Avrupa nereye?

Abdurrahman Dilipak

Dün “Koblenz sendromunu” yazmıştım. Bugün de kaldığımız yerden devam edelim..

ABD’de Donald Trump’un seçim zaferini nereye koyuyorsunuz.. Ya da bir düzine Amerika eyalet başsavcısının başkana karşı bildiri yayınlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz.. İngiltere’yi ya da Fransa’yı AB üyeliği konusunda ikna edebilecek misiniz? Euro çökerse ne olacak!

Faşistleri suçlamak kolay, ötekilerin bu sonuçta “biz nerede hata yaptık” diye bir özeleştiri yapması gerekmiyor mu?

 Tabi bu arada bir takım kişiler seslerini yükseltmiyor da değil. Batılı siyasetçilerin çok daha fazla özeleştiri yapması gerek ki, bu da bir başka handikap. O kadar hata yapanın orada ne işi var.. Timo Lochocki bu konuda şöyle diyor: “Adeta her seçmenin karşılaştırmalı siyaset ve siyaset biliminde bir doktorası olduğunu varsaydılar, ‘anlayacaklardır’ dediler. Yalın ve anlaşılır bir dilde iletişim kurmayı bıraktılar, ya ‘bu çok çetrefilli bir konu’ diyerek geçiştirdiler ya da ‘göç, Avrupa, küresel ticaret tüm bunlar harika, bunu beğenmiyorsan aptalsındır’ dediler. Bu büyük bir hataydı.” Batılı aydınlar, bilim adamları, politikaları gerçeği halklarına söylemediler..

Das Progressive Zentrum adlı düşünce kuruluşunun direktörü Dominic Schwickert’a göre, “Birçoklarımız açısından çok net olarak anlaşılmış olmasa da Brexit ve Trump’ın başkanlık görevini üstlenmesi, Demir Perde’nin çökmesi ve Almanya’nın yeniden birleşmesinden bu yana yaşanan en büyük tarihi dönüm noktası ve siyasi fay kırılması. Avrupa önümüzdeki aylarda bugüne kadarki en büyük meydan okumalarla karşı karşıya kalacak.”

15 Mart’ta Hollanda’da seçim var. Wilders önde gözüküyor.Fransa’da Le Pen’in, Nisan ve Mayıs ayında yapılacak cumhurbaşkanlığı seçiminde 2. tura çıkmasına kesin gözüyle bakılıyor. Koblenz buluşmasında ev sahibi olan AfD de, Eylül’de yapılacak seçimlerde ilk kez Almanya’da güçlü bir şekilde Federal Meclis’e girmeyi hedefliyor.

Burada tabi Alman medyasının rolü önemli. Bunların çoğu İsrail, Amerika ve İngiliz etkisi altında ve sürekli İslam, Türkiye, Erdoğan korkusu yayıyorlar. İslam korkusu, daha doğrusu İslamofobia ve yabancı düşmanlığı ırkçıların en büyük kozu. Bu korku ile kendilerine ciddi bir alan açıyor. Diğer partiler de buna göz yumuyorlar. Sonuçta “kendi besledikleri karga kendi gözlerini oyuyor”, “keskin sirke küpüne zarar” veriyor..               

Alman basını “Koblenz’de sayıları bini aşmayan sağcı popülistler kongre yaptığı sırada kent sokaklarında 5 bin kişi; renkli, çoğulcu, dışa açık ve demokratik bir Almanya için biraraya geldi” diye kendini teselli etmeye çalışıyordu.. O bin kişinin özgül ağırlığı sokaktaki 5000 kişiden çok daha fazla idi.. 62 patronun zenginliğinin, dünyanın yarısının servetinden daha fazla olması gibi. G20’nin sesinin dünyanın geri kalanından daha yüksek çıkması gibi, BMGK’nın daimi 5’li çetesinin etki çarpanı gibi.. Bu durumu “çok umut verici” olduğunu vurgulayan Schwickert’in “züğürt tesellisi” mahiyetindeki umudu, hayali şu: «Önemli olan, sessiz, demokratik ve dünyaya açık çoğunluğu mobilize edebilmemiz. Ne de olsa bu, halkın yüzde 80’ininden fazlası demek. Üstelik sessiz çoğunluğun artan oranda politize olduğu ve savunma pozisyonundan çıktığı yönünde emareler var. Hafta sonunda Avrupa’daki sağcı popülistlerin buluşmasına ve Trump’ın göreve başlamasına karşı gösterilere çok sayıda kişinin katılmış olması cesaretlendirici işaretler.”

Deutsche Welle Türkçe’de ve diğer Alman medyasında yayınlanan yorumlar genel itibarı ile böyle.. İnsanlar umut etmek ister.. Biz bunu çok yaşadık ve bunun bir çıkmaz sokak olduğunu çok geç anladık. Ham hayaller, hayali dostluklar-düşmanlıklar arasında gidip geldik.. Onun için onları anlıyorum.

“Biz hepimiz Müslümanız ABD de Trump’a karşı” diyen Madeleine Albright’ı anlıyorum.. Bu süreç batılı insanın zihninde ciddi kırılmalara sebep olacak.. Hep kazanmaya alıştılar ya, kaybetme korkusu, gelecek korkusu onların zihin dünyasında depremlere sebep olacak.

Bakın, ekmek bulamayan insanın öfkesinden ve tepkisinden daha tehlikelidir çikolatalarını kaybetme korkusunun sebep olacağı öfke ve tepki.. Güç zehirlenmesi böyle bir şeydir..

Batıda korku ve umut dengesi yok. Hedonist insanlar topluluğuna dönüştüler.. Demokrasileri bile, yaralı vicdanlarını onarmak için, onlar açısından keyifli bir fanteziye dönüşmüştü. Ben buna “Beyaz adam sendromu” diyorum.

Beyaz adam keşke sorunun tezahürleri ile uğraşmak yerine, bu sonuca sebep olan temel, derinde gizli hastalığı görse ve ona göre bir çözüm geliştirse.. Açıkçası, çöken Kapitalizmi görüp, paçasını kurtarsa. Yoksa bu yapı üstlerine çökecek..

Demokrasicilik, Hristiyancılık, Siyonizm, batıcılık dedikleri, hepsi ırkçılıktı aslında.. İster ırkını kutsa, ister ideolojini, ister sınıfını ya da cinsiyetini, ne farkeder ki!

Gerçek şu ki, batı sistemi kavram ve kurumları ile çöküyor. Temel gerçek bu! Bu, Faşizm ve Komünizmden sonra Kapitalizmin ve Siyonizm’in çöküşüdür.. Şeytana kandınız. Şeytan yeryüzünde bir cennet ve ebedi bir hayat vadetmişti. O yalancının biridir. 

İnternet çıktı her şey altüst oldu. Bana kalırsa şuuraltları, bunlarda suçluluk psikolojisini tetikliyor. Bu da hep hesap soran bu adamlarda, kaybetme, hesap sorulma korkusuna sebep oluyor.

Ne olacak bu Batılıların hali, bilmiyorum. Sonuçta bunlar da insan. Suçlu olanı, olmayanı var.  Kandırılmış, aldatılmış insanlar var.. Üstelik, suçu ve suçluyu hâlâ dışarıda, başkalarında arıyorlar.. Biz alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin ümmeti olarak bazı şeyleri yeniden düşünmek zorundayız.. Taif’e giden peygamberin ayak izleri, kuyudaki Hz. Yusuf’un duası bizim için yol gösterici olabilir.. Hılful Fudul, Müellefetül Gulub bize yönümüzü gösterebilir. Selam ve dua ile..

yeniakit