Baba bir hırsız tuttum...

Ahmet Taşgetiren

-Bir kere 6-7 Eylül olaylarını, Maraş, Çorum, Başbağlar, Madımak olaylarını yaşamış, halen “siyasi kamplaşma”nın herkesi rahatsız eder hale geldiği, ülkenin Doğu – Güneydoğusunda onlarca belediyenin kayyımla yönetildiği, toplumdan yüzde 10 civarında oy alan ve Meclis’te üçüncü grup olarak temsil edilen bir siyasi partinin terör iltisakı gerekçesiyle kapatma davasına maruz kaldığı, dini zeminde oluşmuş bir yapının darbe yapmaya kalkıştığı ve ülkeyi olağanüstü yönetimlere sürüklediği bir ülkeyiz. Yani içerde ahenk, insicam, barış problemleri yaşayan bir ülkeyiz.

-Göçmen, sığınmacı her neyse, sayıları milyonlara baliğ olan ve başta iç savaş yaşayan komşu Suriye olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden ve hemen aynı zaman diliminde akan kitleler… Türkiye’de sorun üretmeseydi şaşırtıcı olurdu. Zaten kırılgan olan ekonomiyi, sosyal hayatı derinden etkileyen ve gelecekte daha büyük sancılara yol açma potansiyeli taşıyan bu sorun yığınağı, Ensar kültürü ile bu kadar tolere edilebilirdi. Bugün en sıcak tartışmaların konusu olması gelecekteki sorunları görme – çözüm arama imkanı açısından yine de sağlıklıdır.

-Niye bugün, ya da iktidar cenahı bile “Gönderebiliriz” noktasına neden geldi, diye sorulursa, muhtemel ki, seçim hesabı ile ilgilidir. Başından beri ortada Türkiye’nin ilgilenme boyutunu “Suriye vebali” olarak gören geniş bir toplumsal zemin var. Suriye konusu ile böyle mi ilgilenmeliydik, üzerimize mi kaldı, gelişmeleri sağlıklı okuyamadık mı, mülteci akını böyle mi yönetilmeliydi gibi sorular sonuçta “Suriye vebali”ne dönüşüyor. İçerde ekonomi, ev kiraları gibi, işsizlik gibi, sığınmacıların kayıt dışı ve ucuz işçi olarak çalıştırılması gibi, dev boyutlara uzanan enflasyon gibi görüntülerle toplumun boğazını sıkarken, yer yer gettolaşma oluşumları, yer yer mülteci – yerli ilişkisinde ortaya çıkan sosyal gerilimler siyasi eğilimleri etkileyen boyutlara ulaşıyor, muhalefet bunu iktidar aleyhine değerlendiriyor, iktidar da “Hayat pahalılığını görüyoruz” söyleminde olduğu gibi, “mülteci sancısını da görüyoruz, göndereceğiz” noktasına gelmiş bulunuyor.

-Ancak herkes “Nasıl gönderilecek?” sorusunun kolay cevaplanamayacağını biliyor. Onun için “Gönüllü, onurlu biçimde” gibi şerhler düşülüyor. Suriye’de en azından hayat garantisi veren güvenli bir zemin oluşturulmadan, yıkılmış şehirler ayağa kaldırılmadan, parçalanmışlığı iç savaşla daha da derinleşmiş olan ülkede, mevcut rejimin intikamcı yaklaşımı kontrol altına alınmadan ve uluslararası hukukun sınırlamaları içinde milyonlarca insan nasıl geri gönderilecek?

-İş belli ki öncelikle Suriye’nin geri dönülebilir bir ülke haline gelmesi ile ilgili. Esad devrilmedi, arkasında Rusya var, devrilecek gibi de gözükmüyor, o zaman Esad’la (Rusya ile) birlikte bir geri dönüş projesi, Esad’a rağmen olacaksa onu gerçekleştirecek uluslararası mekanizmayı oluşturmak gerekiyor. Bütün bunlara bakıldığında ortada zorun zoru bir mesele olduğu görülecektir.

-Bu arada Türkiye’nin imajı problemini dikkate almak lazım. Evet, milyonlarca mülteciye ev sahipliği yapmanın, bunun zorluğunu göğüslemenin erdemini kuşandı Türkiye, şimdi çoluk – çocuk toplu göndermelerin dramatik görüntüleri ile, Türkiye görüntüsünü bozan gelişmelerin yaşanması kaçınılmaz.

-Belli ki epey bir kısmı “İçerde” kalacak. Türkiyeli olacak. “İçeri”sinin sağlıklı koordinesi hayati önem taşıyor. Bazı tedbirler alınıyor belli ki. “Gettolaşma” bir ölçüde insanların yeni bir dünyada daha güvenli ortam oluşturma eğiliminin sonucu. Bu bizim iç göçlerde, diyelim Sivaslıların, Reşadiyelilerin, Almanya’da, Belçika’da…. Türkler’in ya da daha küçük yakınlıkların kimi merkezler oluşturmalarına benziyor. Zamanla, güvenli zemin oluştukça, bu toplaşmalar dışa açılacaktır. Yeter ki şu anda gettolaşmanın boyutu tolere edilebilecek çerçeveyi aşmış olmasın.

-Hani bizde “Baba bir hırsız tuttum” meseli vardır. Çözüm tıkanmasını anlatır. “Getir oğlum, gelmiyor, bırak oğlum bırakmıyor.” Tamam hırsız bir sorundur ama, çocuğun gücü o sorunu çözmeye yetmemektedir. Merkezinde yoğun olarak Suriyelilerin bulunduğu bir göçmen – mülteci sorunumuz var. Bu yığılmayı önleyemedik, problem tahammülü zorlayan boyutlara ulaştı ve belli ki tek başımıza altından kalkmakta zorlanıyoruz.

-Uluslararası toplumun, bu BM midir, Türkiye ile birlikte Amerika mıdır, Rusya mıdır, AB midir, Suriye’yi yaşanabilir bir ülke haline getirme noktasında ağırlığını koyması, göçmen konusunun Türkiye’yi boğan bir olguya dönüşmesinin önlenmesi gerekiyor. Belli ki 10 yıl içerisinde yoğunlaşan bu mülteci akışı, toplumsal barajın kapasitesini zorluyor. Çare bulunması kaçınılmaz.

-Son olarak mültecilik zordur. En zoru, gelecek belirsizliğidir. Dışlanma endişesidir. Yurtsuzluktur. Biz yine de yüreklerimizi geniş tutmak durumundayız. İnsanlığımız bunu gerektirir. Bu insanlık sınavı, göçmenin çaresizliğini ucuz iş gücüne dönüştürme hesabı içindeki işadamlarımız için de geçerlidir.