Başbakan Tayyip Erdoğan'la, 5 günde 5 şehir

Hasan Karakaya

28 Ağustos'tan beri "bazılarınızla" birlikte ama "bir çoğunuzla" ayrıydım...
 

Aradan geçen "20 gün"ün 10 gününü, bazı sağlık sorunlarım dolayısıyla gittiğim Mudurnu'daki Sarot Termal Tesisleri'nde geçirdim. Sarot'ta geçirdiğim 10 gün içinde gördüm ki, bir çok Akit okuru da orada... Onlarla bol bol sohbet ettik, birlikte çay-kahve içtik, birlikte namaz kıldık ve birlikte gezintiler yaptık.
 
Sonrasını biliyorsunuz...
 
Başbakan Tayyip Erdoğan'la birlikte Azerbaycan, Ukrayna ve Bosna Hersek'i içine alan "5 günlük gezi"ye çıktık... 5 günlük gezide; Gebele, Şeki, Kiev, Yalta ve Saraybosna gibi 5 ayrı şehir gördük ki; gerçekten görmeye değer şehirlerdi.
 
Zaman'dan Mustafa Ünal, Hürriyet'ten Metehan Demir, Türkiye'den Nuri Elibol, Star'dan Fadime Özkan, Yeni Şafak'tan Abdülkadir Selvi, Akşam'dan Deniz Ülke Arıboğan, Habertürk'ten Nihal Bengisu Karaca, Sabah'tan Okan Müderrisoğlu ve Milliyet'ten Fikret Bila ile çıktığımız yolculukta çok güzel sohbetler ettik, çok güzel yerler gördük.
 
YEŞİLLİKLER ARASINDA

 Mesela Azerbaycan... Başkent Bakü'yü bilmiyorum ama konakladığımız Gebele şehri ile gezdiğimiz Şeki şehri, bir Rize'den, bir Artvin'den farksızdı... Trabzon, Rize ve Artvin'i sanki kopyalamışlar da Gebele ve Şeki'ye götürmüşler... "Yeşil"iyle, "yağmur"uyla, "dağlardaki sisi" ile aynen Rize, aynen Artvin!..
 
"Fındığı" ile de, aynen Trabzon!..
 
Şeki, tarihi bir şehir...
 
"Kervansaray"ları ve "cami"leri, gerçekten görmeye değer... Buralarda "ezan" sesi duymak ise, ayrı bir mutluluk. "Cemaat" ve "vakıf"ların, buralarda güzel çalışmaları var...
 
Milliyet'ten Fikret Bila anlatmıştı.
 
1993'te bu ülkeye geldiklerinde, kaldıkları otelde "yatacak bir yatak, gidilecek bir tuvalet" bile yokmuş...
 
Ama, şimdi...
 
Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev, petrol ve doğalgazdan gelen paraları, "yatırım"a aktarmış... Dolayısıyla, oteller, Batı ülkelerini aratmayacak derecede konforlu ve temiz... Azerbaycan, "kalkınmaya çalışan" bir ülke... Türkiye'de pek tanınmayan Gebele ve Şeki şehirlerini de, "özellikle Arap turistleri çekmek" için, adeta yeniden inşa ediyorlar.
 
İKİ DEVLET, TEK MİLLET
 
Şeki'ye gidebilmek için, 1.5-2 saatlik bir yolculuk yaptık.. Yorucu oldu ama gitmeye değdi... Mesela o yeşillik, mesela 250 yıllık Han Sarayı ve onun bahçesindeki 500 yıllık çınar ağacı görmeye değerdi.
 
Gerek Gebele'de, gerek Şeki'de, kendimizi "Türkiye'de gibi" hissettik... "İnmek" yerine "Düşmek" veya "Hepiniz" yerine "Hamınız" gibi ifadeler kullanılsa da, kendimizi hiç "yabancı" hissetmedik... Zaten, "iki devlet, tek millet" değil miyiz...
 
"Anlaşmak" son derece kolay olduğu içindir ki, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım da, yanlarında "tercüman" bulundurmadılar... İlham Aliyev ve eşi Mihriban Aliyeva ile aracısız konuştular.
 
Onlara rehberlik eden bayan; Han Sarayı'nın duvarlarındaki "nar" figürünü gösterdikten sonra, "Nar, meyvelerin şahıdır" dedi...
 
İlham Aliyev'in eşi Mihriban Aliyeva, biraz sonra, Başbakan Tayyip Erdoğan ve Emine Hanım'a dönerek;
 
"Nar bizim milli sembolümüzdür" dedi...
 
Başbakan ve Emine Hanım, "Öyle mi" diye sorunca, mihmandar devam etti;
 
"Meyvelerin şahı nardır. Çünkü nar şekline yakından bakılınca üstünde taç vardır. O taç devlettir. İçine bakıldığında taneler vardır ve onlar bireylerdir ama hepsi bir aradadır, birlik ve bütünlük içindedir... Narın içinde perdeler vardır, orada da nar taneleri bir aile demektir. Eğer nar taneleri dağılırsa birlik, beraberlik bozulur. Bu sebepledir ki nar meyvelerin şahıdır. Hem devleti, hem aileyi, hem birlik ve bütünlüğü gösterir."
 
Mihmandarın "nar"la ilgili bu yorumu, Başbakan Tayyip Erdoğan'ın da ilgisini çekmiş olmalı ki; "Biz de nar kullanabiliriz, konuşma yapacağımız kürsüyü narlarla süsleyebiliriz. Bu figürlerde gerçekten bir hayat felsefesi var" dedi...
 
Başbakan Tayyip Erdoğan'ın, gezinin ilk gününde sarfettiği; "Ermeniler, işgal ettikleri Dağlık Karabağ'dan çekilmedikçe, Türkiye, sınır kapısını açmayacaktır" sözü, başta İlham Aliyev olmak üzere, tüm Azeri yetkilileri çok mutlu etmiş ve Türkiye'yi, sırtlarını dayayacakları "sağlam bir duvar" olarak görmüş olmalılar ki, gezi boyunca Erdoğan'ı hiç yalnız bırakmadılar.
 
Kervansaray'da öğle yemeğini hep birlikte yedik... 500 yıllık çınar ağacının altında birlikte fotoğraf çektirdik ve liderler Türk Şehitliği'ni birlikte ziyaret ettiler.
 
Uzun lafın kısası;
 
Aliyev, "İki devlet, tek millet" sözünü bir defa daha hayata geçirdi.
 
Dilerim, böyle devam eder.
 
KİEV'DE BİR AKİT OKURU
 
Gebele ve Şeki'den sonra, Ukrayna'ya geçtik... Erdoğan ve beraberindeki bakanlar "resmi temas"larını sürdürürken, biz gazeteciler de, "halı ticareti" yapan, aynı zamanda "iyi bir Akit okuru" olan İbrahim Halil Kirazoğlu rehberliğinde Kiev'in tarihi ve turistik yerlerini gezdik.
 
Gezi esnasında öğrendik ki;
 
"Cinsellik" konusunda "son derece özgür" olan Ukraynalılar, "Hıristiyan-Müslüman" ilişkisinde son derece "tutucu" olabiliyorlarmış... Bu "tutuculuk"tan olsa gerek, "kızlarının Müslüman erkekle evlenmesi"ne pek rıza göstermiyorlarmış...
 
Ama "Müslüman" değilsen;
 
"Seç, beğen, al,
 
Kullan, at!"
 
Anlayacağınız;
 
"Kadın"ın bir değeri yok!..
 
"Müslümanla evlilik" konusunda çıkarılan zorluk, "ticaret"te de kendini gösteriyormuş... Rehberimiz İbrahim Halil Kirazoğlu, öyle dedi;
 
"Gaziantep'te ürettirdiğim halıları Ukrayna'ya getirip satmakta hayli zorluk yaşıyorum... Önüme, bir sürü bürokratik engel çıkarılıyor... Ama, Allah'a şükür, işlerimiz iyi..."
 
Kiev'i gezdikten sonra, bir lokantada yemek yedik... Yemeğin parasını, İbrahim Halil Kirazoğlu ödedi ki, arkadaşlarım adına, bir defa daha kendisine teşekkür ediyorum.
 
Eee, "Akit okuru" olmak kolay değil... Orada, "Hasan Abi"sini ve arkadaşlarını aç bırakacak değil ya!..
 
İbrahim Halil'e tekrar teşekkürler...
 
DÜNYANIN PAYLAŞILDIĞI SARAY
 
Kiev'den sonra, Yalta'ya uçuyoruz.
 
İkinci Dünya Savaşı sonunda ABD Başkanı Roosevelt, Sovyet lideri Stalin ve İngiltere Başbakanı Churchill'in, "yeni dünya düzeni" adına Avrupa'yı paylaştıkları ve dünyayı "nüfuz bölgeleri"ne ayırdıkları Yalta'dayız.
 
Roosevelt, Stalin ve Churchill'in tarihi Yalta Konferansı'nı yaptıkları, "Livadia Sarayı"nda yine Avrupa stratejisi konuşuluyor. Ama bu defa, kürsüde "onur konuğu" olan Başbakan Tayyip Erdoğan var.
 
Bu defa; "Yalta'da kurulan düzenin yıkılmasından sonraki düzen" konuşuluyor... Eski düzene evsahipliği yapan Yalta'da, şimdi de yeni düzen için gözler Avrupa'dan çok Ortadoğu'ya; sosyalizm ve kapitalizm çatışmasından çok dinlerarası çatışmaya çevrilmiş durumda.
 
Başbakan Erdoğan, medeniyetler çatışması yerine medeniyetler buluşması tezini tekrarlayarak konuyu İslam ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed aleyhine vizyona sokulan film ve bu filmin gerekçe yapılarak ABD'nin Libya Büyükelçisi Christoper Stevens'in öldürülmesine getiriyor.
 
Erdoğan, İslami değerlere ve Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed'e hakaretler içerdiğini vurguladığı film için, "düşmanca" nitelemesi yapıyor ve bu saldırının fikir özgürlüğü olarak kabul edilemeyeceğini söylüyor.
 
Başbakan, Livadia Sarayı'ndan dünyaya şöyle sesleniyor:
 
"İslamın yüce değerlerine ve Hz. Peygamber'e hakaret, fikir ve inanç hürriyeti içinde değerlendirilemez. Dinlere, peygamberlere, insanların kutsal değerlerine yönelik hakaretler, fikir ya da eleştiri hürriyeti olarak görülemez. Hakaret içiren yaklaşımlar tam tersine düşünce, inanç ve eleştiri hürriyeti zeminini tahrip etmektir. Bu aynı zamanda bir sebep netice ilişkisidir. Bu bakımdan tahrik oluşturan akımlara karşı biz yöneticilerin gerekli tedbirleri de alması gerekir."
 
AİLE FOTOĞRAFI
 
Erdoğan ve diğer liderler konuştuktan ve sarayın avlusunda "aile fotoğrafı" çektirdikten sonra, sıra biz "gazeteci milleti"ne geliyor... Livadia Sarayı'nın merdivenlerinde, biz de bir "aile fotoğrafı" çektiriyoruz.
 
Sonra, Kırım Özerk Cumhuriyeti'nin minik şehri Yalta'yı gezip, çay ve kahvelerimizi içiyoruz...
 
Ondan sonra, ver elini Saraybosna...
 
Onu da, yarın yazarız inşaallah...
 
5 Manat için!
 
Körolası "rüşvet" çarkı, Azerbaycan'da da dönüyor olmalı ki, şöyle bir "fıkra" dilden dile dolaşıyor:
 
Adamın biri, Azerbaycan'daki oğlunu ziyarete gitmiş...

Oğlu, almış babasını otomobiline, etrafı gezdiriyor.
 
Olacak ya, baba; "emniyet kemeri"ni takmamış... Polise yakalanmışlar... Ceza, "20 Manat" kadar.. Delikanlı, "Babam yeni geldi, kuralları bilmiyor" dese de polis dinlememiş... En sonunda, "Tamam" demiş; "5 Manat verin de görmezden geleyim!"
 
Vermişler 5 Manat'ı, devam etmişler yollarına... Ertesi gün, baba; "emniyet kemeri"ni yine takmamış... Aynı noktada, aynı polis yine durdurmuş... Yine "5 Manat"la kurtulmuşlar...
 
Üçüncü gün... Delikanlı; "Baba" demiş;

"Gördün, her seferinde ceza ödüyoruz... Biliyorum, sıkılıyorsun ama, şu emniyet kemerini tak da, ceza ödemeyelim."
 
Uzatmayalım...

Bu defa "emniyet kemeri"ni takmış olarak çıkmışlar yola...
 
Ama, o da ne?.. Aynı noktada, aynı polis, yine durdurmuş onları... Bakmış, baba, emniyet kemerini bağlamış...
 
Bu defa, delikanlıya çıkışmış;
 
"Utanmıyor musun" demiş, "5 Manat için babana zulmetmeye utanmıyor musun?!?"
 

yeniakit