla terbiye vermeye çalışırsa, aynı hastalığın o çocukta, işverenin baskı uyguladığı işçilerde de baş göstermesi kaçınılmaz bir neticedir. İşte bu nedenle Allah Rasulü’nün (s.a.v) terbiye metodunda baskı değil ikna vardır.

Dördüncü hastalık ise mesuliyet kabul etmemek, sorumsuzca yaşamayı istemektir. 

Baskı atmosferinde yaşayan toplumun yakalanacağı hastalıkların beşincisi ise yaptığı her şeyde menfaat gözetmektir. Unutmayalım ki menfaatçiliğin olduğu yerde Allah’ın rızası yoktur.

Bu konuları zikretmemiz ümitsizlik telkin etmek gibi algılanmasın. Unutulmamalıdır ki kelime-i tevhitte önce olumsuzluk edatı olan “la” bulunmaktadır. Burada niyetimiz kimseyi suçlamak değil, aksine yalan konuşmayı ve diğer manevi hastalıkları alışkanlık haline getirmiş bir insanın hayatında bunun sebebini tespit yoluna gitmektir. 

Şimdi soruyorum, bu ülkenin tarihinde, çobanından, beşiğindeki bebeğe kadar baskı ve dayatma atmosferini solumamış bir insan kaldı mı? 

Cumanızı tebrik ediyorum, selam ve dua ile...

yeniakit